Birlik ve Beraberliğe En Çok Muhtaç Olduğumuz Şu Günlerde Kürtaj Yasağı

Aksu Bora

“Dokunulma”nın yeni biçimlerine karşı bizi koruyacak türden bir hak nosyonuna sahip değiliz. Dolayısıyla, artık kendimizi temel haklar söylemi içinde güvende hissedeceğimizi sanırsak, yanılırız. Böyle bir şey yok. Yaşam hakkı da dahil olmak üzere, temel haklar ve özgürlükler yeniden tanımlanıyor.

Kürtaj hakkında değil, kürtaj yasağı hakkında konuşmak isterim. Kürtaj hakkında konuşmak zor. Hele ki “mücadele” ve “hak” söylemlerinden başkasına yer bırakmayan bir siyasi sözce içinde. Kürtajın bir “ne” (bir cinayet, bir Uludere, bir hak,…) olduğu hakkında söyleyecek bir şeyim yok; böyle konuşmayı istemem zaten. Kürtajın böyle kategorik olarak tarif edilebilir “bir” şey olmadığını biliyorum. Kendi deneyimimden, başka kadınlarınkinden… Muhtemelen bir kadının birden fazla deneyimi varsa, onlar bile birbirinden farklıdır- durup kendini dinlemeyi becerebilen bir kadın, bunu anlar gibi geliyor bana: Kürtaj öyle bir şey değildir. Bunu söylemeye çalıştığımda, kürtaj deneyimi hakkında konuşmaya başladığımda (ki şimdiye kadar sözümü tamamlamayı başardığım olmadı!) karşılaştığım “duygusala bağlama!” tarzı itirazları pek anlamıyorum , bunu bağlamayacağız da neyi bağlayacağız duygusala?!
Aslında bu itirazlardan önce, belki onları da tetikleyen daha büyük bir itiraz: “Tartışma zamanı değil şimdi, karşı çıkma zamanı”. “Kürtajı tartıştırmıyoruz” sözünün AKP hükümetine ya da başbakana değil yalnızca, “tam da öyle değil sanki…” deme ihtimali olan kadınlara karşı da söylendiğini hissediyorum. Alınganlık mı dersiniz? Kürtajın yasaklanma/dört haftayla sınırlandırılma ihtimali karşısındaki aciliyet duygusunu anlıyorum tabii, kürtajı bir “temel hak” olarak tescil etmek ihtiyacının bu aciliyet duygusuyla ilişkisini de görebiliyorum. Ama hala soruyorum: Kimi tartıştırmıyorsunuz? Başbakanı mı? Sağlık bakanını mı? Canın sahibinin kim olduğu hakkında konuşup duran bütün o zevatı mı? Emin misiniz?
Başbakanın kürtaj ile Uludere arasında kurduğu ilişkinin basitçe bir “gündem saptırma” olduğunu söylemedim ; siyasal gündemler birileri saptırmadıkça kendi doğal yatağında akıp giden şeyler değildirler, onları kurarsınız. Başbakan da böyle yaptı: Her kürtaj bir Uludere’dir derken, zayıf karnını güçlü eliyle kapattı: Allahın verdiği canı almak isteyen sorumsuz, ahlaksız ve şımarık kadınlar! “Kürtaj cinayettir” dedi, böylece karşılığında söylenecek sözü de belirlemiş oldu: “Kürtaj haktır”! O söze denk bir cevap ancak o olabilirdi. Ama bir kez onun belirlediği kulvara girdiğinizde, onun güçlü eliyle uğraşmak zorundasınız demektir. Bu iki söz dışındaki her söz, ikinci planda kalmaya mahkûmdur, tartışma çerçevesi belirlenmiştir.
Aslında şunu ima ediyordu Başbakan: Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine biz karar veririz! Çünkü o biliyordu, bedenler birbirinden bağımsız insanların sahip oldukları şeyler değildirler; tersine, aralarında görünmez bağlar vardır. Bir tarafta birilerinin hayatını değersizleştirirken, kiminkinin değerli olduğuna da karar vermiş olursunuz. Birini öldürürken, başkasını yaşatırsınız. Anneliğin politik bir mesele olduğunu öne sürerken feministler de sadece “annelik yükü”nden söz etmiyorlardı, işte bu bağa işaret ediyorlardı. Liberallerin bedenine sahip olan özerk bireyler varsayımının geçersizliğini böyle gösterdiler. İçimde büyüyen öteki ile ben arasında bir bağ var; belki bu bağın bilgisiyle başka ötekilerle benim aramdakini de anlayabilirim: Aşık olduğumda, ona bir şey olduğunda canım yanacak kadar birini sevdiğimde… Hiç tanımadığım birinin bedeninin bombalarla parçalanmasına tanık olup da yüreğim yandığında. Bu “başkasının acısına bakmak”tan ibaret değil ; yüreğim yanıyor, çünkü ona bir şey olduğunda bana da oluyor. Tanık olduğum için, sustuğum için, o öldürülürken yaşamama izin verildiği için … Ben ona olanla, onunla “ben” oluyorum. Duygusala bağlamak ha? Anlamak bu kadar mı zor hiçbirimizin kendimizden ibaret olmadığımızı? Deneyimi politikamızın temeli yaparken, birbirimize hayatımızı anlatalım da rahatlayalım derdinde miydik?
Kürtajın sınırlandırılması girişimi, buraya özgü de değil, yeni de değil. Yani AKP’nin gericiliği türünden analizlerle altından kalkamayız pek. AKP bu anlamda gerici falan değil, tam da bu günün partisi. Kaç çocuk doğuracağımız ve bunu nasıl yapacağımız hakkında ileri geri konuşmalarının nedeni gericilik değil, bütün dünyada uzun zamandır göregeldiğimiz bir şey: Bedenlerin denetimi artık yeni teknolojilerle, yeni yollar ve elbette yeni söylemler içinde gerçekleştiriliyor. Sınırları artık duvarlar çizmiyor, duvarları içimize yerleştirmenin yollarını buluyorlar. Bir yerde Evangelist anlatıyı kullanır, ötekinde İslami çerçeveyi; birinde sağlıklı olma ideolojisi iş görür, başkasında narsistik bir ekoloji yorumu… “Dokunulma”nın yeni biçimlerine karşı bizi koruyacak türden bir hak nosyonuna sahip değiliz. Dolayısıyla, artık kendimizi temel haklar söylemi içinde güvende hissedeceğimizi sanırsak, yanılırız. Böyle bir şey yok. Yaşam hakkı da dahil olmak üzere, temel haklar ve özgürlükler yeniden tanımlanıyor. Bu değişimin karşısına bedenimizi ve onunla ilgili “hak”larımızı yalıtılmış şeyler olarak savunarak mı çıkacağız? 19. yüzyıl tarzı bir dokunulmazlık hakları anlayışıyla mı?
Feminist Politika Dergisi’nin 15. sayısında yayınlanan Kürtaj Haktır Derken… başlıklı yazı , böyle bir kavrayıştan yola çıkarak, kürtajın bir “toplumsal hak” olduğunu söylüyor. Alışageldiğimiz ekonomik-sosyal haklar ifadesinin yerine “toplumsal hak”ın kullanılmış olmasının bir sebebi olmalı. Üreme hakları kapsamındaki güvenli ve erişilebilir kürtaj hakkından daha fazla bir şeyden söz ediyorlar; “kürtajın devletin belirlediği sınırlar içerisinde (örneğin tıbbi gereklilik halleri ve tecavüz gibi) değil, kadınların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda uygulanması, toplumsal hak tasavvurumuzun bel kemiğini oluşturuyor”. Bu cümleyle başlayan ve ilerleyen bölümden, bu hakkın kapsamının son derece geniş olduğunu anlıyoruz; güvenli ve ücretsiz kürtaja erişimden hizmetlere erişimi sağlayacak uygun ücretsiz toplu taşımaya kadar. Bütün bunların sağlanmasında sosyal devletin bir rolü olduğunu ama bunun sadece sayılan kapsamdaki hakların gerçekleşmesini sağlamakla sınırlı olduğunu ve herhangi bir başka düzenleme ya da denetimin kabul edilemez olduğunu da ekliyorlar. Güzel talepler. Katılmamak mümkün değil. Mümkün değil de, insanın aklına o fıkra geliyor: “Yok diyeceksin de dilin varmıyor”! Bu toplumsal hakkı hangi hukuka dayandıracaksınız? Ekonomik- sosyal haklar çerçevesiyle yetinmeyip toplumsal haklardan söz ediyor olmak, muhtemelen hukukun sınırlayıcılığından politikanın açıklığına geçme ihtiyacından; birbirini tekrarlayan bütün o kürtaj hakkı yazıları içinde bu yazıyı ayrı bir yere koyan da bu: Politikanın hak mücadelesinden ibaret olmadığına yaptığı vurgu. E, öyleyse neden hala kürtaj hakkı demekte ısrar ediyorsunuz? Politika olsun ama hakkın güvencesinden de vazgeçmeyelim diye mi? Sanki elde edilmiş ve güvenceye alınmış bir hak varmış gibi?
Kadınlar, yasak olsun olmasın, hak olduğunu düşünsünler düşünmesinler, kürtaj olurlar. Öyle gerekir çünkü bazen. İlaç içerler, kaynar sulara otururlar, elbise askıları kullanırlar, canlarını doktor görünümündeki bir takım kasaplara emanet ederler, bazen de birbirlerine… Öyle gerekir. Öyle olduğu için, hak olan kürtajın kendisi değil, kürtaj yüzünden ölmemektir. Yani güvenli ve sağlıklı koşullarda kürtaj. Onun için kürtaj yasaklanamaz. Çünkü yasaklanırsa, hakkın kullanımı mümkün olmaz. Kürtaj hakkının değil, güvenli ve sağlıklı koşullarda kürtaj hakkının.
Bu ikisi arasındaki etik ve felsefi farkı bir yana bırakıp (önemsiz olduğu için değil, elinizdeki dergide başka yazılarda tartışıldığı için) politik-stratejik farka dikkat çekmek isterim. Kürtajın kendisi hakkında fikirler, duygular, inançlar muhtelif olsa da, kadınların çok büyük çoğunluğu, yasağa karşı. Çünkü biliyorlar ki yasaklama demek, kadın ölümleri, sakatlıklar demek. Ben de dahil pek çok feministi bile ikna edemeyen “kürtaj hakkı” talebi yerine kürtaj yasağına karşı bir söz geliştirmek daha akıllıca bir yol olmaz mıydı? Bütün enerjiyi bu tek noktaya toplayarak sesi yükseltmek yerine iktidarın farklı eylemleri (ölümler ve yaşamlar hakkındaki eylemleri) arasındaki ilişkiyi görecek kadar geniş bakarak çoğalmak, çeşitlenmek, güçlenmek?
Politikaya bu kadar az, hukuka bu kadar çok mu güveniyoruz?

Share Button