Aslında Aynı Değilsek

Nilgün Toker

Şeylerin başlangıçta nasıl olduğu sorusu, mevcut olanın yol açtığı acının hem kaynaklarını anlamak hem de nasıl aşılacağının kılavuzunu bulmak bakımından önemlidir. Modern düşünce, eşitsizliğin doğallaştırıldığı bir yapı içinde, bu doğallaştırmanın bizzat doğaya aykırı olduğunu gösterecek bir şekilde doğayı eşitsizliğin aşılma mücadelesinin referansı yaptığında, inşa edilmiş olan ve kendiliğinden olan arasında, mevcut toplumsal yapı ve türün her türlü yapıdan önce sahip olduğu dolayımsız, kendiliğinden ilişkisi arasında bir ayrım yapmıştı. Bu ayrımın sonucunda da eşitsizlik üreten toplumsal yapıların, bizzat doğaya aykırı olduğu, dolayısıyla da eşitsizliğin doğal olmadığı, o halde doğal olanın geri çağrılması yoluyla eşitsizliğin aşılacağını savlamıştı. İlk büyük örneğini Rousseau’da gördüğümüz bu doğal olanın hatırlanması yoluyla mevcut olanın olması gerektiği gibi olmadığını anlama ve olanı, olması gereken yönünde değiştirme bilincinin ve bu gerçekliği bu bilince göre yeniden tesis etme iradesinin insanı yeniden insan yapacağı düşüncesi, toplumsal yapıyı ve onun içindeki tüm hiyerarşik düzen bağıntılarını doğallaştırarak meşrulaştırma şeklindeki modern tasarıma yönelik belki de ilk modern eleştiriydi. Rousseau’cu düşüncenin açtığı hat üzerinden ortaya konulan yeni topum modelinde insanın doğal bağı bir kardeşlik bağı olarak tasavvur edilmiş ve hiyerarşik toplumsal ilişkilerin yerine kardeşlik bağına referansla dayanışmacı bir toplum tasarımı geçmişti.

Türün kökensel ilişki formunun mutlak bir eşitlik formu olduğunu düşünen ve bu formun bozulmasının kaynağını doğal olmayan bir dolayımın insanlar arası ilişkinin referansı haline gelmesinde bulan bu eleştiri, eşitsizliğin farkındalığından eşitsizliğin kaynağının bilincine yükselinmesi yoluyla eşitsizliğin aşılacağını öngören neredeyse tüm eşitlik temelli politika kuramlarınca farklı zeminlerde de olsa sürdürülmüştür. Toplumsal ilişki formunun eşitlik lehine dönüştürülme mücadelesinin de kılavuzu olacak olan sav, yani eşitsizliğin doğaya aykırı olduğu savı, doğal olanı olması gereken olarak sunduğundan, bu doğayı toplumsallık içinde yeniden kuracak olan mümkün yolların aranması olarak politikayı tarif etmeye başladığında, kurulacak olanın kendisine tam uygunluğu aranan doğanın ne olduğu sorunu da politikanın merkezi meselesi haline gelir.

Toplumun bir yapı olarak aslında geometrik bir yerleştirme düzeni olduğu ve bu düzenin esasen tanımları düzen tarafından verilmiş öğeler arasında oluşturulan yapay bir bağ olduğu düşüncesine de kaynaklık eden bu doğaya aykırı yapı olarak verili toplumsallığın eleştirisi, bizzat bu yerleştirme sistemi bakımından aralarında yapma ayrımlar tesis edilmiş olanların içine sokuldukları ayrımcı sistemin de reddine imkan sağlamıştır. Feminizmin bu eşitsizlik eleştiri tarzıyla ilişkisi de tam bu noktada kurulmuştur. Kadınların mevcut ayrımların ötesinde kadın olmak bakımından tabi tutuldukları en temel ve büyük ayrımın keşfi ve bu büyük ayrımın her türlü somut var oluş koşullarını kesen bir ayrım olduğunun fark edilmesi. Bir anlamda kadınlık bilinci olarak sunan bu fark etme hali, kadınların her türlü ayrımın dışında kadın olduklarının ve kadınlığın her türlü ayrımın dışında “aynı” türden bir tanımlamanın konusu olduklarının açığa vurulmasıdır. Her türlü farklılığın aslında temel bir ayrımın üstünü örten ideolojik bir tarif olduğunun, kadın olmak bakımından kadınlığın tüm bu ideolojik örtüler kaldırıldığında açığa çıkan bir “hakikat” olacağının ilanı, aynı zamanda toplumsal örüntüler içinde tanımlanan kadınlık hali ve bu örüntülerden soyutlandığında kadın olmanın anlamı üzerine de bir düşünüme yol açmıştır. Kız kardeşlik işte bu türden bir ayırdına varma halinin adıdır.

Her türlü verili halde içerilen bir aynılığın keşfi olarak sunulabilecek olan kız kardeşlik bilinci, feminist düşünüme ilk girdiği andan itibaren kadınların öncelikle sistemin ayrımcı ideolojisinin dışına çıkmasına imkân tanımış ve da kadın için tarif edilen büyük “rol”ün aslında doğaya ait bir nitelik olmadığı, yapay, inşa edilmiş bir “işlev” olduğunu açığa çıkarmıştır. Bu, kadınların acı ve ıstıraplarının, dolayısıyla yaşadıkları zulmün ve adaletsizliğin her türlü farkın ötesinde ortak, hatta aynı olduğu anlamına gelir. Böylece kadınlık aynı adaletsizlik sistemine mahkûm edilme hali olarak kavrandığında, kadınlık bilinci bu mahkûmiyetin kaynaklarını anlama ve aşılması gerekeni görme olarak tanımlanır.

O halde, kız kardeşliğin farkındalığı aynı büyük ayrımın nesnesi yapılma halinin ve dolayısıyla bu ayrıma yol açan bir aynı niteliğin sahipliğinin kadını tarif ettiğinin anlaşılmasıdır. Bu türden bir “bilinç”, kadınların birbirlerinin hallerini dinleme ve bu hallerin ortaklığını fark etme yoluyla kazanıldığından, bir bilinç yükseltme süreci olarak kadınlar arası tanıma-konuşma pratiğinin sonucunda elde edilen bir bilinç olarak sunulmuştur. Böylece kadınların birbirini fark etmesi aynı zamanda nasıl bir müşterek bağ içinde olduklarının da bilince çıkmasına yol açmış ve kadınlık bilinci bu müşterek bağın bilinci olarak ilan edilmiş, adı da kız kardeşlik olarak verilmiştir.

Yani, kız kardeşlik, kadınlar arasında “doğal” olarak sahip olunduğu düşünülen bağın adıdır. Her türlü yapma, inşa edilmiş ayrımın altındaki aynılığın adı olarak da kız kardeşlik, kadınların “doğa”sı gereği ait oldukları bir bağlanma halidir. Bu durumda kız kardeşlik kurulan bir bağ değil, tersine zaten var olan ama toplumsal örüntülerle üzeri kapatılan ve bu nedenle hatırlanması, açığa çıkarılması gereken bir bağdır. Hatırlama, fark etme yoluyla “unutulmuş/unutturulmuş” olanın açığa çıkarılması ve bu hatırlama sayesinde oluşan bağın bu kez kurucu olması gerektiği tezi, mevcut olanın bir “doğa”ya referansla eleştirisine ve bu doğaya uygun olarak dönüştürülmesi gerekeni düşünmeye dayanak teşkil edeceğinden, kız kardeşlik kavramı esasta eşitsizlik sisteminin ilgasına temel olacak bir kavram olarak sunulmuştur. Gerçekten de bizzat kız kardeşliğin keşfi, kadınların kadınlar olarak içinde bulundukları her türlü eşitsiz koşulun aşılmasına kılavuzluk ettiği gibi, kadınların mahkûm edildikleri eşitsizliği de bilince çıkarmıştır. Siyah ya da beyaz, zengin ya da yoksul v.b. tüm kadınların sistemik hiyerarşi nedeniyle içinde bulundukları tüm ayrımların ötesinde aynı ve dolayısıyla eşit olduklarının bilincidir kız kardeşlik.

Eşitliğin bir aynılık temelinde ortaya konulması, kadınların kadın olmak bakımın aralarındaki her türlü verili farkı ortadan kaldıran bir ve aynı niteliğe sahip oldukları iddiası ve bu niteliğin “kadın olmanın doğası” olduğu düşüncesi, kadınlığın bir toplumsal cinsiyet olarak inşa edilmiş tanımının dışında bir var olma tarzına işaret ettiği şeklinde bir kadınlık tasarımının da doğmasına yol açmıştır. Kadın olmanın ilksel, doğal, başlangıç halleri üzerine bir düşünme ve analiz yoluyla geliştirilen bu eşitlikçi paradigma gereği kadınlık, neredeyse evrensel bir kesen olarak sunulmuştur. Bu türden bir evrenselci yaklaşımın sonunda da kadınlar arasındaki “doğal” bağ, kız kardeşlik kadın olma bilincinin dolayımsız ifadesi olarak görüldüğünden, kadınların kadın olmak bakımından taşımaları gereken davranış ilkesinin de adı olmuştur. Başka deyişle kız kardeşlik, kadın olmanın ahlaki ilkesidir.

Böyle tanımlandığında, kız kardeşliğin edinilen değil hatırlanan doğal bir bağ olduğu iddia edildiğinde, kadınlık bilinci bu bağı “tanıma” bilinci olarak sunulur. Kadınlar arasında neredeyse evrensel ve artık kendiliğinden kurulacak olan bu bağ, aynı zamanda kadınların mahkûm edildiği adaletsizlik sistemine karşı bir direnme ve mücadele için de kendiliğinden oluşacak olan dayanışma ağını ifade eder. Bu, kadınlar arası dayanışmanın bir kız kardeşlik ilişkisi olarak sunulması demektir ki, kadın olma halinin farkındalığıyla ulaşılacak “güçlü” bir dayanışma ağına imkân verecektir. Hemen belirteyim, kadın olma halinin farkındalığının kadınların tek ve kendi başına monolojik bir düşünmesi yoluyla ulaşılabilecek bir bilinç olmadığı, ancak diğer kadının kendisiyle kadın olma bakımından taşıdığı müşterekliği “görme”, anlama yoluyla kazanılabilecek diyalojik bir bilinç olduğu göz önüne alınırsa, kız kardeşlik bir “paylaşma” ediminin de adıdır. Başka şekilde, kadınlık ahlakı olarak kız kardeşlik bağına göre eyleme, aslında bir paylaşımı açığa çıkarmaktan başka bir şey değildir. Bu bakımdan kadın dayanışmasının adı olarak kız kardeşlik, aynı zamanda kadınların paylaştıkları bir duygu ve farkındalığın da adıdır.

Bu denli evrensel bir paylaşım imkânının taşıyacağı kurucu niteliğin neredeyse devrimci bir nitelik olarak görülebileceği açık. Ancak böylesine devrimci bir nitelik kız kardeşlik ahlakında temellenebilir mi? Başka deyişle kız kardeşliğin bir eylem kılavuzu olması, kadınları bir olduklarının farkındalığından çıkarıp, biraradalığı kurma iradesini ortaya koymalarına yol açabilir mi?

Tekrar edelim, kız kardeşlik bir aynılığın ilanıdır ya da en iyi ihtimalle her türlü yaşam tarzı, var olma koşulu ve hatta yoksunluklar dışında sahip olunan bir ortaklığın ilanıdır. Aynı ya da müştereken sahip olunun bir nitelikten dolayı aynı zulmün nesnesi olunduğunun bilincidir. Bu bakımdan da nesneleştirme açısından eşit olanların aslında değer açısından da eşit olduklarının bilincidir. Eşitliğin bir aynılığın niteliği olarak sunulduğu bu bakış açısında, eşitlik sahip olunan “doğa”ya ait bir nitelik olur. Oysa eşitlik somut var olma koşulları bakımından eşitlik olacaksa, kadın olmanın doğasının kılavuzluğu bu türden bir eşitlik tesisi için yeterli olacak mıdır? Kız kardeşlik, müşterek ve kendiliğinden bir bağ olarak veri olan koşulların ötesine geçen bir bağın fark edilmesini sağlamıştı. Bu türden bir bilinç kadınları bir tür Stoacı ahlaka, koşulları ne olursa olsun sahip olunan bir “değer”e vurguyla koşulların reddine, dolayısıyla da politik olmayan bir kadınlık direncine götürebilir ya da koşulların “yapay”lığının farkındalığı ve esas olanın bilgisi nedeniyle bir sinizme düşürebilir.

Bunun da ötesinde, kız kardeşlik kavramının işaret ettiği kadın olma halinin bir “aynı”lığı barındırdığı tezinin içerdiği özcü tehlike, kadınlar arasında kadın olmanın bilincine sahip olma bakımından bir ayrıma yol açabilir ve daha önemlisi, kadınlık bilincinin neredeyse keşfetme yoluyla elde edilen bir bilgi olarak sunulmasına ve bir “bilinç” aktarma pratiğine yol açabilir. Epey Plâtoncu bir bilgi ve iktidar ilişkisi riskinden bahsediyorum. Bu risk, kadınlar arası ilişkinin de mevcut geometrik “yerleştirme” düzeneğini tekrar etmesine yol açabilir. Çünkü bir aynılığı, bir şeyi o şey yapan şey olarak sunmak, bu aynılığın bilgisine sahip olanı diğerleri karşısında ayrıcalıklı kılar. Ayrıca kadınlık bilincini kız kardeşliğin talep ettiği davranış ilkesine göre davranma olarak tanımlamak ve bu davranış ilkesinin dayanağının aynılığın bilgisi olacağını savlamak, kadınlar arasında bir farklılaşmaya neden olur: Bilgiye ulaşma bakımından kadınlar arasında ayrım olabileceği gibi, bu bilince göre davranmamak da kadınlığın dışına atılmak anlamına gelebilir. Başka deyişle, özcülüğün yol açabileceği tüm dışlama, yok sayma, dolayısıyla ayrımcı pratikler, kadınlığı bir özün taşıyıcısı olarak tanımladığımızda, karşımıza çıkacaktır.

Aslında kız kardeşliğin bir dayanışma formu olarak aynı zamanda bir güç birliği edimine işaret ettiğini söyleyerek bu tehlikeleri bertaraf edebiliriz; eğer güç birliğinden bir güçlendirme ve dolayısıyla verili koşullardan çıkarmayı anlıyorsak. Bu, eşitliğin pozitif bir eylemlilik kılavuzu olması anlamına gelir ki esasen özgürleşme olarak eşitlenme mücadelesi olarak okunmalıdır. Bu durumda da kadınların evrensel olarak sahip oldukları “doğal” bağ kavramı, kız kardeşlik hali, yeterli bir kılavuz olamaz; çünkü artık söz konusu olan sahip olunan bağ değil sahip olunması gereken, dolayısıyla da kurulması gereken bağdır.

Kız kardeşliğin kadınlar arası ilişkinin ahlaki ilkesi olması, onun kadınların kadınlara yönelik davranışının kılavuzu hatta belirleyicisi olması, kadınlığı bu belirlenime uygun davranma ediminde yargılanacak bir var olma tarzına indirgeyebilir. Bu bakımdan kız kardeşlik kadınlar arası bir “ödev” bilincinin adı olarak da sunulabilir. Ödev kavramının işaret ettiği zorunluluk burada da söz konusudur ve kadınlar arası ilişkinin zorunlu davranış ilkesi olarak görüldüğünde kız kardeşlik, bir dayanışma formu değil bir “özdeşlik” dolayısıyla bir “birlik” formu haline gelir. Birlik formu, her türlü ayrımın kendisine göre yapıldığı bir “bir” olma, aynılık referansıyla mümkün olur ve çoğulluğun, farklılığın reddine yol açar. Bu nokta dayanışma kavramının talep ettiği çoğulluk ve farklılık hallerinin kabulü ile birlik kavramının dayandığı niceliksel çokluk halinin ilanı arasındaki radikal farkı açığa çıkaran noktadır. Bir aynılığı taşıyan “çok” ile aslında aynı olmayan ama ortak ve paylaşılır bir dünyayı hedefleyen çoğul arasındaki fark, ödev ve sorumluluk, ahlaki dayanışma ve politik dayanışma kavramları arasındaki farka işaret eder.

Bir ahlaki belirlenim ilkesi olarak ödevin içerdiği zorunluluk, özgürlüğü kendini gerçekleştirme olarak değil de bir “öz”ü, bir “doğa”yı dolayısıyla ödevi gerçekleştirme olarak sunar. Bu durumda öz bakımından eşit olanlar arasındaki değer eşitliği, farklı değerler arasındaki eşitlik değil, aynı değeri taşımak bakımından sahip olunan özdeşliğin adı olur. Özgürlüğü bir kendiliğin kurulabilme imkânında, dolayısıyla kendini gerçekleştirmede ve bu bakımdan eşit güç ve görünürlük talebinde tanımlayacaksak, eşitliği farklı değer taşıyıcıları arasındaki kendi değerini açığa vurma gücü bakımından eşitlik olarak, dolayısıyla özgü olma bakımından eşit olma olarak tanımlamalıyız. Bu durumda bir özün gerçekleştirilmesi ödevi yerine, farklılıkların kendisini gerçekleştirme sorumluluğu, merkezi kavram olmalıdır. Başka deyişle kadınlar arası ilişkiyi bir ahlaki ilkenin kılavuzluğunda değil, politik bir yeniden kurma iradesine işaret edecek bir birlikte eylem ilkesinin kılavuzluğunda tarif etmeliyiz.

Kadınlık kadınların aynı biçimde paylaştıkları bir öz değil de kadınların her birinin “kendi” olma bilincinin ve talebinin ifadesi olarak okunursa, dönüştürücü bir eylemliliğin kılavuzu olabilir. Çünkü kadınların müşterek olarak sahip oldukları şey, kadınların kendi belirlenimlerinin öznesi olma halini iptal eden bir tanımlama, belirleme ve yerleştirme düzenidir. O halde kadının özgürleşmesi tam da bu belirlenme, tanımlanma ve yerleştirmeden özgürleşmedir. Bu, her türlü cinsiyet temelli yerleştirmenin farkındalığını da talep eder. Zaten kız kardeşlik teriminin cinsiyet temelli yerleştirme düzenine karşı bir mücadelenin kılavuzu olmak bakımından sahip olduğu sıkıntıların ilk büyük göstergesi, cinsiyet temelli ayrımcılığın yol açtığı cinsel yönelim farklılıklarına yönelik, dışlama, yok sayma ya da hatta yok etme pratiğinin mağdurlarıyla cinsiyetçi sisteme karşı dayanışma sorumluluğuyla karşı karşıya kalınması değil miydi? LGBTT bireyleriyle aynı cinsiyetçi ideolojinin mahkûmları olmak bakımından ayırt edilmesi gereken ittifak bilinci, kız kardeşlik tanımına sığmayacak yeni bir dayanışma formu ihtiyacını doğurmadı mı? LGBTT bireylerle aynı doğaya giderek doğal olmayan bu örüntüler sistemini birlikte reddetmek mümkündür; ancak her türlü belirlenim sisteminin ve dolayısıyla yerleştirme düzeni olarak inşa edilmiş toplumsal bağların yerinden sökülmesi için, hangi bağların kurulması gerektiği konusunda ortak irade koymak, dolayısıyla unutulmuş bir geçmiş referansıyla değil, ortak ve farklı bir gelecek referansıyla birlikte eylemek için dayanışmanın talep ettiği şey, artık ahlaki bir davranış ilkesi değil politik bir kurucu, dönüştürücü yönelimdir. Bu, kendiliğinden sahip olunan kız kardeşlik bağının yerine politik bir dayanışmanın imkânını sorgulamayı gerektirir.

Bir belirlenim sisteminden özgürleşme olarak eşitlik mücadelesi, bu belirlenimden özgürleşmeye karşı bir sorumluluk temelinde oluşabilir. Bu sorumluluk birlikte eylemin kılavuzudur ve hazır bulunan değil kurulacak bir bağ olarak dayanışmanın adıdır. Politik dayanışma eylemin yönelimi bakımından bir ortaklığın içine girmekle mümkündür; bu nedenle iradi olarak katılınan bir kolektiviteyi gerektirir. O halde, bizzat birlikte eylem içinden kurulan ve birlikte bir eşitler arası ilişkiyi kuracak olan, bu nedenle de özgürleşmenin kendisi olarak dayanışmadan bahsediyoruz.

 

Share Button