Sandık
Evvel Zaman İçinde
Nihan Bozok
Her daim bilir ve dillendiririz “Şu dünyada kadın olmak zor zanaattır,” diye. Evet, çok çileli ve de çetrefilli bir iştir kadın olmak. Sadece gerçeklerin dünyasında değil, masallarda kurulan dünyalarda bile zahmetler; eziyetler bırakmaz kadınların peşini. Hani masalların sonunda gökten üç elma düşer; biri anlatanın başına, biri dinleyenin başına, biri de masal kahramanının başına… İşte o elmanın hikmetinden midir nedir, elmayla ezelden beridir dertli başımıza masallarda da gelmeyen kalmaz.
Genç ve güzelleri yakışıklı prensin mükâfatı, yaşlı ve çirkinleri bohçalarında nice kötülük iksiri saklayan birer cadı… Masalların hayal kadınları… Sabır taşını çatlatacak kadar çok dertleriyle, beyhude bekler dururlar bir güzel günü. Su damlası güzellikleriyle gider keloğlan keleş oğlana yâr olurlar. Kaf dağının ardında yakışıklı prensi beklerken unutulurlar. Bir pencere önünde oturmuş işlerken nakışlarını, iğne batıverir ellerine de sararıp solarlar. Taş kalpli üvey analar, çocuklara her daim eziyet etmeyi kurarlar. Ucube cadalozlar, harlı ateşlerin üstüne kaynar kazanlar koyup yaramaz çocukları içlerine atarlar. Hiçbir şey olamayanlar, kralın, büyükleri merhametsiz, en küçüğü yufka yürekli üç kızından biri olurlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de gidip musibet kurbağayı öperler. Neymiş? Hazret yakışıklı prens olacakmış. Aman ne dert, olsan ne yazar olmasan ne yazar… Onca hayalden, hülyadan düşe düşe bunlar mı düşer kadınların payına?
Hep şu elma belasından demekle açıklanacak türden işler değil bunlar. Bu işlerin arkasında hayaller değil gerçekler var. Hayalleri kurduran gerçekler var. Bu minvalde eğer masal imgelerin dayanağı acımasız gerçeklerin dünyasıdır diyorsak, masallarda kadınların yeri mevcut toplumsal cinsiyet rollerinden yola çıkılarak kurgulanmış da diyebiliriz. Ama ekseriyetle masalları kadınlar anlatır durur. Hal böyleyken niye yapsınlar kendilerine bunca haksızlığı, reva görsünler bunca sıkıntıyı? Hem de masal dünyalarda dilediklerince atıp tutmak varken! Üç sebep geliyor aklıma: Ya içlerine ata ata çatlatmışlardır tüm sabır taşlarını bir eski zamanda. Bu yüzden ahvallerini anlatır dururlar masallar boyu ve dahi masallara dökerler gerçeklerini. Ya da küçük kızlara erken verirler dibi delik dünyanın sırlarını; büyürken ürkmesinler, yabancılamasınlar, dayansınlar ona diye. Kim bilir belki de kadınlar dalga geçmektedirler kendi halleriyle. İnanmazdan gelmektedirler. Olsa olsa masal olur bu yaşadıklarımız demeye getirmektedirler.
Kıssadan hissesi başka iki masal
Ama her şeye rağmen dünyanın eşitsizliklerine türlü oyunlarla karşı çıkan, onun acılarını içine katmayan, düzenini tersine işleten masallar da var elbette. Başka türlü hayal kadınları da mümkün ve bilinir kılmak için işte böyle iki masalı anlatmak istiyorum şimdi. Dünyanın kaderini kadınların ele geçirdiği iki Kızılderili masalını. İlki dünyayı yaratan genç bir gökyüzü kadınına[1], ikincisi ise dünyanın sonuna karar verecek olan yaşlı bir mağara kadınına ilişkin. Dünyayı yaratan gökyüzü kadının masalı Amerikan yerlileri Iroquoislar arasında anlatılır. Iroquoislar, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’yı kuran sonradan görmelere asla boyun eğmemiş bir halktır[2]. Yıllar boyu geniş aileleriyle, sayıları yüz yirmiye varan aile üyeleriyle uzun, büyük evlerde yaşamış, çocuklarını bu evlerde ortaklaşa büyütmüş bu halk uzun evin insanları olarak da bilinirdi. Dünya ve insanın arasındaki o özel ilişkinin müzik ve dansla korunacağına ve her insanın kendi özel hediyesiyle ve diğerleriyle eşit olarak doğduğuna inanırlardı. Kadınların dünya ananın ritimlerine karşı daha duyarlı olduğunu düşündükleri için klanların sosyal ve politik işlerini kadınlara devretmişlerdi. Klan liderleri erkekti ama kadınlar tarafından seçilirdi ve işini iyi yapamayan klan lideri yine kadınlar tarafından değiştirilirdi [3].
Iroquoislar, içinde yaşadıkları bu güzel dünyanın ve tüm iyiliklerle kötülüklerin bir kadın tarafından yaratıldığına inanırlardı. Onların yaratılış masalında anlattıklarına göre, gökyüzünde mutlu ruhlar ülkesinde büyük ruh yaşardı. Günlerden bir gün, büyük ruh, mutlu ruhlar ülkesinin orta yerindeki kocaman elma ağacını yerinden söktü ve kızını o ağaçtan geriye kalan boşluktan yeryüzüne gönderdi. O zaman yeryüzü sularla kaplıydı. Gökten kendilerine doğru ışıklar içinde gelen kadını gören karanlık yeryüzü dünyasının su hayvanları, bu kadına üzerine basabileceği bir toprak bulmaya çalıştılar. En sonunda bataklık kunduzu daldığı sulardan bir parça toprağı su yüzüne çıkardı ve toprağı büyük bir kaplumbağanın sırtına koydu. Beyaz kuğular da gökyüzü kadınını sırtlarına alarak onu bu toprağa ulaştırdılar. Toprağa ulaşan kadın bir süre sonra ikiz çocuklarını doğurdu. İkizlerden önce doğanı iyi ruh, ondan sonra doğanı ise kötü ruhtu. Kötü ruh doğarken annesi öldü. İyi ruh ölen annesinin başını gökyüzünde salladı ve kadının başı güneş oldu. Gövdesinden parçalar ise ay ve yıldızları oluşturdu. İyi ruh kalan parçaları da toprağa gömdü. O gün bugündür toprakta yiyecek bir şeyler bulmamız hep bundandır. Ama ne var ki, anneleri ölünce iyi ruhla kötü ruh kavgaya tutuştular. Dev bir elma ağacının dikenleriyle yürüttükleri bu kavgayı iyi ruh kazandı ve kardeşini sonsuza kadar kalacağı mağaraya kapattı. Kötü ruhun sadık hizmetkârları yine de dünyada dolaşmaya devam ettiler. İşte bu yüzden Iroquoislara göre her insanda bir iyi bir de kötü kalp vardır ve hiçbir insan tamamıyla mükemmel değildir.
Peki ya dünyanın sonu? O da başka bir Kızılderili halkı olan Siouxlara teslim. Siouxlar da Amerikan yerlilerinden kadim bir halk. Meşhur direnişçi Oturan Boğa’nın halkı olarak da bilinirler. Siouxlar doğadan uzak kalan insanın kalbinin sertleşeceğine inanırlardı ve toprağa karşı gerçek bir sevgi beslerlerdi. Toprak onlar için anaç bir güçtü. Bu güce yakın olabilmek için toprağa otururlar, sık sık toprak üstünde çıplak ayakla dolaşırlardı. Toprağa oturanların, yaşamın gizlerini daha iyi gördüğüne ve etraftaki yaşamları daha yakından hissedebildiğine inanırlardı. Dünyayı bir kadın olarak düşünürlerdi ve dünya anaya sahip olduklarına değil ona ait olduklarına inanırlardı. Kadınlar herkes için iyi olanın ne olduğunu bilen kişilerdi ve bu yüzden alınan her türlü karara katılırlardı[4].
Siouxlar, kadınların herkes için iyi olanın ne olduğunu kadınların bildiğine inandıklarından olsa gerek, masallarında dünyanın sonunu da yaşlı bir kadının ellerine bıraktılar. Onların dünyanın sonu masalında anlattıklarına göre, ovayla bozkırın buluştuğu yerde hiç kimsenin bilmediği bir mağara vardır. Bu ıssız mağarayı bugüne kadar bulan gören hiç kimse olmamıştır. İşte bu gizemli mağarada belki bin yıldır, kim bilir belki de daha uzun zamandır yaşlı mı yaşlı bir kadın kocaman bir kara köpekle birlikte yaşayıp gider. Yaşlı kadın bufalo derisinden bir elbise giyer. Elbisesinin üstüne örtmek için de kirpi oklarından bir şal örer gün boyu. Kadın şalını büyük büyük ninelerinden öğrendiği gibi örer. Tıpkı beyaz tacirler bu kaplumbağa ülkesine getirmeden evvel cam boncuklarını, nasıl boyadıysa nineleri kirpi oklarını, o da öyle boyar. Sonra da kirpi oklarından işler şalının desenlerini. Kocaman kara köpek de bir yandan pençelerini yalar, bir yandan da kadını izler durur. Bir de harlı bir ateş yanar bu ıssız mağaranın köşesinde. Ateşin üstünde de tatlı, kızıl renkte bir yaban üzümü çorbası kaynar bir toprak kap içinde. Belki bin yıldır, kim bilir belki de daha uzun zamandır kaynattığı bu çorbayı karıştırmak için arada bir örgüsünü elinden bırakır kadın. Ama öylesine yaşlıdır ki, yerinden doğrulup ateşin başına gidene kadar bir hayli zaman geçer. Geçen zamanı fırsat bilen kocaman kara köpek, kadının o güne kadar ördüğü şalı söker. Issız mağarada günler böylece geçip gider… O ördükçe köpek söker, köpek söktükçe o örer… Ve böylece hiç ilerlemez yaşlı kadının şalı. Siouxlara göre, ne zaman ki bu yaşlı kadın şalındaki desene son kirpi okunu işleyecek ve bitirecek örgüsünü, işte tam o an getirecek dünyanın sonunu.
Masalda getirmişken dünyanın sonunu, artık başka bir son istemez sanırım bu yazı. Ama yine de adettir kıssaların hissesi: Işığı, güneşi, ayı, yıldızları, toprağın bereketini kadınlardan bilmek, kadınların kazanında kaynatmak dünyanın kaderini, kadınlara emanet etmek dünyanın doğuşunu ve de son anını, başka dünyalar var etmek, hayal etmek, anlatmak çocuklara ve de büyüklere… Masal da olsa tüm bunlar ne güzel geliyor insana! Bugünün masalları, yarının gerçekleri… Neden olmasın?
[1] Gökyüzü kadınının masalı, Iroquois Masalları içinde, Yaratılış adıyla yer almaktadır; Iroquois Masalları, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2000, ss. 34-42.
[2] Yaşlı mağara kadının masalı, Dünya Masalları içinde, Dünyanın Sonu adıyla yer almaktadır; Dünya Masalları, Ankara: Dipnot Yayınları, 2010, ss. 265-267.
[3] Ronald Wright, Çalıntı Kıtalar: Amerika’da Fetih ve Direnişin Beş Yüz Yılı, İstanbul: Versus, 2009, s. 171.
[4] Bu bahis, Friedrich Engels tarafından da “İrokua Gensi” başlığı altında ayrıntılı bir biçimde tartışılmıştır. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: Sol Yayınları, 1998, ss. 99- 116.
[5] H. James Birx (ed.), Encyclopedia of Anthropology, London: Sage, 2006, ss. 1328-1331.
[6] T.C. MacLuhan, Yeryüzüne Dokun: Kızılderili Gözüyle Kızılderili Benliği, Ankara: İmge Kitabevi, 1994, s. 12.
[7] http://www.sioux.org/index.php/main/static
Sayı 24
“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler”
demişti Gülten Akın. Durmaya vaktimiz yok, hayat o kadar hızlı, öylesine gümbürtüyle akıyor ki…Bu sayıda, geceye giren ince şeyleri, masalları hatırlamaya, düşünmeye çalıştık.
Edebiyattan Hayata: Yazarak Dönüşmek
Sezer Ateş Ayvaz
PEN Kadın Yazarlar Komitesi olarak; Müge İplikçi, Nazan Haydari, Nalan Barbarosoğlu, Karin Karakaşlı, Özlem N. Yılmaz ve Sezer Ateş Ayvaz, 2007 Eylül’ünde buluştuğumuzda bir dizi etkinlik planlamıştık. Edebiyattan hayata- kadın yazarlarımıza bakmaya, dillerini, yapıtlarını görünür kılmaya ihtiyaç duyuyorduk. Bu yolculuk, toplumsal tarihimizi, kadın yazarların ilham verdikleriyle yeniden kurmaya, belleğimizi diri tutmaya doğruydu. Bir çok cephede mücadeleyi gerektiren bir hayatın içindeydi kadın yazarlar ve her dönemde, hayatlarını zorlaştırıp, yokuşlara süren yazma edimini var etmeye çabalamışlardı. Eril içerik, kadın yazarları, edebiyat kanonu içinde ya görünmez, ya da güçsüz kılmak istemişti. Hem hayatlarına, hem de yapıtlarına dikkat çekmeliydik.
Kim Tutar Seni Bacım?
Kumru Başer
“Anne sana gençken partide bacı derler miydi?”
“Yoo, o sonradan sizin zamanınızda olan bi şey.”
Bir türlü kafamda şekillenemeyen yazım için annemden medet umarak konuya girdim. 1963-1968 arasında Türkiye İşçi Partisi içinde aktif olarak çalışmış, önemli sorumluluklar almıştı.
Haklıydı. Benim de çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım annemli babamlı sol ortamlarda içki sofraları, şiirler okumak, ortalık yerde aşk ilan etmek, dans etmek, şarkı söylemek vardı. Kadınlara ya isimleriyle ya da hanım, hanımefendi diye hitap edilirdi.
Ah, Behra Wanê!..
Helin Alp
Efsanelerin, destanların ve halk hikâyelerinin yurdudur Van ve yöresi. Siyabend ile Xecê’nin Süphan Dağı’nda bir uçurumda hâlâ yankılanan aşkı. Vurulan bir geyiğin ettiği lanet. Kraliçe Semiramis’in Van Gölü’nün dibinde hâlâ durduğuna inanılan meşhur tacı. Ya da zamanında burada yaşayan Ermeni baş keşişin güzelliği dillere destan Tamar adındaki kızıyla adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç adamın yurdu olan Van. Burada anlatılan destanlar, zamanla zihinlerde “silikleştikçe zenginleşerek” günümüze kadar gelmiş, insanlığın büyük ortak hikâyesine katılmış.
Kürtçe deyişiyle, Behra Wanê’ye (Van Denizi), Akdamar Adası’na, Süphan ve Nemrut Dağlarına ve sayılamayacak kadar coğrafi güzelliğe sahip Van ve yöresi, insanı, yerkürenin sarsılan damarlarından dolayı yıkıldı.
Artık giderek daha çok susan Vanlıların gözlerinden en çok okunan cümle bu. Van yıkıldı.
Kızkardeşlik: Kadınlar İçin, Kadınlar Arasında
Selda Tuncer
Kızkardeşlik bir feminist için üzerine yazması en zor kavramlardan biri bugün belki de. Öyle ki, bir yandanfeminist hareketin dayandığı en temel fikirlerden biri olan kadın dayanışmasının kaynağını oluşturduğu içinvazgeçilemeyecek bir kavram hepimiz için; ama diğer yandan bu fikri hayata geçirmenin taşığıdı zorluklar vebugüne dek yaşanılan deneyimlerin bıraktığı olumsuz izlerle ne yapacağımızı, nasıl başedeceğimizi bilemediğimizden bir türlü tam olarak sahip çıkamadığımız, hatta yer yer kaçtığımız bir mesele kızkardeşlik.
Aslında Aynı Değilsek
Nilgün Toker
Şeylerin başlangıçta nasıl olduğu sorusu, mevcut olanın yol açtığı acının hem kaynaklarını anlamak hem de nasıl aşılacağının kılavuzunu bulmak bakımından önemlidir. Modern düşünce, eşitsizliğin doğallaştırıldığı bir yapı içinde, bu doğallaştırmanın bizzat doğaya aykırı olduğunu gösterecek bir şekilde doğayı eşitsizliğin aşılma mücadelesinin referansı yaptığında, inşa edilmiş olan ve kendiliğinden olan arasında, mevcut toplumsal yapı ve türün her türlü yapıdan önce sahip olduğu dolayımsız, kendiliğinden ilişkisi arasında bir ayrım yapmıştı. Bu ayrımın sonucunda da eşitsizlik üreten toplumsal yapıların, bizzat doğaya aykırı olduğu, dolayısıyla da eşitsizliğin doğal olmadığı, o halde doğal olanın geri çağrılması yoluyla eşitsizliğin aşılacağını savlamıştı. İlk büyük örneğini Rousseau’da gördüğümüz bu doğal olanın hatırlanması yoluyla mevcut olanın olması gerektiği gibi olmadığını anlama ve olanı, olması gereken yönünde değiştirme bilincinin ve bu gerçekliği bu bilince göre yeniden tesis etme iradesinin insanı yeniden insan yapacağı düşüncesi, toplumsal yapıyı ve onun içindeki tüm hiyerarşik düzen bağıntılarını doğallaştırarak meşrulaştırma şeklindeki modern tasarıma yönelik belki de ilk modern eleştiriydi.
Sayı 23
Hayat Bu…
Amargi’den
Feminist Tartismalar
- “Şiddet Yasası”na Ne Diyoruz?
- Şiddet Yasasının Düşündürdükleri – İlknur Üstün
- Armudun Sapı Üzümün Çöpü
- Korkma, Zararsızdılar, Sadece Seyrederler – Hatice Meryem
Adaletin Kağıtsız Halleri: Sorular, Sorunlar ve Feminist Siyaset
Begüm Özden Fırat
2010 Haziran’ında feminist haberleşme ağı Feminist e-mail grubuna bir e-mail düştü. E-maili atan kadın, evinde yatılı olarak çalışan Türkmenistan uyruklu bebek bakıcısının Mecidiyeköy’de devriye gezen üç polis tarafından durdurulduğunu, pasaportsuz olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine kadının sınır dışı edilmek üzere Yabancılar Şubesi’ne götürülmeyi kabul etmesine rağmen Şirinevler’de bir eve götürülüp burada tecavüze uğradığını belirtiyordu. Parası ve cep telefonu da gasp edilen kadın kendisine tecavüz eden polisin adını biliyordu ve onu teşhis etmeye hazırdı. Ertesi gün şikayetçi olmak için Mecidiyeköy karakoluna gidildi. Kadın kimseyi teşhis edemediği gibi ifadesini de geri aldı ve kimseden şikayetçi olmadığına dair yeni bir ifade verdi.
Tecelli
Nuran Kalpakçı
Çünkü hepimiz ölüme mahkûmuz – J. Derrida
Hani yargı kararlarında önce olgular ortaya konur ya, ne olmuş, nasıl olmuş, deliller tanıklar ifadeler… Kimi zaman doğru kimi zaman yanlış, çoğu zaman eksikliğinden dolayı yanlıştır hikâye, hakkını hikâyenin tamamıyla savunan için. O siz iseniz tekrarlar da tekrarlarsınız, ister zeytin tarlası karşılıksız kamulaştırılan olun ister apartman yöneticisiyle takışan, ister yakını faili meçhullere karışan, ister tecavüzden yargılanan. “Öyle olmadı, tamı tamına şöyle oldu”. Bir daha, bir daha, bir daha anlatırsınız, her seferinde ilk kez anlatır gibi, bu dünyaya bunu anlatmaya gelmiş gibi, eşinize dostunuza avukatınıza televizyona yargıca uykuya dalmadan kendinize anlatırken nihayet bir aydınlanma olsun, adalet tecelli etsin diye.










