Kadınların Kavgası: Kadınlar ve Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi Sergisi Üzerine

dyb-07-03-16-cezaevi-kadınlar (3)

Sultan Şafak*
“… Önümde dikilmiş, ilk sorusu, “Adın ne?” oluyor. Ben de “Sakine,” dedim. “Türk müsün?” dedi, “Hayır, Kürdüm” diye cevap verdim. Şiddetli bir tokat indirdi. Yolculuğun verdiği yorgunluk, o an yaşananlar ve tokat, bir anda gözlerimin önü kararır gibi oldu. “N’oluyor, ne yapıyorsunuz?” dememe rağmen o, Elif’e yöneldi, “Adın ne?” Aynı soru. “Elif”, “Türk müsün?” sorusuna, “Evet Türküm,” cevabını verince, işkenceci aşağılık şekilde güldü ve “Aferin,” dedi…” [1]


Kadınların, suç, ceza, hapishane, hafıza ve hakikat kavramlarının konusu oluşu tarihin ilk hikâyelerindendir. Bu hikâyelerin yeniden hatırlanması ve hafızaya çıkartılması ise en az bir yüzyıl muazzam mücadelelerin konusu oldu. Kadınlar bu mücadelelerini sürdürdükçe kazandılar , kazandıkça insanlık da kazandı ve kazanacak…

Yunan mitolojisinde tanrı Kronos, çocuklarının iktidarı elinden alacakları korkusuyla onları yer. Tanrılar ölümsüz oldukları için, tanrı Kronos’un karnında yaşamaya devam ederler ama artık hapsolmuşlardır. Bir tek tanrıça Rhea’nın gizleyerek İda dağına sakladığı Zeus, babası tarafından yenilmekten kurtulur ve sonunda babasını yenerek, kardeşlerini tutsak oldukları o karından kurtarır. Böylelikle Olympos tanrılarının hikâyeleri de bir hapis hikâyesiyle başlamış olur.

davetiye 12x17

Yunan mitolojisinde olduğu gibi, Mezopotamya’nın ilk mitolojik anlatımlarında, ilk yazılı kaynaklar ve de kutsal kitaplarda da hapis, hafıza ve hatırlama farklı boyutlarda da olsa daha en başta işlenir. Hapis, kişiyi/kişileri toplum dışında tutmayı amaçlarken, toplumun ve toplumsal hafızanın da yeniden inşasının başlangıç noktası olur. Bu başlangıcın nereye evrileceği, suç kavramına yüklenen anlama bağlı olarak zamanla değişiklik gösterebilir. Kadınlar, Lilit’in Kızıl Deniz kıyılarına sürgün edildiği mitolojik çağdan, kızıl saçlarından dolayı cadılıkla suçlanarak cezalandırıldıkları orta çağa, seçme ve seçilme hakkı için mücadele ettikleri geçen yüzyılın başındaki Sufrajet hareketlerine değin, suçun, cezanın ve hapishanenin konusudurlar.

Hapishanenin köklerini hiç zorlanmadan insanlığın ilk hikâyelerine kadar götürsek de hiç şüphesiz bugünkü kullanımıyla hapishane politik, idari, mekânsal ve pratik bir sistemi ifade ediyor. Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu kitabında, hapishane sisteminin oluşumu ve ne zaman tamamlandığı sorusuna, Mettray hapishanesinin açılış günü olan 22 Ocak 1840 tarihini verir ve bunun sebebini gerekçeleriyle birlikte anlatır: “Çünkü burası en yoğun haldeki disiplinsel biçim, davranış biçimlerine yönelik bütün bastırma teknolojilerinin yoğunlaştıkları modeldir”. [2]

12 Eylül askeri darbe sisteminin ne zaman tamamlandığı sorusuna da buradan hareketle ve de görünen birinci aktör Kenan Evren’in “Diyarbakır Cezaevi’ni 12 Eylül’e yetiştirdik” [3] ifadesine dayanarak, Diyarbakır Cezaevi henüz tamamlanmadan tutukluların buraya nakledildiği 1980 yılının Ağustos ayını [4] ya da Esat Oktay’ın iç güvenlik amiri olarak göreve başlatıldığı 1981 yılının Şubat ayını [5] cevap olarak verebiliriz. Bu tarihlerden sonra yaşatılanların tümü, kurgulu bir cezaevi sisteminin pratikleri görünümündedir; diğer bir deyişle, hiçbiri tesadüfî değildir. Diğer yandan ise, kurulu her sistem pratikte dönüşür ve hatta değişebilir de!

dyb-07-03-16-cezaevi-kadınlar (5)Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, tutukluların cezaevine götürülmeye başlandığı Ağustos 1980’den cezaevinin Adalet Bakanlığı’na devredildiği 19 Temmuz 1987 tarihine kadar yaşattıklarıyla, 12 Eylül sisteminin nasıl bir toplum ve insan yaratma gayesinde olduğunun göstergesidir.

Genelkurmay Başkanlığı’nın 2 Nisan 1984 tarihli bir açıklamasına dayanılarak 1980-1984 yılları arasında 53 kişinin yaşamını yitirdiği ifade ediliyor. Fakat yaşamını yitirenlerin isimleri verilmediği için bu açıklama güvenilir görülmüyor. Cezaevinde kimliği ve nasıl yaşamını yitirdiği bilinen 35 kişinin dışındaki 18 kişinin bilgileri ilgili yasaya dayanılarak sorulduğu halde, henüz kamuoyuna açıklanan bir bilgi yok! Aynı şekilde 18 Mayıs 2007 tarihli Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği Araştırma ve Adalet Komisyonu’nu oluşturan 29 kişinin imzasıyla verilen dilekçede, ölümlerden sorumluluğu bulunan kolluk görevlilerinin ismi ve yürütülen hukuki sürece ilişkin bilgi istenmiş, fakat gerçekçi bir yanıt alınamamıştır.

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin, dünyanın en kötü 10 cezaevi [6] içinde yer aldığı uluslararası insan hakları örgütlerince 1982 yılında ifade edildiği artık herkesçe biliniyor.

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi Müze Koordinasyon Merkezi’nin yaptığı genel taramalar sonucunda Diyarbakır Cezaevi’nde yaşamını yitiren 82 kişinin ismine ulaşıldı. Bu konu, bizim için esas çalışma alanımızı oluşturması bakımından önem taşıyor. Yüzlerce kişinin sakat kaldığı, binlercesinin her anı işkence olan cezaevi koşulları dolayısıyla süreğen hastalıklara yakalandığı ve birçok hastalığın izini bedeninde taşıdığı, onlarca kişinin yaşadıkları travma ve dışarıdaki koşulların da yeni bir işkence alanı oluşundan kaynaklı yaşamına son verdiği ifade ediliyor.

dyb-07-03-16-cezaevi-kadınlar (6)Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde yaşanılanlar birçok raporun, sanat eserinin, kitabın konusu olmuştur. Bunlar arasında kadınların yaşadıklarına ya çok az yer verilmiş ya da yaşanılanlar yoğunlukla “mağdur” söylemiyle dillendirilmiştir. Şüphesiz Diyarbakır’da kadın tutsak ve ziyaretçilere yaşatılanlar, insanlık adına onur kırıcı ve utanç vericidir. Fakat kadınların direnişleri, iradeleri zulümden daha güçlü olmasaydı biz bugün Diyarbakır Cezaevi’ni konuşuyor olur muyduk?

Kadınlar, Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin ilk günden itibaren birçok boyutuyla tanığıdır. Meselâ, görüşçülerin çoğu kadındır; kadınlar bazen şehir dışından bazen de şehrin köylerinden, dört bir yandan o zamanlar kent dışındaki bu cezaevine akın ederlerdi. Kadınlar, bir yandan içerde insanlık onuru adına, düşünceleri, idealleri için direnirken bir yandan da arkadaş, anne, eş, kardeş, evlat, cezaevinin yanındaki evinden bütün çığlıkların tanığı komşu veya bir avukat olarak Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin hikâyesine ortaktır.

Müze Koordinasyonu ve Sergiye Dair…

2015 yılında kurulan Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi Müze Koordinasyon Merkezi, 61 kurum ve birçok kişisel katılımdan oluşuyor. Diyarbakır Cezaevi’nin evrensel örneklerde olduğu gibi bir insan hakları ve vicdan müzesine dönüştürülmesi için çalışıyor. Çalışmaların merkezini bilgi ve belge toplamak oluşturduğu gibi, aynı zamanda kamuoyunun dikkatini çekmek için bir dizi etkinlik, sergi vb. düzenliyor.

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi Müze Koordinasyonu Sanat Komisyonu, II. Sanat Buluşması’nın konusunun kadınlara ayrılmasına karar verdi. 12 Eylül 2015’te gerçekleştirilen I. Sanat Buluşması resim odaklı yapılmış; buluşmaya, heykel ve taş oymacılığıyla ilgilenen sanatçılar katılmıştı. Bu nedenle, II. Sanat Buluşması’nın fotoğraf temalı olmasını kararlaştırdık. Çalışmanın ilk taslağı Diyarbakır Fotoğraf Amatörleri Derneği (DİFAK) ile beraber hazırlandı, dernek yönetiminden alınan cesaretle 14 ayrı merkezde yaşayan 31 kadınla görüşmek için de bir o kadar sanatçıya çağrıda bulunuldu.

Koordinasyon, sergiyi uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi’nde kalan ve efsanevi bir direniş gösteren Sakine Cansız şahsında cezaevinde direnen kadınlara adadı.

Sergi açılışının 9 Ocak 2016’da yapılması planlandı. Ekim 2015’te çalışmalar başlasa da, Diyarbakır ve bölgede başlatılan sokağa çıkma yasakları ve ablukalar dolayısıyla planlandığı gibi 9 Ocak 2016 tarihine yetiştirilemeyeceği görülen serginin açılışı 8 Mart 2016 tarihine ertelendi.

Başlangıçta 31 kadınla, 28 sanatçının görüşmesi planlandı. Fakat kadınların 14 ayrı il ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşıyor olmaları, sağlık ve kişisel gerekçeler ve politik sürecin etkisiyle, 22 kadınla 22 sanatçı yüz yüze olmak üzere toplam 28 sanatçı çalışma yürüttü.

Bizim bu çalışmada amacımız, kadın hikâyelerinin bir başka sıfat üzerinden değil de, kendi sesiyle/hikâyesiyle dillendirilmesi ve sanatçıların bu alana ilişkin çalışmalarının teşvik edilmesiydi. Belki bunlardan daha da önemlisi, sanatın naif olduğu kadar net ve zamanı aşan o mistik gücüne olan ihtiyacımız da bizi bu çalışmaya yöneltmiş olabilir. Fotoğrafın en geniş kabul gören tanımlarından biri de “ışıkla yazı yazmak”tır, bu çalışmada da kadınların hikâyeleri çoğu kadınlardan oluşan sanatçılarca ışıkla yazıldı. 22 kadının hikâyesinin 14 kadın tarafından dinlenip yansıtılması da itiraf edeyim bir kadın olarak benim için oldukça büyük bir merak konusuydu; sanatçılarımızdan Sermet Güler’in itirazını duyar gibi olsam da bunu belirtmek zorundayım!

Bu çalışma, psikolog Rahime Hacıoğlu ve Şehmus Boğa’nın Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) travma çalışmaları kapsamında bize özel olarak hazırladıkları “Yaklaşım” belgesinin paylaşımı ve Diyarbakır’da bir araya gelebilen sanatçılar için hazırladıkları seminerle başladı. Görüşülecek kadınları koordinasyon merkezi, özellikle 78’ler Derneği’nin önerilerini dikkate alarak belirledi. Kadınların, Diyarbakır Cezaevi’nin ulaşabildiğimiz kadar farklı yönlerini, ulaşabildiğimiz kadarıyla farklı yerlerden, yaşlardan, yaşamlardan anlatmalarını istedik. İstanbul, Ankara, Antalya, Urfa, Mardin, Mersin, Diyarbakır, Van ve farklı ilçelerde oturan kadınlara sanatçılar bir bir ulaştı. Bu sürecin kendisi çok heyecan verici ve zordu.

Çalışmada kanaatimce eksik kalan yön, diğer pek çok çalışmada da olduğu gibi, kamu görevlilerinin “ulaşılamazlığı” gerçeğidir. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılanlara neden olan sistemden ne kadar uzaklaştığımız ve insan hakları bağlamında demokrasiye ne kadar yaklaştığımızın göstergesi zannederim ki kamu görevlilerinin “Diyarbakır Gerçeği”ni bize anlatmalarıyla başlayıp ilerleyecek. O yaşanılanları bize anlatacak bir kadın kolluk görevlisini ya da bir adliye çalışanını biz henüz bulamadık!

Bu çalışmaya katılan sanatçıların tümü gönüllülük esasıyla ve müthiş bir özveriyle çalıştılar. Sanatçılarımızın tümünün bu duyarlılığı ve geri bildirimi bize gelecek adına cesaret veriyor. Tüm sanatçılara bir kez daha tek tek teşekkürlerimizi iletmeyi bir borç biliyoruz. Çalışmanın küratörlüğünü üstlenen ve kendisi de bir Diyarbakır Cezaevi tanığının oğlu olan Barış Seyitvan tüm ayrıntılarla bir bir ilgilendi, bu çalışma onun heyecanı olmasaydı bu kadar kolay olmazdı…

Yaşamın tüm alanlarıyla, insanın doğasıyla bir savaşa girişen 12 Eylül rejimi ve hapishane sistemi, bütün kahramanlarıyla birlikte, kadınların iradesiyle de yenilmiştir.

Kadınlar ve Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi Sergisi, Temmuz 2016 tarihine kadar merkezimizde gezilebilir. Sanat da evrensel zamanı aşan gücüyle yaşamın erdemini, binbir renk ve çizgiyle bize anlatmaya devam ediyor ve edecek.

Ve şüphesiz, daha sürüyor bu kavga ve sürecek…

Çalışmada Yer Alan Kadınlar: Adile Tan (Bedii Tan’ın kızı), Arife Doğan (Mazlum Doğan’ın ablası), Ayşe Çiçek (Ali Çiçek’in ablası), Ayşe Çim (Gözaltı), Bezar Yıldırım (Tutuklu), Emine Eyüboğlu (Tutuklu), Fatma Tunç (Cezaevi komşusu), Feride Laçin (Avukat), Filiz Fırtına (Tutuklu-Avukat), Halide Dündar (Tutuklu), İpek Gür (Orhan Keskin’in ablası), Latife Barık (Mahmut Barık’ın annesi), Muhbet Sak (Seyfettin Sak’ın kızı), Münevver Ülkü Akgün (Tutuklu), Rabia Kurtay (Ferhat Kutay’ın kardeşi), Rahime Kesici Karataş (Tutuklu), Remziye Rüzgar Zengin (Tutuklu), Sakine Arat (Cemal Arat’ın annesi), Serdil Büyükkaya (Necmettin Büyükkaya’nın kızı), Sultan Yavuz (Mehmet Emin Yavuz’un annesi), Ümmühan Üçlü (Tutuklu) ve Sakine Cansız’la ilgili çalışmalar sergide yer aldı.

Çalışmaya Katılan Sanatçılar: Barış Seyitvan’ın küratörlüğünde hazırlanan sergiye Adnan Bilen, Arzu Alpay, Aylin Kızıl, Bircan Değirmenci, Fatma Çelik, Gülşin Ketenci, Hatice Kamer, Kibar Suvari Bozkuş, Merve Bozcu, Mukadder Akkaya, Nigar Kocaman, Özge Çelikaslan, Paşa İmrek, Sedef Özge, Selmet Güler, Serpil Polat, Sibel Tekin, Simru Hazal Civan, Şeyhmus Çakırtaş, Tahsin Baravi, Veysi Altay, Yılmaz Hatman ve Zeynel Doğan katıldı.

Gönüllüler: A. Selam Öncü, Muhsin Söyler ve A. Kadir Avcı çevirilere, Özkan Küçük montaja, Neşem Kayacı, Veysi Altay, Helin Bozarslan, 78’ler Derneği, DİFAK, We photos, Nar photos, Ro-Graf Fotoğraf Evi ve tüm ailelerimiz organizasyona katkı sağladılar.

*Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi Müze Koordinasyon Merkezi Sekreteryası adına

NOTLAR

[1] Sakine Cansız (Sara), Hep Kavgaydı Yaşamım, Cilt II., Aram, s. 140.
[2] Devamı için bkz.: Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge, s. 375.
[3] Çağan Demirel, 5 No’lu Cezaevi.
[4] Muzaffer Ayata, Diyarbakır Zindanları, Cilt I., Aram, s. 75.
[5] A.g.e., s. 99; Kemal Aktaş, Eylül Kasırgası, Aram, s 180.
[6] The Times Hines, Nico (28 Nisan 2008): “The ten most notorious jails in the world”.

Share Button