Kızkardeşlik: Kadınlar İçin, Kadınlar Arasında

Selda Tuncer

Kızkardeşlik bir feminist için üzerine yazması en zor kavramlardan biri bugün belki de. Öyle ki, bir yandanfeminist hareketin dayandığı en temel fikirlerden biri olan kadın dayanışmasının kaynağını oluşturduğu içinvazgeçilemeyecek bir kavram hepimiz için; ama diğer yandan bu fikri hayata geçirmenin taşığıdı zorluklar vebugüne dek yaşanılan deneyimlerin bıraktığı olumsuz izlerle ne yapacağımızı, nasıl başedeceğimizi bilemediğimizden bir türlü tam olarak sahip çıkamadığımız, hatta yer yer kaçtığımız bir mesele kızkardeşlik.

Yani ne onunla, ne onsuz durumu bir nevi…

Sanki elimizde ateşten bir top, gezdiriyoruz elden ele, birimizdendiğerine. Ama kim daha çok yanıyor belli değil, dokunan mı dışarda kalan mı?..
.
Elif Şafak birkaç yıl önce 8Mart için yazdığı bir köşe yazısında kızkardeşliği çembere benzetmiş. Böyle düşününce hiç de fena birmetafora benzemiyor sanki; tabi o, öncelikle olumlu anlamda kullanmış ve kadınları birbirine yaklaştıran,bağlayan bir şey olarak düşünmüş bu çemberi. Yani bir nevi kadınları sarmalayan sevgi ve güven çemberi(?)olarak görmüş. Oysa düşünüyorum da benim için olsa olsa, içine aldıkları kadar, dışarıda bıraktıklarıyla,kazandırdıkları kadar geri aldıklarıyla çizilebilecek bir çember olurdu kızkardeşlik herhalde.

Peki,tam olarak nedir bu kızkardeşlik dediğimiz? Nasıl bir şeydir ki bu kadar yoğun ve karmaşık anlam veduygularla örülmüştür? Kadınları birbirine bağlayan, bir arada tutan şey diyebilir miyiz bir anlamda kızkardeşlik için? Ama öyleyse nasıl olmuş da bu kadar güvensizlik ve hayal kırıklığı biriktirmiştir ardında?Nasıl bir tarihsel deneyim ve hafızaya dayanmaktadır ki, kadınlar arasında ve kadınlar için özgürleşme vedayanışma sağlayan böyle güçlü bir nosyonun imkânından bahsederken bile hemen akabinde imkânsızlığı düşer aklımıza? Aslında bugün baktığımızda, kızkardeşlik fikrinin çok da rağbet görmediğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Özellikle birçok genç kadın tarafından daha çok eskilerde kalmış, güzel ama fazla naif eski modabir deyim olarak görülmekte. Bir dönem feminist hareketin altın çağı olan o güzel zamanlara ait olupşimdilerde geçerliliğini kaybetmiş gibi. Hatta erken dönemin hatalarını, eksiklerini hatırlattığı için kullanmak konusunda çok da hevesli olunmuyor sanki; ya da en azından, hep bir acabayla zihinlerde yer eder hale gelmiş. Ama yine de işte vazgeçemiyoruz bir şekilde, ne kızkardeşlik fikrinden ne de onun imlediklerinden…

Dönüp dolaşıp hikaye/miz bir yerde bu noktada düğümleniyor. Ne kadar kaçsak da, ismini zikretmek istemesek de sözcüğün ruhu kendisini aşıp bizi sarıyor, güzel bir ihtimal olarak yüreğimize düşüyor. Öyle ki,etrafımızda bir hayal/et dolanıyor; kadın dayanışmasının kapısını aralayan, feminizme ruhunu verenkızkardeşlik hayaleti…

Aramızda dolanan bu hayaletin izlerini sürmeye kendi hikâyeme dair bir kaç sözle başlamak istiyorum.Doğruyu söylemek gerekirse kızkardeşlik mevzusu son bir yıldır epeyce zihnimi meşgul eder olmuştu. Hemkadın hareketi tarihi üzerine

okuduklarım, dinlediklerim hem kendi deneyimlerimin ardından feministpolitika yaparken kadın dayanışmasının imkanlılığı bağlamında bu konu üzerine düşünüyor, sorguluyor vefeminist arkadaşlarla tartışıyordum bir şekilde. Açıkçası bu yazı birkaç feminist arasında geçen hararetlimutfak sohbetlerinin sonucunda ortaya çıktı diyebiliriz. Amargi dosya konusu olarak yazı çağrısıyapmasından itibaren ara ara kendimizi bir şekilde bu konuyu konuşurken bulduk sanırsam ve yazınınbaşından itibaren bahsettiğim kızkardeşliğe dair ikircikleri, duygu karmaşalarını da içine alan tartışmalaryaptık çay, kahve ve kimi zaman şarap eşliğinde
… Teorik, politik ve bazen de duygusal zeminlerde ilerleyen konuşmalarda farkettik ki aslında birbirimizden çok da ayrı düşünmüyoruz bu meselede. Belki de aynıkuşağın kadınları olmaktan gelen bir ortaklık ve paylaşım alanıyla ilgilidir bu durum; bir şekilde hepimizkızkardeşlik konusunun yeniden ele alınması ve üzerine konuşulup, tartışılmasının bugün feministleraçısından elzem olduğu konusunda hemfikirdik. Belki bu kavramdan hoşlanmıyorduk, daha doğrusu çokyakın hissetmiyorduk ama yerine koyacak bu kadar güçlü yeni bir şeyimiz de yok gözüküyordu maalesef. Veherşeye rağmen taşıdığı ruha sonuna kadar inanıyorduk, ve kızkardeşliğin hayaleti bizimleydi orada o mutfakta, kadınlar arasında…

Ancak asıl hikâye sanırsam – en azından benim için- bundan sonra başladı, tüm bu konuşmaların ardındanyazmak için masanın başına geçip kendi kendimle kalınca… Her yazı yazma sürecinde olduğu gibi neyden çok nasıl anlatacağım konusunda sancılar yaşarken bir yandan da yaptığımız tartışmaları kendi deneyimsüzgecimden geçiriyordum. Ve birden şaşkınlıkla farkettim ki bugüne dek kızkardeşlik sözcüğünün benim hayatıma, benden dolayı doğru dürüst hiç girmemiş, bende deneyim olarak bir yer etmemiş. Şöyle ki,bugüne dek hiçbir yakın kadın arkadaşıma kızkardeşim dediğimi hatırlamıyorum, ya da birlikte feministmücadeleye girdiğim feminist yoldaşları kızkardeş gibi görmedim veya onlara böyle bir duyguylay
aklaşmadım. Yani genel olarak baktığımda bir şekilde bugüne dek kadınlarla kızkardeşlik zemininde bir ilişkikurmamış, herhangi bir bağ geliştirmemişim; en azından yaşadığım duyguya karşılık zihnimde bu sözcüğüntezahür etmediğini söylemek mümkün. Hani hep söyleriz insan dilde yaşar diye, işte bu durum tam da onungibi bir şey, benim dilimin – ve dolayısıyla hayatımın- dolaşımına girmemiş. Bunu bir şekilde farkedincekaçınılmaz olarak kendime şu soruyu sorarken buldum: O zaman peki ben nasıl oluyor da hangi saikle kızkardeşlik üzerine bu kadar kafa yoruyorum, üzerine yazı yazmaya çalışıyorum? Bu kadar inandığınız,heyecan duyduğunuz bir şeyin bu kadar dışınızda olması, sizce de bir yanıyla çok tuhaf değil mi?

.. Her ne kadar çok basit gibi gözükse de sanırsam bu soru yazının başından beri anlatmaya çalıştığım bütün meseleyi çok güzel özetliyor sanki. Hani aslında hep bir şekilde bildiğiniz, hissettiğiniz şeyleri farketmeniz, ifade etmeniz için bir an gelir, büyük bir aydınlanma değil ama size resmin daha berrak göründüğü anlar, bir nevitezahür anları… İşte böyle bir anda kendi kendime sorduğum bu soru benim için epey düşündürücü ve yolgösterici oldu, özellikle de kendiliğimi farketmem için kızkardeşlik hayaletinin izlerini sürerken…

Kızkardeşlik kavramıyla ilişkimin niye böyle olduğu sorusuna ilişkin çok da net bir cevap vermek mümkündeğil. Ama bunun bir şekilde bana özel bir durum olmadığını, yazının başlarında değindiğim aynı kuşağınkadınları olma meselesiyle ilgisi olduğuna inanıyorum. Son yıllarda bir çok organizasyon ve etkinlikte gençfeministlere yapılan çağrıların 18-25 yaş aralığında olduğunu düşünürsek ben olsa olsa orta kuşak birfeminist sayılırım herhalde, yani arada bir yerde…

Aksu Bora’nın yakın zamanda çıkan Feminizm Kendi Arasında kitabında yer alan – kitapla aynı ismi taşıyan- keyifli yazısında sıraladığı feminizm çeşitlerine böyle bir kategori de eklemek güzel olabilir belki de!…

Bir önceki kuşağın hala etkisinde, o dönemin feministlerininmücadele heyecanı ve inancını bir şekilde taşıyan ve sürdürmek isteyen, ama bir yandan da yeni döneminbilgisi ve pratikleriyle ve kendine ait özgüllükleriyle (ilk dönemden) başka türlü bir politika geliştirmeninyollarını arayan, ama yeni gelen genç kuşağın feminizme dair algı ve fikirleriyle her zaman çok da
uyuşmayan, bir feminizm olarak tanımlayabiliriz mesela bu aradalık durumunu. Ve sanıyorum ki bu durumun kendisi –
aradalık haline ilişkin yaygın kanının aksine- kendi içinde potansiyel taşıyan, bir imkanlılık zeminisağlayan bir konuma işaret ediyor. Herkesin yavrusu kendine güzel hesabı benim de kendi ait olduğum yeri,zamanı güzelliyor olma ihtimalim vardır şüphesiz burada!? Ama yine de feminist politika yaparken kadındayanışmasının imkanlılığı açısından bu durumu olumlu bir şekilde okumanın biz feministler için önemli vebiraz da gerekli olduğunu düşünüyorum. Feminist politikaya bulaşan her kadının az çok bileceği gibi bununpratiğe dökülmesi hiç de öyle kolay değildir; hele de farklı yaş ve deneyimden kadınların yan yana gelmesi ve politika yapması oldukça sıkıntılı olup birçok zorluğu da beraberinde getirir. Ama işte tam da bu nedenle, bukadar gerçekleşmesi zor olduğu için, buna yönelik her türlü ihtimali bir imkân olarak değerlendirmek ve olumlu okumak gerekiyor.Her ne kadar konumuzdan biraz uzaklaşmış görünsek de aslında bu konu kızkardeşlik meselesiyle çokyakından ilgili. Çünkü kızkardeşlik, belirli bir yere ve zamana, özellikle de bugüne, şimdiye ait olmanınötesinde çok uzun süreçlere yayılan, farklı bilgi ve deneyimleri içine alacak kadar geniş kapsamlı bir anlambütünlüğünü ifade eder. Ve bunun içerisine çok farklı dönemlere ait birçok kadınlık deneyimini, feministmücadele ve kadın dayanışması örneğini dâhil edebiliriz. Bugün hala bu kadar güçlü ve etkisi bir şekilde süren bir kızkardeşlik ruhundan bahsedebiliyorsak, bunu zaten tüm bu birikime borçluyuz.

Fakat şu da bir gerçek ki, bunun anlamlı bir bütün olabilmesi ve kadın dayanışması için güçlendirici bir işlev taşıması ancak,bu farklı deneyim ve örneklerin arasında karşılıklı bir ilişki, bir süreklilik kurulmasıyla mümkün olabilir. Bu anlamda, kuşaklararası aktarım ve iletişim bu biraradalığı, birlikteliği sağlamak adına çok önemli bir imkân sunuyor. Çünkü ancak bu şekilde geçmişle, geride kalanla anlamlı bir bağ kurulabilir ve böylelikle parçasıolduğumuz bütüne dair bir aidiyet duyabilir, ondan güç alabiliriz. Bugün Türkiye’de feminist hareketin eskiyenazaran gücünü kaybetmesinde ve varlığının bu kadar az hissedilmesinde genel olarak hareket içinde bu tür bir aktarım ve süreklilik sağlanamamasının önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Genele baktığımızda,çok sayıda kadın örgütü ve/ya feminist grup ve yapılanmalar olsa da, bunların kendi aralarında yeterliilişkilenme ve işbirliği olmayışı,birçok feminist grubun ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra sessizce hiçbiraçıklama yapmadan dağılması ve bunun herhangi bir politik düzleme taşınamaması ve çoğu zaman yenikurulan grupların veya aktif siyasete yeni katılan genç feministlerin hareketin kendinden başlıyormuş gibi biryanılsamaya kapılması gibi durumlarla çok sık karşılaşmamız bize çok parçalı ve kopuşlarla ilerleyen bir hareketin içinde olduğumuzu gösteriyor. Böyle bir ortamda doğal olarak bir şeyin devamını getirmek, birbütünün parçası olmak ve ona ait hissetmek gibi bir şeyden kolaylıkla söz edemeyiz, en azından somut düzeyde bu o kadar kolay değil. Bu nedenle, bugün feministler olarak bunu gerçekleştirmek için yenimekanizmalar üretmeye ve ortaklaşma zeminleri kurmaya çok ciddi ihtiyacımız var. Çünkü kızkardeşliküzerine ancak bundan sonra konuşabilir ve kavramın taşıdığı anlamı, içerde ve dışarda bıraktıklarını vebugün bize sunduğu imkânları sağlıklı bir biçimde sorgulayabiliriz. Artık, mesele basitçe aynılık, eşitlik veyafarklılık siyaseti yapıp yapmadığımız değil; bunun yerine asıl cevaplanmayı bekleyen, feminist hareketinkendi içinde bu kadar farklılık ve parçalılıkla nasıl bir birliktelik ve ortaklaşma zemini kuracağı ve politikayapacağı sorusu. Görüyoruz ki, hala kadın dayanışması ve ortak kadın mücadelesi fikrini ifade eden yeni, daha iyi bir kavramımız yok; en azından politik olarak kızkardeşlikten daha güçlü bir kavram geliştirmişdeğiliz. Belki de kızkardeşlik kavramına bu kadar yüzümüzü dönmeyip bunun altını daha farklı şekillerde doldurma yollarına gitmeliyiz. Örneğin Irigaray, kadın dostluğu ve aşkı üzerine olan yazı ve konuşmalarında,aile kavramından vazgeçmeyerek, kadın dostlarımız ve feminist yoldaşlarımız için seçtiğimiz aileler ifadesini kullanır zaman zaman. Bu, önümüzdeki tek yol olmak zorunda değilse de en azından şimdilik gayet iyi bir seçenek olarak görülebilir. Ve bu anlamda kadınlar için, kadınlar arasında karşılıklı sorumluluk ve güventemeline dayanan bir feminist politikanın oluşturulmasında bize yol gösterebilir.

Share Button