Geriye Kalan Zaman

AMARGİST: Bir Sözlü Tarih Çalışması

Gamze Toksoy, Suna Yılmaz, Esen Özdemir, Özge Altın, Aksu Bora 

Amargi Kooperatifi sözlü tarih çalışmasının görüşmelerini tamamlayan Amargist grubunu konuk ettik ve sorduk:

Aksu: Her şeyden önce, bu kadar uzun ve zorlu bir yola çıkmayı göze aldığınız, bu yolu kazasız belasız kat etmeyi başardığınız için sizi tebrik etmeme izin verin… Sadece devletin ve ulusun değil, grupların, örgütlerin, hareketlerin ve hatta kişilerin bile ‘resmi tarih’lerin boğuculuğu içine hapsedildiği bir ülkede, içinde çeşitlilik ve farklılık barındıran bir örgütlenme modelinin oluşumunu ortaya koymaya çalışmak az buz bir iş değil… İsterseniz buradan başlayalım: Bu büyük işe girişirken aklınızda ne vardı ve neden sözlü tarih yöntemini seçtiniz?
Gamze: Sanırım tam senin dediğin gibi kişisel tarihlerimizi görünür kılma derdiyle hareket ettim ben öncelikle. Resmi tarihin böylesine belirleyici olduğu, bellek oluşturmada böylesine etkin olduğu bizim gibi ülkelerde resmi tarihin totalleştirici anlatısının dışında bir şeyler yapmanın kendisi politik bir seçim ya da refleksiyon olabiliyor. Sözlü tarih resmi tarihin önemsiz gördüğü, dışarıda bıraktığı anlatıları da tarihin konusu haline getirebilecek, gündelik yaşama ilişkin ayrıntılarda saklı bilgileri de bulabileceğimiz, buradan yaşamın bütününe dair sorular sorabileceğimiz bir yöntem. Söz konusu kadınlar ve onların anlatıları, örgütlenme deneyimleri olunca bu çok daha anlam kazanıyor.

Aksu: Neden özellikle kadınlar için önemli sözlü tarih?

Gamze: Kadınların ‘tarih dışı’na itilmiş olmalarının ataerkil sistemin işlemesini kolaylaştıran temel dinamiklerden biri olduğunu biliyoruz, bu konuda Türkçe literatürde de önemli çalışmalar var. Son zamanlarda her ne kadar kadınları bu coğrafyada da tarihi yazan aktörler olarak kurgulayan çalışmaların arttığını görsek de, yine de bu konuda söyleyeceğimiz, söylememiz gereken çok şey var. Türk modernleşmesinin kadınlar üzerinden nasıl yol aldığının öyküsü bence henüz parçalarını birleştirmeyi bekleyen bir puzzle gibi. Kadınların örgütlenme değimleri ise bu puzzle içerisinde ya görünür kılınamıyor ya da belli isimler, başlıklar etrafında tartışılıyor. Bu konuları dert eden bir yerden, özellikle de kadınların yaşadıkları deneyimleri aktarmanın yolunu sağlayacak nasıl yöntemler bulabiliriz diye düşündük ve nasıl katkı sağlayabiliriz diye tartışmaya başladık…

Share Button

Tarih, Suçlu Kadınlar ve İnci Avcısı

Ebru Aykut

Eylemi diğer tüm insanî etkinlikler içinde ayrı bir yere koyarak yücelten Hannah Arendt’e göre, “…ölümlüler arasında cereyan eden şeyler… hiç bir zaman gerçekleştikleri andan sonraya kalamazlar ve hatırlayışın yardımı olmadan arkalarında hiç bir iz bırakmazlar.” Hatırlamayı mümkün kılacak, denizin derinliklerindeki inci ve mercanları bulup suyun yüzeyine çıkartan bir inci avcısı gibi, zamanın tortusu altında saklı kalmış geçmiş olayları unutuluşun boşluğundan kurtaracak olan ise şairlerin ve tarihçilerin edimleridir. Tarihçi bir inci avcısı gibi, gerçekte ne olduğunu tüm veçheleriyle asla bilemeyeceği bir geçmişin katmanları arasından “ne”leri hatırlayıp “ne”leri unutuluşa terkedeceğine karar verirken, bugüne politik bir müdahalede bulunur. Hangi heyecan ve kaygılarla kimin hikâyesini kimler için anlatacaktır? Geçmişten hangi “an”ları kurtaracaktır? Padişahlar, sadrazamlar ve devletlû paşa hazretlerinden mütevellit bir büyük iktidar anlatısının arkasında kaybolmuş sizin bizim gibi (sıradan) insanların (sıradan) hayatlarıyla ne yapacaktır?

Share Button

Bir kadın yaşamöyküsünü belgelemek

Bişeng Özdinç

“Dünyaya iki kez bakmayı öğrenmeliyiz”
(Bir Hint Atasözü)

Ben aşağıda anlatılanları tarih kitaplarından ya da belgelerinden edinmedim. Tarihsel belgeler ve kitaplar geçmişimiz hakkında her şeyi söylemiyor. Geleneksel tarih büyük olaylara ve tanınmış insanlara odaklanmaktan, ötekilerin yaşam deneyimlerini kaçırma eğiliminde. Oysa ki tarih çemberimizi çevirdiğimizde kendi ailemizde, topluluğumuzda, bizden yaşlı olanların deneyimlerinde ve yaşayan canlı belleklerde ne çok şey görüyoruz!
Kuşkusuz kendisi hakkında söylenenler yanında, onu görebilmeyi ve kendi öyküsünü kendi ağzından, kendi sözcüklerinden dinlemeyi çok isterdim. Ne yazık ki geçmişe gidemeyiz. Ama hayatlarımızın bir ucuna değen ve hep değmeye devam edecek olan bu deneyimler hakkındaki bilgimizi hiç olmazsa yaşayan bu canlı belleklerden taşıyabilelim. Sormak yetiyor işte!
Yaşam hikâyelerini sonsuza değin kaybetmek yerine, bize anlatılanların kaydedilmesi bile ‘düşüncelerin’, ‘duyguların’ ve ‘gerçeğin’ karışımı olan bir tarihin ölmesini engelleyecektir. Bir yaşam bedensel olarak sona erdiğinde, hatıraların da unutulmaya yüz tutulduğu koca bir tarihimiz var. Ama sözlü tarih hatırlamamız, öğrenmemiz ve şükran duymamız gereken bir geçmişi koruyor. Geçmişe ait yeni görünümler, pencereler açıyor. Her zaman birileri için geride okunan ve yeniden yaşama getirilen birşeyler kalabiliyor böylelikle. Sözlü tarih güçlendiriyor. Ne kadar farklı kadın yaşantıları olursa olsun okuduklarımız, ortak bir takım duygular yakalamak mümkün oluyor.

Kendi yaşamlarımızın yıldızıyız

O, Hakkari’de ilk resmi nikâhı olan kadın! Bu nikâh bir kadın ve bir erkeğin birbirlerine duydukları aşka dair yapılmış! Zamanın belediye başkanı sormuş: “Kim bu şehirde resmi nikâhı kabul eder?” Akla gelen tek isim Sabriye ve Sait Çetin olmuş…

Share Button

Bütün kadınca bilmeyişlerin ortak adı: Ayşe Teyze

Hatice Meryem

“Ayşe Teyze” küçük bir kızken Anadolu’nun adsız sansız bir kasabasında yaşardı. Yılda bir kez cirit oyunları düzenlenirdi bu kasabada. “Ayşe Teyze” at binmeye, rakiplerine cirit atmaya çok hevesliydi. Cirit ovalarının şahı olmaktı en büyük arzusu.

Ailesi ondaki bu eğilimden rahatsızdı. Bir gün gizlice cirit sahasına girdi, atlayıp bir atın sırtına, kendini ovalara vurdu; fakat bu ilk denemesinde düşüp kolunu kırdı. Ölmekten son anda kurtuldu.

Durulması için onu kasabadaki İmam Hatip Lisesi’ne yolladılar. Orada da rahat durmadı, duramadı “Ayşe Teyze”. Koşturup durdu okul bahçesinde. Bir gün hocalarından biri gözlerini ona dikip “Arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın sen” dedi; “içini öldürmeyi bilmiyorsun.”

Gerçekten de “Ayşe Teyze” içindeki hayvanı zorla ya da güzellikle terbiye etmeyi yahut öldürmeyi bir türlü öğrenemedi; hal böyle olunca da Hasan’la ilk birleşmesinde hamile kalakaldı.

Share Button

Unutmaya, Hatırlamaya, Suskuya ve Söze Dair Bir Kitap: Araf’ta Bir Söz Güzeli

arafta

Handan Çağlayan

“Belki de ruhlarımızı almanın tek yolu hatırlamaktan geçiyordu. Daha derinlerde olanı hatırlamaktan…”

Öykü anlatmanın sağaltıcı bir işleve sahip olduğunu kendi deneyimlerimizden biliriz. Psikanalist, yazar ve şair Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, öykülerin ilaç olduğunu söylerken, bu sağaltıcı işleve vurgu yapar. Güzel Adanır Baz’ın iç içe geçmiş öykülerden ve masallardan oluşan Araf’ta Bir Söz Güzeli kitabı da böylesi bir işleve sahip. Yazan için olduğu kadar okuyanlar için de.
Kitabın adı, kahramanı kadın olan Söz güzeli masalından geliyor. Yazarın çocukluğunda duyduğu masallarla kendisine dokunan kadın hikâyelerini harmanlayarak yarattığı anlatıya dair söyleyecek çok şey var ama dilerseniz önce Güzel Baz’ın kendisine kulak verelim:

“Bir çığlığı duymakla başlar benim masal serüvenim. Ruhunu kaybetmiş bir kadının çığlığını. Aynı şehirde yaşıyorduk. Hepimizin aslında bir şeyleri unutarak var olduğumuz günler, onun için sona ermişti. Çünkü artık unutacağı bir şey kalmamıştı. Bu çalışmada, ruhunu aramaya koyulan bir kadının araladığı kapıdan, ruhunu kaybetmiş kadınlığın ve nihayetinde ruhunu kaybetmiş insanlığın ruh arayışına tanık olacaksınız. (…) okuduklarınız artık sizin hikâyeleriniz, sizin masallarınız olacak… Çağdaş dünyamızın kadınları ve erkekleri olarak, Kaf Dağı sakinleriyle yüzleşirken, bakalım sizler kaç arpa boyu yol alacak, ya da Kaf Dağı’nın sizlere kaç arpa boyu uzaklıkta olduğunu göreceksiniz …” (sf: 5)

Share Button

Hatırlıyorum, belki!

Gizem Ekin Çelik

“Neden çıkmayalım bu özürlü takviminden
Aptalların gramerinden, mitoloji filan bilenlerin
Noktalı virgülü hep en doğru yere: ah belinda filminden
Yüzünü buruştur ve bunu kimseye açıklama”

Geriye zamanın kalmaması ne demek mesela? Zaman, hatırlamak, unutmak üzerine düşünmek…

Aklımda bu üç tilkiyle geziyorum. Aklımdaki tilkileri de aklımdaki tilkilerin hayatla kesiştiği yerleri de pek seviyorum. Geçen hafta Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları’nın açılış dersi böyle güzel bir tesadüfe ev sahipliği yaptı, Gülnur Acar Savran söyleşisi ile.

Bilincinin bizatihi kendisiyle, onu yükseltmekle, yerini yöresini kurcalamakla cebelleşmiş bir kadın, cebelleşmelerini değişik seviyelerde devam ettiren bir sürü kadına bir sürü şey anlattı. Kendi deyimiyle kendi hafızasından bile sakladığı feminist itiraflarını. Bunları neden sakladığını anlamaya çalıştığını, bunca yıl sonra neden hatırladığını da elbette. Konuşmasını dinlerken önemli bir ana şahit olma hissi ile anlattıklarının bir yerden tanıdık gelmesinin şaşkınlığı arasında gidip geldim. Önemli bir ana şahitlikti bu, çünkü kadınların hatırlamaktansa unutmayı yeğledikleri bir toplumsal yapıda, köşe taşlarından biriydi bu konuşma. Kendi varlık mücadelelerini veren kadınların bunu sadece kendilerinin yaptığına dair yalnızlık yanılgısının kırılmasıydı, onu dinleyen genç kadınlar için. Konuşmanın başlığı “Feminizme Retrospektif Bir Bakış”tı ama “herkes kendi feminizminden, kendi çuvaldızıyla başlasın” düşüncesiyle dinledim ben Gülnur Hoca’yı.

Share Button

Hatırlamak, Buluşmaktır*

Fethiye Çetin**

Dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden 1915 felâketini, sonrasındaki suskunluğu, hüznü ve yalnızlığı anlatan hikâyesini öğrendiğimde anneannem yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Bir süre sonra, anlattığı olayları ve isimleri not etmek için kağıdı kalemi alıp yanına oturdum. Yaşadığı vahşetin üzerinden yaklaşık altmış yıl geçmişti ama köyünü, evini, olayları, dedeleri, neneleri dahil tüm akrabalarının, kuzenlerinin, hatta köy muhtarının adını çok net hatırlıyordu. Onca suskunluğa, unutturma çabasına rağmen, ailesini ve yaşadıklarını unutmamıştı; geçmişi ince ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Duyduğum andan itibaren taşımakta zorlandığım bu hikâyeyi arkadaş çevremle paylaşmaya başladığımda, dinleyen herkesin aynı tarihsel kesitle ilgili bir şeyler hatırladığını ve hemen herkesin bu konuda anlatacak bir hikâyesinin olduğunu fark ettim. Anneannemin hikâyesi, kendisi gibi Müslümanlaştırılmış çocuk ve kadınların anıları dışında farklı hatırlamalara da yol açıyordu. Örneğin bir arkadaşım, evlerinin duvarında gizlenmiş bir bölümde bir kutu gümüş düğme bulduklarını, dedesinden bu düğmelerin ve o mahalledeki bütün evlerin Ermenilere ait olduğunu öğrendiğini ve daha fazlasını hatırladı. Bir diğeri, ahırdaki piyanoyu ve hikâyesini anlattı. Hangi yaşta yaşanmış olursa olsun, travmatik olaylar, yıllara, baskıya ve hatırlama yasağına direniyorlardı.

Share Button

Hatırlamanın Film Hali: Battal Gazi’nin Kadın İzleyicileri ve Savaş Miti

battal

Elif Ekin Akşit

Ursula Le Guin Critical Inquiry’nin anlatı sayısında, eğer bir çember oluşturmazsak, bir çember oluştursak ölecek de olsak, hiç yaşamamış oluruz der (Le Guin, 1980, s. 192, 194). Battal Gazi hikâyelerinin kadın takipçilerinin hikâyesi de biraz böyledir. Yirminci yüzyılda, film medyumunun da yardımıyla hikâye tepetaklak bir savaş ve erkeklik hikâyesine dönüşene kadar yüzyıllar boyunca taşıyan kadınlar, bu tepetaklak oluşla çemberi tamamlamış, ama hikâyenin içinden kaybolmuşlardı. Ben de burada bu çemberin, hem de her bir aşaması, her bir hatırlanışı büyük değişimlere denk gelen bu hikâyenin kadınlar açısından anlamı üstüne kafa yormak istiyorum. Bunun için tarihi filmlerin tarihle ve hatırlama biçimlerini tartışan ve daha önce yayınlanmış olan “Filmin Kadın Tarihinde Kullanımı” (2009) isimli bir çalışmamı temel alacağım.

İşe tarihte de, tarihi kurguda da belgesel çalışmalarında da, daha baştan anlatının güvenilmezliğini kabul ettiğimizde, ancak o zaman yani, anlatının bize hatırlamak için bir anahtar oluşturduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bu yüzden, burada anlatacağım dönüşümlerin ne kadar akademik donlara bürünseler de “hafızanın oyunları” başlığını taşımalarında şaşacak bir şey yok.

Share Button