Hatırlamak, Buluşmaktır*

Fethiye Çetin**

Dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden 1915 felâketini, sonrasındaki suskunluğu, hüznü ve yalnızlığı anlatan hikâyesini öğrendiğimde anneannem yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Bir süre sonra, anlattığı olayları ve isimleri not etmek için kağıdı kalemi alıp yanına oturdum. Yaşadığı vahşetin üzerinden yaklaşık altmış yıl geçmişti ama köyünü, evini, olayları, dedeleri, neneleri dahil tüm akrabalarının, kuzenlerinin, hatta köy muhtarının adını çok net hatırlıyordu. Onca suskunluğa, unutturma çabasına rağmen, ailesini ve yaşadıklarını unutmamıştı; geçmişi ince ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Duyduğum andan itibaren taşımakta zorlandığım bu hikâyeyi arkadaş çevremle paylaşmaya başladığımda, dinleyen herkesin aynı tarihsel kesitle ilgili bir şeyler hatırladığını ve hemen herkesin bu konuda anlatacak bir hikâyesinin olduğunu fark ettim. Anneannemin hikâyesi, kendisi gibi Müslümanlaştırılmış çocuk ve kadınların anıları dışında farklı hatırlamalara da yol açıyordu. Örneğin bir arkadaşım, evlerinin duvarında gizlenmiş bir bölümde bir kutu gümüş düğme bulduklarını, dedesinden bu düğmelerin ve o mahalledeki bütün evlerin Ermenilere ait olduğunu öğrendiğini ve daha fazlasını hatırladı. Bir diğeri, ahırdaki piyanoyu ve hikâyesini anlattı. Hangi yaşta yaşanmış olursa olsun, travmatik olaylar, yıllara, baskıya ve hatırlama yasağına direniyorlardı.

“Ebediyen Unutma”

Tarih, geçmişin ağır yükünden unutma yoluyla kurtulmak ya da geçmişin ağır ve acı olaylarından arınmış bir başlangıç çabalarıyla dolu. Peleponez Savaşlarının ardından geçmişteki acı olayları ve kötü durumları hatırlamayı yasaklayan bir yasa çıkarıldığına da tanık oluyoruz, Sezar’ın öldürülmesinden sonra Çiçero’nun Senato’da “Cinayete dair bütün anılar ebedi unutuşa havale edilmelidir” dediğine de …

Türk resmi anlatısına ve tarih yazımına da 1915’e ilişkin olarak ebediyen unutma siyasetinin hakim olduğuna, dönemin anlatıcılarından ve Mustafa Kemal’in biyografisini yazan Şevket Süreyya Aydemir’in şu sözleri, tipik bir örnek teşkil ediyor:

“Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunun ilk veya asıl sorumlusu hangi taraftı? Kimlerdi? Gene sanıyorum ki bu suallerin cevaplarını araştırmamak ve hikâyeyi ebediyen unutmak, daha doğrudur” .

Ancak, ebediyen unutma siyasetlerine, hatırlama yasaklarına, yasalarına rağmen, arzulanan ebedi unutuş bir türlü gerçekleş(e)miyor. İnsan, yaşadığı ve öğrendiği hiçbir şeyi unutmuyor. Uzunca bir suskunluğun ardından unutulanlar hatırlanmaya, bir çağrışımla, bir uyaranla, unutma-hatırlama diyalektiğine bağlı süreç işlemeye başlıyor ve unutuldu sanılanlar hafızanın derinliklerinden çıkıp karşımıza dikiliveriyor.

Ebediyen unutma siyaseti, tarihin mağdurları ve kurbanları açısından ise asla mümkün olmuyor. Mağdurlar, hakikati ve adaleti talep etmeye devam ettikçe, geçici başarılarına karşın unutma siyaseti, orasından burasından çatırdamaya, sıvaları dökülmeye başlıyor, ne kadar tahkim edilirse edilsin, kaçınılmaz son gerçekleşiyor, tabular yıkılıyor.

Çünkü Nietzsche’ye göre insan, unutmayı bir türlü öğrenmiyor. İstediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürüyor .

Öte yandan, bireylere unutma siyasetini dayatan ve hatırlama yasakları koyan devlet, geçmişe dair tüm bilgileri, elinin altında, kasalarda, kamuya kapalı dolaplarda saklayarak, geçmişi, azınlıklara ve “dönme”lere karşı güncel ayrımcı politikalar uygulamak amacıyla kullanıyor. Yani, bir yandan geçmişin unutulması için seferber olurken, öte yandan geçmişi ve farklılıkları unutmuyor ve sürekli hatırlatıyor. Sonuçta, unutma politikası, farklı saiklerle, farklı nedenlerle sürekli hatırlama politikasına dönüşüyor.

Son yıllarda, geçmişe ilişkin tanıklıkların, hikâyelerin birbiri ardına anlatılması, yazılması, paneller, konferanslar yoluyla geçmişin tartışılması nedeniyle devletin “hatırlama” konusundaki yorum tekelini yitirdiği söylenebilir. Ancak neredeyse yüzyıllık inkar, çarpıtma ve düşmanlık politikaları sonucunda oluşan zihniyet ve çeşitli nedenlere bağlı korkular, geçmişin hala soğukkanlı biçimde tartışılmasının ve konuşulmasının önünde engel oluşturmaya devam ediyor. Tartışmaların bir nevi sayılar ve tezler savaşı olarak yürütülmesi, tartışan grupları insani olandan uzaklaştırdığı gibi, toplumda birbirine düşman kutuplar yaratıyor, derin yarılmalara ve özellikle mağdurlar açısından ağır tahribatlara yol açıyor. Diyalog ve empatiyi geliştiren bir hatırlama arayışı, farklı hatırlama politikaları ve yöntemleri üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Bir Hatırlama Önerisi

Telefonda kendini tanıttığında şaşırmıştım. Aynı şehirden ve meslekten olmamıza rağmen, siyasi görüşlerimiz arasındaki uçurum nedeniyle farklı kutuplarda konumlanmıştık ve bu nedenle uzun zamandır görüşmemiştik. Hemen konuya girdi ve “kitabını okudum” dedi. Bir süre sustuktan sonra, “çok etkilendim ama…” diye başladığında, bildik ve kısır tartışmanın canımı sıkacağını düşündüm. Önce, resmi söylemin bilinen birkaç cümlesini arka arkaya sıraladıktan sonra, konuşmamız çocukluğumuzun geçtiği mekânlardaki izlere evrildi. “Poto Saatçi’yi hatırlıyor musun” diye sordu. Elbette hatırlıyordum. Dedesinin Poto Saatçiyi kurtarma hikâyesinden başladı ve bunu başka hikâyeler, isimler takip etti. Telefonu kapatırken, “çok üzücü şeyler yaşanmış, keşke hiç yaşanmasaydı” dedi.

Anneannem kitabından sonra Ankara’da yaşayan Maden’li tanıdıklarımla, çocukluk arkadaşlarımla toplandık. Günün sonunda, o toplantıya kadar birbirimizle paylaşmadığımız ne çok anımız olduğunu fark ettik. Çocukluğumuzun anılarını birleştirdik, dede ve nenelerimizden duyduklarımızı hatırladık. İsimlerin, kalıntıların, anıların bize devletin anlattığından farklı bir tarihi anlattığını konuştuk. Her birimiz başka pek çok konuda farklı düşünüyor, farklı yaşıyorduk ama çocukluğumuzun geçtiği mekânlar zemininde tarihin bu en dikenli konusunu gerginlikten uzak bir biçimde rahatça konuşabiliyorduk. Aralarında kocası MHP teşkilatı kurucusu ve yöneticisi olan okul arkadaşım da vardı ve bu arkadaşım, Anneannem’i okuduktan sonra, kitaptan on tane alıp bütün tanıdıklarına dağıttığını, çocuklarına da okuttuğunu söyledi.

Birden, bu yöntemin toplumu oluşturan bireylerin aktif katılımını, iletişimi ve diyalogu mümkün kılan bir hatırlama politikasına denk düştüğünü fark ederek heyecanlandım. Sonrasında yaşadığım sayısız olay ve buluşma, bu hatırlama biçiminin geçmişin ağır yükünden kurtulabilmek ve geleceği kurabilmek için geçerli bir yöntem olabileceği konusundaki düşüncemi pekiştirdi.

Çocukluğumuzun geçtiği mekânları ve anıları temel alan bir hatırlama eylemi, birbirleriyle çarpışan tarafların savundukları tezleri üstün kılma ve birbirlerini alt etme çabalarının aksine, hatırlama, anlama, dinleme olanakları sunduğu için değerliydi.

Hatırlama Mekânları

Yaşadığımız mekânların isimleri, bu isimlerin kökenleri, nenelerimizin dedelerimizin anlattıkları, komşularımız, yemeklerimiz, aile tarihlerimiz bize farklı ve acı bir tarihle yüzleşmenin olanaklarını sunabilir. Çocukluğumuzun geçtiği mekânlarda, büyüklerin anlattığı hikâyelere ve fısıltılarına kulak vererek başlayabiliriz hatırlamaya. Bu hatırlama yöntemi ile daha başlangıçta kimseyi belli bir aidiyete göre sınıflandırmamak, konumlandırmamak, kişileri aidiyetlerinden dolayı tarihsel bağlamlarına hapsetmemek, acıların ve anıların hiyerarşisini kurmaktan kaçınmak da mümkün, son yıllarda içine itildiğimiz kutuplaşmalara meydan okumak, insani olanda buluşmak da.

Hatırlamanın artık bir ihtiyaca ve zorunluluğa tekabül ettiği günümüzde amaç, hatırlama süreçlerinin kavgaya ve kutuplaşmaya değil, iletişime ve empatiyi güçlendirmeye hizmet etmesi. Hatırlama mekânlarının ve uyaranlarının seçimi, bu açıdan hayli önem taşıyor. Ancak yöntem ne olursa olsun, hatırlamak artık bir zorunluluk.

Bizim artık, dedelerimizden nenelerimizden devraldığımız bu ağır yükü gelecek kuşaklara devretmemek gibi bir toplumsal yükümlülüğümüz var. Zira zaman, yükü yok etmiyor. Aksine, ağırlaştırdığı gibi, yenilerini de doğuruyor. Vicdanlarımızın temizlenmeye, ruhlarımızın iyileşmeye ihtiyacı var.

Hatırlamak, ihtiyaçtır.


 

*The Reader filminden

** Fethiye Çetin, “Anneannem” isimli kitabın yazarıdır. Metis Yayınları, 2004.

Share Button