Ah, Behra Wanê!..

Helin Alp

Efsanelerin, destanların ve halk hikâyelerinin yurdudur Van ve yöresi. Siyabend ile Xecê’nin Süphan Dağı’nda bir uçurumda hâlâ yankılanan aşkı. Vurulan bir geyiğin ettiği lanet. Kraliçe Semiramis’in Van Gölü’nün dibinde hâlâ durduğuna inanılan meşhur tacı. Ya da zamanında burada yaşayan Ermeni baş keşişin güzelliği dillere destan Tamar adındaki kızıyla adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç adamın yurdu olan Van. Burada anlatılan destanlar, zamanla zihinlerde “silikleştikçe zenginleşerek” günümüze kadar gelmiş, insanlığın büyük ortak hikâyesine katılmış.

Kürtçe deyişiyle, Behra Wanê’ye (Van Denizi), Akdamar Adası’na, Süphan ve Nemrut Dağlarına ve sayılamayacak kadar coğrafi güzelliğe sahip Van ve yöresi, insanı, yerkürenin sarsılan damarlarından dolayı yıkıldı.

Artık giderek daha çok susan Vanlıların gözlerinden en çok okunan cümle bu. Van yıkıldı.

“Bundan sonra bana ‘korkunç olan nedir?’diye sorarlarsa ‘İnsanoğlunun bir felaket sonunda susup taş kesilmesidir’ derim.” diyor Yaşar Kemal 1952 Pasinler depremini gördükten sonra. Bu sözün üzerinden 59 yıl geçmiş! Bugün Van için de söylense, kimsenin itiraz edeceğini düşünmüyorum. Van depremi sonrasında, devlet idaresi de bütün vaveylaya rağmen, insanların ‘susup taş kesildikleri’ bir felaketi yaşatmaya devam ediyor. ‘Evlerinize girmenizde bir mahsur yok’ diyen valiyi dinleyerek evlerine, otellere ya da dükkânlarına giren insanlar ikinci depremde bunun canlarıyla ödediler. İkinci Van depreminde 40 kişi bu umursamazlık yüzünden öldü. Hasarlı olmasına rağmen oturulabilir raporu verildiği söylendi bu binalara, kimin verdiği hala bir muamma. “Üç yıl yetecek gıda var” deyip yardım çağrılarını durduranlar, “her aileye yetecek çadırlar var” diyerek dış ülkelerin yardımını kabul etmeyenler depremi umursamamışlardır, ölenleri/ kalanları dikkate almamışlardır/ hala da insana, vatandaşa değer vermiyorlar demek istemiyorum, haşa…

Mekânını, yerini kaybetmek nasıl bir duygudur bilen var mı aranızda acaba? Bir söz vardır “Evin Yıkılsın” diye. Bu söz bir bedduadır. Genelde de kadınlar söyler. Ve acıtmak için söylenir. İnanılmazdır! Yeryüzünde, altına sığındığı çatısını, evini, sevdiklerini, küs olduklarını, âşık olduklarını, nefret ettiklerini ve çocuklarını, bir anlamda her şeyini kaybetmesi için edilen bedduadır. İşte 29 saniyede birçok insan yaşadı bu duyguyu. Kimsenin burada bir daha söylemek istemeyeceği o sözü.

Burada ölümlerin ve yıkıntıların ardından en önemli sorun barınma. Üzerinden 20 günden fazla geçmiş de olsa hala neye yarayacağı tartışma konusu olan çadırlar yeterli ve adil bir şekilde dağıtılmamış Van’da. İnsanların çoğu bundan şikâyetçi. Bir diğer sorun ısınma. Henüz doğru dürüst karşılanamayan, derme çatma çadırların dışındayken donduran ayazla, içindeyken titreten soğukta ısınmak pek de mümkün değil. Tam da burada bile isteye hantal devletin şefkati uzak ola! Arsız, doymak bilmez siyasi iktidarın inayeti ve lütfü uzak ola! Bakanların biri gidiyor biri geliyor Van’a. Bayramlar geçiriliyor, çocuklarla fotoğraf çektiriliyor. Ulusal canımız medyamıza küçük bir not/ POT/ olarak geçiyor İçişleri Bakanı Naim Bey’in söylediği çadır “saray”lar sözü. İnsanın aklının hayret ettiği potlar bunlar. Aklımı yemek istiyorum! Bu soğukta, eksi 10’larda şimdiye kadar üç çocuk soğuktan ölürken bilhassa oraya gidip o şartları görüp “saraymış bu çadırlar demek” için insanın aklını yemesi gerekir. Haa bir de unutmadan, magazin haberleri de var. Polisle kartopu oynatılan çocukların halleri yansıyor kameralara. Deprem kardeşliği/Türk-Kürt kaynaşması/Cami kardeşliği projeleri hayata geçirilmek isteniliyor istenmesine de bunu da ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar(insan ister istemez düşünüyor, Kürtler Zerdüştlük testinden geçmiş miydi ki acaba?!) Lakin büyük bir yıkımın “tasada ve kıvançta birlik” meselesinde turnusol kâğıdı olabildiğini gördük. Atv’de kayıp programı yapan Müge Anlı’nın depremden hemen sonra “’Herkes haddini bilecek. Yeri geldiğimi taş atacaksınız, kuş avlar gibi avlayacaksın, sonra yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın” ifadeleri yansıdı ekranlara.

Niyetin ne olduğundan çok emin olamadıklarımız (para yardımı sözü verip bunu tutmayanlar, Türk bayrağı, Kuran ve sopa gönderenler…) bir yana, gördüm ki Van’a yardım etmek isteyen çok da insan var. Depolarda koliler arasında gezdiğimde hissettiğim duygu tam da buydu aslında. Tek yürek olamasak da çok yürek olabilmiştik.

Şu an imkânsız gibi görünse de, yıkılmış şehrini, ilçelerini, kasabalarını ve hâlâ doğru dürüst ulaşılamayan köylerini zamanla yeniden kuracaktır elbette Van. Ama ya yıkılan binalardan daha fazla yıkılan insan varsa? İşte birazdan okuyacaklarınız onlar. Çoğu zaten yıllardır savaşı yaşamış, yoksullukla boğuşmuş, gidebilecek olanların arkasından bakakalmış, depremden en çok zarar gören kadınlar ve çocuklar…

Van’da İlk gece
Kamer Çadırı

Çadırda yaşamak ne hissettiriyor o zaman anlıyorum. Artık kimse bana cehennemin sıcak olduğunu söylemesin. Kim demiş insan soğuktan yanmaz diye?

Aksu Bora ile depremden sonra telefonda konuşuyorduk. “Felaket” dedik. “Hemen Van’a gitmeliyiz.” Nerede kalacağım konusunda takıldık. Aksu, bir telefon açıp bana haber vereceğini söyledi. Kamer Başkanı Nebahat Akkoç’la konuşarak tekrar aradı. Kamer’in bize yardım edeceğini söyledi Depremden hemen sonra Kamer Van’da bir çadır açmıştı. Diyarbakır Kamer’den Sebahat ve Erzurum’dan Neşe aynı zamanda depremzede olan Van Kamer çalışanları ile üç gündür Van’daydı. Van’a vardıktan sonra Kamer çadırına doğru yoldaydım. Depremden sonra Van’a gelen biri, merkezde depremin ne demek olduğunu anlayamıyor. Hele akşamsa… Çoğu bina ayakta fakat çatlak, insanlar sokakta, iş yerleri açık, lokantalar, alışveriş merkezleri. İnsanın kafası karışıyor. Gördüklerimden anlıyorum ki biz en yakınımızı dahi kaybetsek evlerimizin duvarları yarılmış bile olsa yaşama gerçekten önem vermiyoruz. Yönetenler önem vermiyor. İdareciler önem vermiyor. Bir şekilde hep devam etmeye çalışıyoruz. Gerçi önem verenlerin hali de meydanda: Van’da depremden sonra valiyi protesto etmeye çalışan depremzedeler gibi gaz bombası, cop yeme ihtimali var. Hepimizin hayatla ilişkisinde bir problem var sanırım ve belki de asıl sorun burada. Değişmeyen tek şey insanla- yaşamla olan ilişkimiz sanki. Çadıra vardığımda hava iyice soğumaya başlamıştı. Çadıra ilk defa girince insan kendisine yabancılaşıyor. İçerde en fazla dört kişinin yan yana yatabileceği bir alan, elektrikli ısıtıcı, üst üste dizilmiş battaniyeler ve birkaç öteberi var. Su yok, litrelik sular yettiği kadar. Tuvalet yok. En yakın tuvalet beş dakika uzakta bir kafede. Gidip gelmesi 10 dakika. Ben buna en fazla üç gün katlanacağım. Ya depremi yaşayanlar? İçimden konuşmayı kesiyorum, susuyorum, kalıyorum. Saat 12’ye geliyor. Battaniyeden yataklarımızı hazırlıyoruz. İki, üç, dört, beş battaniye alıyoruz üstümüze. Yok, kesmiyor. Elektrikli soba var yetmiyor. Hava çok soğuk. İnsan uyumaya korkuyor. Anlıyorsun ki insanın üstüne sadece duvarlar düşmüyor, nerede nasıl yaşıyorsan yaşa, nefes almak değil sadece yaşamak diyorsun. Çadırın bezden duvarlarının içinde….
Çoraplarımız ayağımızda, başımızda berelerimiz uyumaya çalışırken Kamer acil yardım hattı çalıyor. “Kendimi size yakın hissettim” diyerek telefona sarılmış kadının biri. Adı Dilek. Ertesi gün çadıra geliyor. Hani bazen bir insanın yüzüne bakar bakmaz bir acı kaplar insanı. Hissedersiniz. Konuşuyoruz. Geçen yıl evini sel vurmuş, bu yıl da deprem… Hasarlı evinde üç çocuğuyla yaşamak zorunda. “İki gün dışarıda yattık artık, bu soğukta yatacak gücümüz yok” diyor. Daha 27’sinde. Kocası İşçiymiş. Anlattıkça gözyaşları da akmaya başlıyor.

“Zaten yoksulduk, gecekondu sayılırdı evimiz. Şimdi bir şeyimiz kalmadı” diyor. Kocasının onu zorla kaçırdığından, istemediği bir evlilik yapmasına oradan da depreme getiriyor sözü. “Çaresizliğime, kendime, çocuklarıma ne yapacağına bilmediğim için ağlıyorum. Ne olur kusura bakmayın” diyor. Psikolojisi yerle bir olmuş bir kadın var karşımızda. Biraz konuştuktan sonra rahatlıyor, yardım için adresini alıyor Kamer. Ondan bana kalan da “içinde kala kala çökertiyor seni” sözü oluyor.

Kaldığım üç gün boyunca bir sivil toplum kuruluşunun yardım için nasıl çırpındığını fakat hiçbir şekilde muhatap bulamadığını, koordinasyonsuzluktan çektiği sıkıntıya birebir şahit oluyorum. Türkiye’nin her yerinden Kamer’e gönderilen kolilerin akıbeti tıpkı diğer yardımlar gibi bilinmiyor. Mesela Kagider’in İstanbul’dan gönderdiği 70’e yakın koli -en son konuştuğumda 20 günü geçmişti- sanki sır olmuştu. Sonunda Nebahat Akkoç çareyi gelen yardımları Diyarbakır Kamer merkezde toplamakta bulmuş. Yardımlar Diyarbakır’a geliyor, oradan Van’a Kamer çadırına gönderiliyor. Bu kargaşa içinde bile yaklaşık bin yüz aileye gıda ve giysi yardımı yaptı Kamer. Kendi üstün çabasıyla, tıpkı Van Kadın Derneği’nden Zozan Özgökçe gibi.

Zozan’ı ertesi sabah arıyorum. Depolarına gidiyorum. Zozan, elinde bir kağıt kalem, depoda kaybolmuş. Depoda üç kadın daha önce belirledikleri evlere gitmek için koli hazırlıyorlar. Beraber koli hazırlıyoruz. Zozan sayıyor, 39 numara ayakkabı, çocuk bezi, kadın pedi, palto, çocuklar için giyecek, gıda, hırka, çocuk maması… Böyle onlarca koliyi arabaya yüklüyoruz, evlere gitmek için yola koyuluyoruz. Küçük bir transportla yoldan geçerken sıvaları patlamış, yan yatmış binalar arasında çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç öbek öbek kalabalıkları görüyoruz. Hemen yanlarında mavi, beyaz çadırlar. Ama yanlış anlamayın öyle İçişleri Bakanı’nın dediği gibi “saray” çadırlardan değil. Bildiğimiz naylon, muşambadan. Bir yardım arabası ile depremzedelerin arasına girdiğiniz zaman mahallede bütün gözler üzerinizde oluyor. Bu hallerine tanık olunca bir değil, yüzlerce çaresiz gözün meraklı ve istekli bakışına bir anlam verebiliyorsunuz. Kimse sormamış, gitmemiş onlara. Herkes bu küçük arabanın nerede duracağını, ne dağıtacağını izliyor.

Bahçe içerisinde tek katlı bir evin önünde duruyoruz. Evin bahçesine muşambadan yapılmış çadırdan bir kadın, altı küçük çocuk ve gözleri görmeyen babaları karşılıyor bizi. “Hoşgeldiniz” diyorlar. Biraz şaşırmış. Üstte, başta yok. Getirdiğimiz koliye bakıyor kadın. Başını hafifçe yana eğiyor. “İlk siz geldiniz vallaha” diye başlıyor söze. “Hele bir gelin evime bakın, ev mi kaldı!..” İçeriye giriyoruz. Duvarlar çatlak, eşyalar altüst olmuş. “Neyse ki ölümüz yok” diyor yarı Kürtçe yarı Türkçe konuşurken. “Kimse bize sahip çıkmıyor. Çocuklarımız perişan. Küçüğü hasta olmuş, doktor yok, ne yapacağız bilmiyoruz.”

Belediye önü

Yardım dağıtan yerlerden biri Valilik biri de Balediye. İkisi de keşmekeş, ikisi de karmaşa… İnsanların hali harap…

Yardım için başvuruların yapıldığı yerlerden biri de Belediye Garajı. Oraya doğru yoldayım. Hava griye çalıyor. Soğuk. Büyük ve boş bir alan. Sağda solda masalar var. Masa başlarında da insan kalabalığı. Ellerinde mavi pembe kimlikleriyle bekliyorlar. Sırası gelen adını soyadını ve ihtiyacı olan yardımı yazdırıyor. Tam bir keşmekeş. Korku duyuyor insan o kalabalığın içinde. Bu kadar insana kim ve nasıl yardım edecek? Çadır isteyen, yiyecek isteyen, giyecek isteyen, soba isteyen insanlar dertlerini anlatmaya çalışıyor görevlilere. Onlar da notlar alıyor. Sayfalarca isimler adresler not edilmiş önlerindeki beyaz sayfanın üstüne. İçlerine girince insanların birbirine anlattıkları çaresizliği duyuyorum. “Perperişanız” diyor biri Kürtçe. Adresini yazdırıyor. “İsminizi aldık” diyor belediye görevlisi, “Arkadaşlarımızı göndereceğiz”. “Ne zaman?” diye sorunca “sırayla” cevabını alıyor.

Yanına gidiyorum. “Türkçe bilmiyorum” diyor. Çat pat Kürtçemle konuşuyorum. Zaten bir anda yanımız kalabalıklaşıyor. Adı Amina Özer. 37 yaşında. “Evimiz hasarlı olduğu için giremiyoruz. Birileri geldi, eve baktılar, nedir adı, işte bir kağıda bir şeyler yazdılar. Bir şey demediler. Gittiler.”
“Şimdi nerde kalıyorsunuz?” diye soruyorum. Gözleri bir balığın gözleri kadar donuk, devam ediyor: “Biz naylon, muşamba ne bulduysak işte başımız sokacak… 7 çocuğumla kaldım, kocam da yok… Siyasidir. Yedi yılı daha var, üç yıldır cezaevinde. Belki yarın öbür gün gideriz. Görürüz.”

Korkarak soruyorum: “Ne yapacaksın peki yardım gelene kadar, nasıl geçiniyordun depremden önce?” “İki kızım var. Onlar da mevsimlik işçi. Geçimimizi zaten böyle sağlıyorduk. Bir oğlum da üniversitede hem okuyor hem çalışıyor. Elde yok avuçta yok, ne yapalım… Hiçbir yardım gelmedi.”

Mülteci çadırı

Sadece soğuktan değil etimin acısı. Sözleri kanımı donduruyor. Gördüklerim kanımı donduruyor. Benim de rengim kaçıyor. Sanki damarlarımda akan sıcak kan kuyusu kireç tutuyor.

Kimi savaştan kaçmış, kimi aşiret kavgalarından. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) kayıtlarına göre Van’da İran, Irak ve Afganistan’dan gelen 3 bin 300 mülteci var. UNHCR tarafından aile başı verilen aylık 100 dolarla geçinemedikleri ve dil sorunu yaşadıkları için kadınlar genelde evlere temizliğe giderken erkekler de restoranlarda bulaşık yıkayarak geçinmeye çalışıyorlarmış depremden önce. Bunun bir de depremden sonrası var tabi… Gidebilenler Van’ı terk ederken, ki gittikleri yerlerde daha iyi koşullarda yaşabilecek şansları görünmüyor, kalanların durumu içler acısı.

Bir çadırdan içeri giriyorum. Çocuklar var içerde ısınmaya çalışıyor. Afganistan’dan gelen bir ailenin çadırı. Farsça konuşuyorlar. İnsan Kaynaklarını Geliştirme Vakfı, Van Ticaret Odası ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda bir dönem çalışmış Soner var yanımda. Onlar mültecilere yardım yapıyor. Hemen etrafımızı kalabalık sarıyor. Mülteciler için tercümanlık yapan Ömer imdadıma yetişiyor. Hava feci soğuk. Dışarıda durmak çok zor. Çadırdaki kadınla göz göze geliyoruz. Muşambadan çadır onlarınki de… Kadınla konuşmak istiyorum. “Kocamdan izin almam gerek” diyerek kocasına soruyor. İzin çıkınca söze “Cenkten kaçtık” diye başlıyor… “Taliban öldürecekti bizi.” Kocasının babası Taliban’a karşı mücahitmiş. Tehdit edildikleri için Türkiye’ye kaçmışlar. 3 yıldır Van’da yaşıyorlarmış. Van’a geldikten bir yıl sonra mücahit baba Taliban tarafından öldürülmüş zaten. “Bir daha dönemeyiz, dönersek ölürüz” diyerek devam ediyor: “10 gün at üzerinde, bazen yürüyerek kaçarak geldik buraya. Zaten ölüden farksız yaşıyorduk şimdi de keşke depremde ölseydik! Derdimizi kimse dinlemiyor, anlamıyor. Zaten ölü gibi yaşıyorduk, depremden sonra çektiğimiz bu durum da insanlığımızdan bıktırdı.” Bu sırada çocukları yanımıza geliyor. Daha çok konuşsam mı konuşmasam mı, tereddüt geçiriyorum. Bir süre sessiz kalıyoruz. Kadına bakarken ilk defa bir insanın renginin olmadığını görüyorum. Soluk, kireç gibi bir yüz. Tutamıyor kendini, ağlamaya başlıyor. Hava o kadar soğuk ki, gözyaşları donacak sanıyorum. Depremi anlatıyor .”Kendimiz dışarı zor attık. Evde çocuklarla oturuyorduk. Nasıl çıktık bilmiyorum. Sanki yer gök başımıza yıkıldı. Saatlerce dışarıda bekledik. İki gün dışarıda ateş yaktık.”

“Gelen giden olmadı mı?”diye soruyorum, “Sizi soran Yabancı Şube ya da Birleşmiş Milletler?” “Kimse gelmedi. Afgan tanıdığımız bir aile vardı, onlar yardım etti. Bizi sadece aradılar, Van’dan çıktınız mı çıkmadınız mı diye sordular. Sakın çıkmayı dediler sadece.”

Gözlerime bakıyor, başının örtüsünü açıyor. “Dökülüyor” diyor, “Bak…” Bembeyaz saçlarını göstererek. Ne yapacaklarını, nasıl devam edeceklerini düşünüyorum. “Bundan sonra?” diye soruyorum. “Ne yapalım?” diye soruyu ağzımdan alıyor. “Nereye gidelim? Canımızı dişimize taktık, biraz eşya aldık. Satsan satılmaz, beş para etmez, kimse de almaz. Keşke deprem altında kalsaydık. Keşke ölseydik…”

O “keşke”nin altında eziliyorum. Küçük demeye cüretimin yetmediği dünyasında kaçmayı özgürlük olan gören bu kadının, ailesinin düştüğü bu durum benim küçük dünyamın sınırlarında aklımı geride bıraktığım bir şahitlik oluyor bütün keşkelerimle.

Leyla Yaşar
Ne yaşar ne yaşamaz …

Van’ın en yoksul mahallelerinden biri Hoçort’tayım. Doksanlı yıllarda yakılarak zorla boşaltılan köylerden gelenlerin oturduğu, Van’ın varoşu diyebileceğimiz Hoçort’a Kürt mahallesi de deniliyor. Kürtlerde zaten en az altı çocuk olan sayısı burada on birleri buluyor. İşsizlik, yoksulluk açlık burada kol geziyor, her adımda. Terk edilmişliği deprem kadar hissediyor insan. Bir yokuşa sağlı sollu evler kurulmuş. Evlerin çoğu hasarlı. Tepede bir eve giriyorum. Burada her şey biraz eksik gibi. İnsanın canını acıtıyor. Leyla Yaşar, 48 yaşında. Kocası Mehmet Yaşar beş yıldır akciğer hastası, oksijen tüpüne bağlı olarak yaşıyor. Türkçe bilmiyor. Kızı yanımızda. Bildiğim kadar Kürtçe konuşuyorum. Anlamadığım yerde kızı yetişiyor imdadıma. “7 nüfusuz” diye başlıyor. “Beş çocuğumun dördü öğrenci, bir de hasta kocam. Bu oksijen tüpünün her gün değişmesi gerek. Geldiğiniz bu yokuşu ben her gün yürüyerek sırtımda bu oksijen tüpü ile inip, çıkıyorum” deyince, inanmakta zorlanıyorum. “Borç harç, kolu komşunun yardımı işte ne kadar yeterse. Devletten gelen 600 liramız var ama bu tüplerin biri 50 lira. Her gün değiştirmek zorundayım. Bu para tüpe bile yetmiyor.”

Peki depremden sonra? Depremden bir hafta geçmiş henüz daha kimse gelmemiş. Evdeki çatlakları gösteriyorum, “ya yıkılırsa?” diye soruyorum. “Bizim dışarıda kalmak gibi bir hakkımız yok. Kocamı bu makineden ayırırsam yaşayamaz, ölür. Dışarıdaki çadırı kendimiz yaptık, çocuklar için. Onlar orda kalıyor, biz evde.”

Dibekdüzü
Van köylerinden biri

Dokuzu çocuk ikisi kadın on bir kişinin öldüğü Dibekdüzü Van’ın merkez köylerinden biri. 35 aile oturuyormuş depremden önce. Köyde sağlık ocağı yok, bir ilkokulu var fakat depremden epeyce hasarlı. Köyde evler yerle bir olmuş. Köylüler perişan. Bir hafta geçmiş depremin üzerinden ama köye girince sanki az önce olmuş gibi. Köylülerle konuşuyorum. Harabeye dönmüş evlerin içine derme çatma çadır yapmışlar kendilerine. Yalnızca ölen çocukların ailelerine verilen 5 tane konteynırın dışında bir yardım alamamaktan şikayetçiler. Köylerinden daha çok BDP’ye oy çıktığı için kendilerine yardım verilmediğini düşünüyorlar. Sitemkârlar. “Bu felakette bile bize ayrımcılık yapıyorlar” diyorlar. Depremin olduğu gün bu köyde düğün varmış. En çok çocukların ölmesi bu yüzden, onlara göre. Depremde altı yaşındaki oğlunu kaybeden Pakizer var yanımda. 27 yaşındaymış. Gözleri hep yere bakıyor, nerdeyse hiç göz kontağımız olmuyor. Türkçe bilmiyor. Evlerin yıkıldığını görünce çocuklarına koşmuş. İki çocuğu var. “Yer altımdan kayıyordu. Evler üzerime yıkılıyordu.” Bacaklarını, kollarını gösteriyor. Morarmış… Evine doğru yürüyoruz. Oğluna doğru koştuğu yerlerden yürürken o ne hissediyor bilmiyorum ama ben bunu anlatacak kelime bulmak istemiyorum. Taş taş üstünde değil. Tek katlı ev virane olmuş. “Koşa koşa eve geldim” diyor, “küçük oğlum evdeydi. Ellerimle kazdım.” Enkaz altından iki çocuk çıkarmış. Her çocuğu kucaklamış. İkisi de kendi çocuğu değil. Ellerini gösteriyor… Çaresiz… Sonunda dozer çıkarmış altı yaşındaki küçük Yavuz’un cansız bedenini.

Bunları anlatırken sesi titriyor… Ciğeri yanmak bu olsa gerek. Öyle yumuşak, öyle içten bir sesi var ki kendimi tutamıyorum. İkimiz de ağlıyoruz. “Bu acıyı kimse yaşamasın” diyor… Bana soruyor, “ne yapayım” diye. Unutulur mu acı? Sadece kucaklıyorum, yutkunarak…

Depremin üzerinden yedi gün geçmişti ben Dibekdüzü köyündeyken. Köylüler yanıma gelmeye başladı. Herkes konuşuyor bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. İçlerinden biri “Burası Remzi Kartal’ın köyü olduğu için mi kimse gelmedi” diyor. Birden sessizlik çöküyor. İnsanlar perişan. Hayvanları telef olmuş. “Hala ahırlara giremiyoruz” diyorlar. Hayvan leşinden. “Artık neyle geçineceğiz onu da bilmiyoruz.”

Erciş…
Deprem en çok burayı vurmuş. Nerdeyse yok olmuş…

Hava kararmak üzere. Yarılmış yolları görüyorum. Düzlükleri geçiyoruz Erciş’e giderken. Yol kenarlarındaki köyler biraz daha şanslı, çabuk gidildiğinden mi görünür olduğundan mı bilinmez, hemen hepsinde çadırlar var. Yaklaştıkça yol kenarında üçerli beşerli kalabalıklar görüyorum. Ortada bir ateş. Arabayı durduruyoruz. İniyorum. “Hoşgeldiniz” diyorlar. “Sağ olun”. Birbirimizi süzüyoruz. Geçmiş olsun. Saç sakal birbirine girmiş hepsinin. Çadır demeye bin şahit gereken muşambadan bir örtü altında kalıyorlar. Evleri yıkılmış, bir şeyleri kalmamış. “Aileniz?” Onlar çadırda. Kimin 6 kiminin 9 nüfusu varmış. “Erkekler kalmıyoruz çadırda.” “Neden?” Avurtları çökmüş, 50’li yaşlarda görünen, uzun, sıska olanı söze atılıyor. Elinde sigarası. “Gelinim var” diyor. “Zaten çadır alamadık. Kalamıyoruz”. “E burada donacaksınız yahu kış kıyamet?” Tir tir titriyorlar. “Bir çadır daha bekliyoruz. Gelene kadar dönüşümlü olarak böyle idare edeceğiz.”

Erciş merkezde Yenişehir stadyumu. 250 çadır kurulmuş Valilik tarafından. Onca çadır arasında 4 tuvalet görüyorum. İlerde yine varmış. Kime yeter! Yoluma bir kadın çıkıyor insanlarla sohbet ederken. Adı Sabika Kırbaç. 42 yaşında, çökmüş. Ellerini göğüslerinin altında çaresizce bağlamış. “Durumum hiç yok benle de konuş” diye yanıma geliyor. “Konuşalım” diyorum. “Çocuğum felçli. Yeşil kartımız yok. Evimiz yıkıldı. Bu çadırda perişan olduk. 7 kişi kalıyoruz. Bir geleceğim yok, dışarıda kalmışım… Bir yardım etsinler bize”… “Ben sadece gazeteciyim” diyorum. Gözlerime bakıyor, “Yazınca beni de yaz o zaman” diyor. “Çadırda yaşam çok zor gazeteci hanım” diyor, “neyini anlatayım aha da görüyorsun. Su yok, tuvalet yok. Banyo yok… Soğuk bir taraftan, önümüz karakış…” İçimden “viran olasın karakış” diye geçiriyorum. “Burada işte bir kap çorba, biraz yemek dağıtıyorlar. Gece daha soğuk oluyor. Kime anlatak derdimizi? Gelen gidiyor, bekleyin diyor. Neyi bekleyeceğiz?”

Taşkonak köyü
Birgül’ün ilk sorusu “Battaniye var mı?”

“Kocam sekiz yıldır cezaevindeydi. Yeni çıktı. 9 çocuğum var. Ne yapacağımı bilmiyorum. Evimiz hasarlı, yıkık. Hayvanlarımız ahırlarda kaldı. Kamyon geldi ama biz Erciş’e gönderdik. Elbise gelmişti. Giysiye ihtiyacımız yok dedik. Şimdi kaldığımız çadır sular altında kalmış. Hele gel bir bak…”

Çadırın içine giriyorum. Her şey ıslanmış bir gün önceki yağmurda. Çadır akıyor. “10 yaşındaki kızım depremde regl oldu” diyor biri. 45 yaşında ama olduğundan yaşlı gösteriyor. Türkçe konuşurken mahcup, ezik, sessiz… Kendi ararlarında Kürtçe konuşuyorlar. Genelde bir kabullenmişlik var. Herkes kendince yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Bir hafta olmuştu ve konuştuğum hemen herkes “göç etmeyi düşünüyoruz” diyordu.

AAR Japon gönüllüleri

İkinci Van depreminden kısa bir süre önce, birkaç gün sonra bir canavar gibi 40 insanı yutacak olan Bayram Otel’deyim. Enkazda kalan Japon yardım ekibi ile. Valiyi dinleyip otelde kaldıkları için orada ölen gazeteci arkadaşlarıma ve Japon ekibini minnetle anıyorum.

Association for Aid and Relief Japan (AAR JAPAN) (Japonya Yardım ve Kurtarma Kurumu) Program Koordinatörü Yumeka Ota ile Miyuki Konnai ve Atsushi Miyazaki depremden beş gün sonra Van’a yardıma gelmiş. Kaldıkları Bayram Otel’in lobisinde buluşuyoruz. AAR JAPAN, bir sivil toplum kuruluşu. Acil kurtarma, ilkyardım, mayın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele, halkı bilinçlendirme gibi faaliyetlerde bulunuyorlar dünyanın her yerinde. Yumiki Ota, AAR adına konuşuyor. Arada söze Konnai de giriyor. Miyazaki ise resimlerimizi çekiyor. Ve beş gün önce geldikleri Van’da nelere şahit olduklarını anlatıyorlar.

“Öncelikli amacımız devletin ya da diğer organizasyonların yardıma ulaşamadığı ve en çok ihtiyacı olan yerlere gitmek. Engellilere ve kadınlara destek vermek için buradayız” diyorlar. İlk gittikleri yerlerde felaketzedelere ne istediklerini sorduklarında, kadınlar değil erkekler cevap veriyormuş. Buna çok şaşırdıklarını söylüyorlar. “Kadınlarla iletişimi nasıl kuruyorsunuz peki” diyorum. Sesini duymak için çok fazla çaba gösteriyorlarmış. “Özellikle iç çamaşırları konusunda, hijyen ve özel konularda konuşmuyorlar. Onlar söylemese de biz iç çamaşırı yardımı yaptık.” Erkekler felaketi daha çok Allah’tan geldi diyerek açıklayıp daha kabullenmiş görünüyorken kadınlar erkeklere oranla daha açık bir şekilde ihtiyaçlarını söylüyorlarmış. Ve doğal afetler konusunda ciddi tecrübelere sahip olan AAR koordinatörü ihtiyaçları şöyle sıralıyor:

“Temel ihtiyaçları öncelikle barınma. Çadırlar herkese ulaşmamış. Çadırlarda yere halılar serili. Isınma problemleri olduğunu gördük. Japonya’da evlerde tabanın yükseltilmesi için kullanılan bir çeşit izolasyon malzemesinin bu sorunun çözümüne katkısı olabileceğini düşünüyoruz. Bunun için devletten ve Japonya’daki bir şirketten yardım almak için girişimlerde bulunduk. Türkiye’de Aralık ayının ortalarına kadar kalmayı planlıyoruz. Isıtıcı, temizlik maddeleri, çocuk bezi ihtiyaçları var. Biz buraya geldiğimizde ölü sayısının 500’lerde olduğunu duyunca diğer felaketlere oranla etkisinin daha az olacağını düşündük. Ama buraya geldiğimizde durumun ne kadar ciddi olduğunu gördük. Japonya’da evler depremden yıkılmıyor. Tsunami’de suyun etkisiyle yıkılıyor. Japonya’da da her şeyi düzenli sağlanamıyordu. Fakat Van’da durum daha vahim” diyerek devam ediyor: “Özellikle yoksulluk durumu çok zorlaştırıyor. Birçok köye gittik ve fakir insanları gördük. Devlet desteğinin burada eksik olduğunu görüyoruz. Soğuk havanın getirdiği inanılmaz bir durum söz konusu. Henüz yapılması gerekenler yapılmıyor. Tuvalet ve banyo çok önemli sorun. Kar başladığında her şey çok daha zor olacak. Hastalıklar baş gösterecek. Bu özellikle çocukları etkileyecektir. Van için çamaşır makineleri ve elbise kurutucusu şart. 7.2 büyük bir deprem. Sanırım ölü sayısı az olduğu için deprem küçümseniyor. Ama durum çok ciddi.”

Dönüş

Aklım, kalbim Van’da, keşkelerimi yanıma alıp dönüyorum. İnsanlığın büyük hikâyesi sadece aşk destanlarından oluşmuyor, içinde acı, yıkım ve felâketler de var. Umursamazlık ve sorumsuzluk. Kötülük. Umudum, Van depreminin ve yıkımının insanlığın büyük hikâyesindeki yerini bunlarla değil, sevgi ve dayanışmayla hatırlayabilmemiz…

NOT: Japon gönüllülerle görüşmelerimde tercümanlık yapan Serbay Ekinoğlu’na teşekkür ederim.

Share Button