Jin, yaşam, tutsaklık

jin_afis

Çağla Karabağ

“Kadın filmi” denildiğinde akla birbirinden farklı şeyler geliyor: kadın yönetmenlerin çektiği filmler, ticari sinemanın kadın izleyiciye yönelik olarak ürettiği melodramlar, kadına ilişkin sorunları ele alan filmler ve son olarak feminist teori ve pratiğin birikimiyle çekilen ana akım sinemaya alternatif filmler.

Anneke Smelik (2008, s. xii) “feminist” filmleri, “cinsel farklılığı bir kadının bakış açısıyla sunan ve cinsiyetler arasındaki asimetrik iktidar ilişkisine dair eleştirel bir farkındalık sergileyen filmler” olarak tarif ediyor. Buna göre kadın yönetmenler tarafından çekilen her filmi feminist film kategorisi içinde düşünemeyeceğimiz gibi, kimi erkek yönetmenlerin filmlerinin ataerkil ilişki biçimlerine eleştirel bir şekilde yaklaştığını ve meseleye kadının konumundan baktığını söyleyebiliriz. Ben Jîn’i (Reha Erdem, 2013) bu çerçevede ele alıyor ve eril şiddete eleştirel biçimde yaklaşan, “kadın bakış açısına” sahip bir film olarak görüyorum. Öncelikle filmde anlatının merkezinde bir kadın var. Başka türlü bir hayatın özlemini çeken ama gidecek hiçbir yeri olmayan bir kadın… Üstelik doğadan ayrılıp kültüre her temas ettiğinde etrafını eril şiddet sarıyor… Ayrıca milliyetçi refleksleri olanlar için ne kadar geçerli olur bilmem ama film, izleyicisini örgütten ayrılmış genç bir kadın gerillanın konumundan ve gözünden bakmaya, görmeye davet ediyor (şahane bir alımlama araştırması konusu!).

Filmin açılış sekansında yönetmen bizi doğayla baş başa bırakır. Bulutlarla kaplı gökyüzü, puslu manzaranın fonunda dağlar, yemyeşil bir vadi ve vadinin üzerinde ağır ağır hareket eden bulutların gölgesi, rüzgârda titreyen ağaç dalı, çekirgeye, kaplumbağaya, geyiğe, kertenkeleye yakından bakış, yaprakların sarısı, ağaçların yüceliği tüm bunlara eşlik eden hüzünlü bir müzik. Jîn’i (Deniz Hasgüler) ilk kez ağaç dallarının arkasında yavaş yavaş başını yukarı doğru uzatırken görürüz. Aslında gördüğümüz yüzünün ve kırmızı başörtüsünün küçük bir bölümü ve tek gözüdür. Yine son derece ağır hareketlerle aşağıya doğru eğilir. Sonra doğanın dinginliğinin üzerine bombalar, mermiler yağmaya başlar, film boyunca çok sık tekrar edecek bir imgedir bu. Askerî araçlar toprak yolda giderken, Jîn’in de aralarında bulunduğu bir grup gerillanın, önce ormanın içlerine doğru ilerlediğini sonra da yükseklerdeki mağaralara doğru tırmandığını görürüz.

Hava karardığında Jîn Kürtçe türkü söyleyen bir başka kadın gerillanın yanında oturmaktadır. Jîn kadına sarılır, o farkında olmasa da bu bir veda kucaklaşmasıdır. Kimseye fark ettirmeden mağaranın bulunduğu yerden ayrılır. Hızlı ve çevik hareketlerle uzaklaşır. Zaman zaman durup soluklanır, bir başına oturup ağlar. Hava aydınlandığında Jîn tırmandığı ağacın gövdesinde uyumaktadır. Tıpkı Hayat Var (Reha Erdem, 2008) filmindeki Hayat gibi Jîn de ağacın, doğanın bir parçası gibidir. Zaten doğayla uyum, Reha Erdem’in sıklıkla işlediği bir temadır.

Kamerayla birlikte izleyici de Jîn’in peşine düşer, kimi zaman yakından kimi zaman uzaklardan, bazen alt açıdan bazen de üst açıdan bakarak onu takip ederiz. Jîn’in soluk alıp verişinin sesi, doğanın seslerine karışır. Önce bir tehlikenin yaklaştığını sanıp tüfeğine sarılır, sonra gelenin bir geyik olduğunu anlarız. İlk kez genç kadının yüzünde bir gülümseme belirir.
Başka bir sahnede bir grup asker ormanın içlerinde dinlenmek için oturur. Jîn onlara tırmanmış olduğu bir ağacın tepesinden bakar. Tıpkı Jîn gibi onlar da hayvanları inceler, içlerinden biri bir türkü söylemeye başlar. Filmin başındaki gerillaların görüntüsüyle bu görüntü arasındaki benzerlik, yönetmenin insanî düzlemde her iki tarafı eşitleme çabası olarak okunabilir. Başka bir biçimde düşünürsek yönetmen her iki tarafın da gözü dönmüş savaş makineleri değil, yorulan, türkü söyleyen aslında “sıradan” insanlar olduğunun altını, Jîn’in bakışının dolayımıyla çizer.

Filmin yaklaşık ilk yirmi dakikası boyunca Jîn’in konuştuğunu duymayız. İlk diyalog dağda koyun otlatan bir çobanla geçer. Üzerinde gerilla giysileri, omzunda tüfeği varken genç kadına ürkek ve saygılı biçimde yaklaşan, önünde ellerini kavuşturarak duran, “bacı” diye hitap edip ekmeğini paylaşan çoban, ikinci karşılaşmalarında üzerindeki giysilerin değişmiş olmasından dolayı onu tanıyamaz. İlk karşılaşmada Jîn çobana arkadan yaklaşırken ikincisinde arkadan gelip seslenen çoban olur. Çobanın tacizkâr tavrı karşısında Jîn öfkelenir, adama bağırarak bir önceki karşılaşmayı hatırlatır. Çoban kadının kim olduğunu anlayınca ilk seferki gibi ürkek ve çekingen bir şekilde uzaklaşır. Üniforma Jîn için bir tür zırh gibidir, silah ise onu tehlikelerden uzak tutar. Silahsız ve üniformasızken karşılaştığı ilk erkek onu taciz etmeye yeltenecektir.

Çobandan yakınlardaki bir köyün yerini öğrenir. Bütün gece bekledikten sonra sabah bir eve girer, buradan yiyecek, bir avuç bozuk para, birkaç parça giysi, ayakkabı ve bir ders kitabı alır. İlk başta inceleyip bıraktığı bilekleri dantelli siyah taytı, ayrılmak üzereyken bir anlık hamleyle torbasına sokuşturur. Bu giysi, filmin son sahnesinde çarpıcı biçimde tekrar karşımıza çıkacaktır. Telefonla annesini arar. Bu arada kendisinden ilacını vermesini isteyen yatağa bağımlı durumdaki yaşlı bir kadına da yardım etmeye çalışır.

Jîn ayağına küçük gelen ayakkabıları giyebilmek için çoraplarını çıkarıp ayakkabıları giyerken önce askerî uçakların sesleri perdeyi doldurur, ardından bombardıman başlar. Jîn sığındığı mağarada yalnız değildir, çünkü burası bir ayının inidir aynı zamanda. Jîn ayıdan bir tehlike gelebileceği endişesiyle silahını ona doğrultur. Oysa ayı da onun gibi korkmakta ve bombaların yağdığı gökyüzüne doğru bakmaktadır. Jîn silahını indirir, ayıya torbasındaki elmalardan birini verir. Bir başka mağaraya geçer, çantasından çıkardığı coğrafya kitabının arasında genç bir erkek fotoğrafı vardır. Fotoğrafın arkasında “Leyla’ya en içten…” yazılıdır. Heceleyerek okuduğu bu kitap ve fotoğraf bize Jîn’in sahip olmadığı şeyleri gösterir: okul, arkadaşlar, ilk aşk… Jîn’in neden gerilla olmaktan vazgeçtiğini bilmeyiz ama bu görüntüler bize sadece sıradan bir yaşam istiyor olabileceğini söyler.

Filmin pek çok yerinde Jîn’i çok uzak planlarda doğanın içinde minicik kalmış olarak bir yerden bir yere doğru yürürken görürüz. Ayrıntı planlarda gördüğümüz böceklerin imgesine benzer bir görüntüdür bu. Yönetmen bu çekimlerle insanı, diğer canlılar, hatta böcekler gibi doğanın küçücük bir parçası olarak sunar.

Jîn karşılaştığı vahşi hayvanlarla bile dostluk kurar; yemeğini onlarla paylaşır, yuvalarına sığınabilirken, başka deyişle doğanın bir parçası olarak, doğanın kollarında hiçbir canlıdan zarar görmeksizin yaşayabilirken, kültürün alanına girdiği her an onu kamyonuna alan adam dışındaki tüm erkeklerden taciz, tehdit ve şiddet görür. Karşısına çıkan kadınlarla ise yardımlaşır ve dayanışır. İlk olarak yaşlı kadına ilaç verir, minibüste karşılaştığı genç kadın hemen onun zor bir durumda olduğunu anlar. Evden kaçıp kaçmadığını sorar. Jîn kasabada ne yapacağını bilmez şekilde dolaşırken aynı genç kadın binmiş olduğu kamyonetin kasasından ona elini uzatır. Adını soran erkeklere kendisini Leyla olarak tanıtan Jîn’in gerçek ismini de, ilk kez Kürtçe konuştuğu bu kadına söylerken duyarız. Fazla söze gerek kalmadan sıcak bir tebessümle birbirlerine bakarak ve çikolatalı gofreti paylaşarak sessizce anlaşırlar. Genç kadın çapa yapmaya gittiği yerde Jîn’in komşusunun kızı olduğunu ve kendisiyle birlikte geldiğini söyler.

Diğer kadınlar çapa yaparken Jîn Mersin’e gidecek parayı denkleştirebilmek için erkeklerin yaptığı işi yapar, tarladaki taşları toplar. Burada işçileri çalıştıran genç adam Jîn’i yevmiyesini verme bahanesiyle odasına çağırıp tecavüz etmeye kalkar. Jîn adamla boğuşur, adam baygın haldeki genç kadını ayaklarından tutup yerde sürüklerken, Jîn doğrulur ve adamın başına bir taşla vurup kaçar. Bütün bunlara, daha önce çıkardığı seslerle adeta tekinsiz bir şeyler olacağına dair Jîn’î uyarmaya çalışan at tanık olur (daha öncede filmde hayvanlar Jîn’e tehlikeyi haber vermiştir). Yönetmen atın tanıklığını işin içine katarak filmin temel izleklerinden biri olan doğa-kültür karşıtlığını bu sahnede de kurar. Doğa zararsız, dost, yoldaş, kucak açandır. Buna karşın kültür eril şiddetle yüklüdür: savaş uçakları, yağan bombalar, taciz, tecavüz, tehdit… Jîn uzun uzun koşar, kamera kaydırma hareketiyle Jîn’e paralel biçimde ilerler. Kameranın konumundan olayları takip eden izleyici Jîn’le beraber eril şiddetten kaçar. Sonra kameranın konumu koşmakta olan Jîn’in bakış açısına geçer ve izleyici onun konumuna davet edilir.
Bilet alıp Mersin’e hareket eden otobüsüne biner. Yanında oturan küçük bir kızla sohbet eder. Ardından kimlik kontrolü yapan askerler tarafından kendisi gibi kimliği olmayan yaşlı bir adamla birlikte otobüsten indirilir. Onu götürdükleri jandarma karakolunda komutanın Türkçe sorularına cevap vermez. Tercümanlık etmek için Kürtçe konuşan adama hasta ninesine giderken otobüsten indirildiğini söyler. Nezarethaneye yaralı olarak getirilen bir erkek gerilla Jîn’e Kürtçe “bitir” der. Jîn kameranın görüş alanından çıkar, ancak nezarethanede bulunan yaşlı adamın tepkisinden Jîn’in yoldaşını boğduğunu anlarız. Az sonra gelen doktor da “gitmiş bu” ifadesiyle adamın ölmüş olduğunu söyler. Jîn başını dizlerine yaslamış ağlarken az önce ona Kürtçe tercümanlık yapan adam nezarethaneye girerek genç kadını taciz eder. Yakınlarda bir çatışma olmaktadır, o karışıklıkta Jîn serbest bırakılır ve yine koşarak uzaklaşır.

Otostop yapmaya çalışsa da kimse durup onu almaz. Jîn yol kenarındaki kaplumbağayı takip ederken beyaz bir araç durur içinden bir el “gel” işareti yapar. Jîn bir süre duraklar, ardından iki adam araçtan iner. Tehlikeyi hisseden genç kadın kaçmaya başlar. Adamlardan birinin elinde telsiz olduğunu görürüz. Adamların indiği araç olan “beyaz Toros” ’90’larda Kürt coğrafyasındaki faili meçhullerin belleklere kazınmış bir imgesi olarak görülebilir.
Jîn dağa tırmanır, uzaklara bakar ve elini ağzına götürüp ıslık çalacak olur. Sonra durur ve elini çeker. Jîn’in baktığı yönde bir gerilla grubu vardır. Jîn ıslık çalıp çalmama arasında geçen bu birkaç saniyelik bu anda gerillaların arasına dönüp dönmemenin kararını vermiştir. İzmir’e dayısının yanına gidemez, savaşa dönmek istemez ama bu genç kadın için gidecek hiçbir yer yoktur.

Bacağı yaralı bir eşeği yükünden kurtarır, yarasını temizleyip bezle sarar. Yine gökyüzünden bombalar yağmaya başlar. Sürekli tekrarlayan bu imgede bombalar yalnızca Jîn’in üzerine değil, tüm canlıların üzerine yağmaktadır. Bir katırın sineklerle kaplı cansız bedeni, savaşın canlıları katledişinin göstergesi olarak karşımıza çıkar.

Karanlık bastırır, ayışığı altında bitmek tükenmek bilmeyen silah ve bombardıman sesleri ile sürer gece. Silah seslerine film müziğindeki yaylı çalgıların sesi karışır, Jîn oturup öylece bekler. Gün ağardığında eşyalarını gömdüğü mağaraya döner, kucağında coğrafya kitabı sessizce ağlar. Duyduğu sesle irkilip yukarı doğru bakar. Bu kez gelen kedigillerden vahşi bir hayvandır (muhtemelen bir pars). Jîn ürkerek hayvanı gözetler, bir süre bakışırlar ve pars dönüp gider.

Yine bombalar yağar gökyüzünden, Jîn’in üstüne, dikenin, çiçeğin, ayının, kaplumbağanın, yılanın, böceğin üstüne. Bir geyik vurulup düşer… Helikopter sesi alçalıp tamamen yok olduğunda Jîn mağaradan dışarı çıkar. Yerde yatan bir askerin postallarını görür. Gidip sakladığı yerden tüfeğini çıkarır. Asker yaralıdır, bu sırada Jîn birkaç gerillanın aşağıda olduğunu fark eder ve sürükleyerek askeri bir mağaraya taşır. Mağaranın girişini ağaç dallarıyla kapatıp askeri gizler. Sonra yüksek bir ağaca tırmanıp gerillaların gitmesini bekler. Tıpkı eşeğe yaptığı gibi, askerin de yarasını temizleyip sarar. İncecik narin bedenine inat, nasıl var gücüyle taş topladıysa tarladan aynı güçle askeri sürükleyip dağın yukarılarına taşır.

Bir gece geçer, gün ağardığında Jîn gerilla kıyafetlerini giymiş hayatını kurtardığı askerin biraz ilerisinde uyumaktadır. Peki, bütün canlılara aynı şefkatle yaklaşan Jîn nasıl olup da savaşmak üzere dağa çıkmıştır? Bu sorunun yanıtını askerle arasında geçen konuşmada bulabiliriz. Asker mataraya uzanmaya çalışırken Jîn uyanır, matarayı alıp su içer. Matarayı yanına koyup bir süre oturur. O an artık savaşa dönmeye karar verdiği ve adamı düşman olarak gördüğü düşünülebilir. Sonra kalkıp askere su verir. Belki bu kısa anda (ıslık çalıp çalmamaya benzer şekilde) yine savaşmakla savaşmamak arasında bir seçim yapmış olabilir. Askerin konuşma çabasına başta karşılık vermeyen Jîn, onun babasını hiç görmediğini söylemesi üzerine öfkeyle kendisinin de babasını hiç görmediğini, o daha 2 yaşındayken silahı bile olmayan babasını alıp götürdüklerini haykırır. Belli ki babası da götürülüp kaybedilenlerdendir ve Jîn bu öfkeyle büyümüştür. “Toprağı bol olsun” diyen askere “ne toprağı be, mezarı bile yok!” diye bağırır.

Mağarada bir gece daha geçiren asker sabah Jîn’in tarif ettiği yöne doğru yola çıkar. Gitmeden önce cep telefonundan annesini aramak ister, Jîn kartı takıp askere verir, kısa konuşmasını yoksa dalgadan yerinin bulunacağını söyler. Asker konuştuktan sonra telefonu elinden alır ve kendi annesini arar. Genç adam uzaklaşırken bir yerlerde, mesela bir çay bahçesinde karşılaşmayı diler, Jîn’in adını öğrenmek ister. Başta sessiz kalan Jîn adamın ardından yüksek ses “adım Jîn!” der. İzleyicide yarattığı beklentiyi çok kısa bir süre içinde karşılayan ve oldukça klişe bulunabilecek bu diyalog, bana kalırsa Jîn’in bir çay bahçesinde asla oturamayacağını, hiçbir zaman sıradan bir hayat yaşayamayacağını ima etmesi bakımından çarpıcıdır (ki filmi sinemada izlerken bu diyalog sırasında tam da bunu düşünmüş ve derin bir sızı hissetmiştim).

Müzik yükselir, Jîn yine gider, kamera yine peşine takılır… Filmin final sahnesinde Jîn ormanın içlerinde kendini doğanın kucağına bırakmıştır. Başındaki örtüyü çıkarıp suya yönelir. Sakin ve huzurlu görüntü fazla sürmez, gökyüzünden mermiler, bombalar yağmaya başlar, her zaman olduğu gibi çevik ve hızlı hareketlerle bir ağaca tırmanır. Görüntüde mermiler ağaçları yaralarken Jîn’in çığlığı duyulur, sonra ağaçtan düşen bedenini görürüz. Birkaç saniye bütün sesler kesilir, sonra yavaş yavaş müziği duymaya başlarız. Kuşbakışı çekimle Jîn’in yerde yatan bedenine bakarız. Sonra yukarı doğru çevrinme ile perdeyi ağaçlar doldurur. Jîn’in vurulduğu ağaçtan dumanlar çıkmaktadır. Kamera tekrar ağır ağır aşağıya doğru kayar, Jîn’in gözleri açıktır ve kameraya doğru bakmaktadır. Başında film boyunca karşılaştığı hayvanlar, bir sonraki çekimde yakından göreceğimiz bence filmin en çarpıcı ayrıntısı: Jîn’in gerilla kıyafetinin altına giydiği bilekleri dantelli siyah tayt, ayağından çıkmış ayakkabı ve bacağından akan kan… Gerilla üniformasının altındaki siyah taytı ben Jîn’in hiç deneyimlemediği bir kadınlığa duyduğu merakın sembolü olarak okuyorum: cinsel arzuyu ve aşkı içeren bir kadınlık. Sonra yakın plan Jîn’in yüzü, kameraya doğru, bir bakıma izleyicinin gözünün içine bakıyor, Jîn’in son anları, siyah ekran, yükselen bomba ve mermi sesleri… Jîn’in öldüğünü görmüyoruz ama biliyoruz…

Daha önce de söylediğim gibi filmde genel olarak bir doğa kültür ikiliği kuruyor yönetmen. Fakat bu filmdeki bence kadını doğayla, erkeği kültürle özdeşleştiren özcü bir klişe değil. Filmin doğada geçen kısımları bir tür “kırmızı eşarplı kadın” masalı. Görüntüler hem masalsı hem şiirsel. Jîn’in hayvanlarla kurduğu ilişki de tam bir masal atmosferi yaratıyor. Ancak kültürün alanına girince Jîn, masalsılık kayboluyor, sert bir gerçeklik çarpıyor yüzümüze: eril şiddet. Kültür, erkeğe ait ve onunla özdeş olduğu için değil, eşitsiz ve erkek-egemen olduğu için, Jîn’i sürekli tehdit ediyor. Eğer izleyici filmin davetini kabul edip Jîn’in gözünden bakarsa olaylara, onunla beraber sürekli kendini tehdit altında hissediyor. Jîn doğanın kollarındayken ise, kültürün çeşitli yollarla sürekli yeniden ürettiği bir toplumsal inşa haliyle kadınlıktan uzak olduğu için biyolojik olarak kadın olması da önemsizleşiyor, yalnızca insan olarak, diğer canlılarla eşit biçimde var olabiliyor. Oysa patriarkal toplum içinde genç, güzel, yalnız ve savunmasız bir kadına, dolayısıyla erkeklerin güç kullanarak zapt etmek istediği bir arzu nesnesine dönüşüyor.

Peki, Jîn umutlu mu? Filmin çekildiği dönemde barışa ilişkin somut bir gelişme olmadığından çok umutlu diyemeyiz. “Bir gerilla savaşmaktan vazgeçerse nereye gider?” diye soruyor yönetmen (ki bu hâlâ çok geçerli ve anlamlı bir soru), filmde bir gerilla ama ondan daha önce bir kadın olarak Jîn’in gidecek bir yeri olmadığı söylüyor. Filmin gösterdiği çıkışsızlığın kuşkusuz politik bir temeli var. Film değilse de ben umutluyum… Bir çıkışsızlık ve bu yüzden de bir tür tutsaklık hikâyesi yerine o çok sevdiğim slogandaki gibi Jîn, Jiyan, Azadî! (Türkçesi yaşam, kadın, özgürlük ama slogan Türkçe atılırken sıralama kadın, yaşam, özgürlük! biçiminde değişiyor) hikâyesi yazılacak bu topraklarda… Kadınlar birlikte barışı da yaşamı da yeniden kuracak…

Share Button