Zamanı Tarih Haline Getirmek İçin Kız Kardeşliğe İhtiyacımız Var…

Selda Tuncer

Geriye zamanın kalmaması ne demek? Ne güzel ama ne ağır bir soru… Öyle ki düşündükçe insanın altında ezileceği kadar ağır bir soru… Aslında niyetim bu sayıda bunun üzerine bir şey yazmaktı ama zaman geçtikçe, üzerine düşündükçe fark ettim ki yazacağım her şey çok karamsar olacak. Ve açıkçası öyle bir yazı da yazmak istemedim. Sonra bir şey oldu, güzel bir şey oldu ve zamanın nasıl biriktirildiğini, bugüne ve/ya yarına taşındığını gördüm, hatırladım.. ve soruyu tersinden sordum.. Geriye zaman bırakmak ne demek ve nasıl mümkün?

Gelelim bu soruyu sorduran hikayeye… Yaklaşık 8 aydır memleketten uzaktayken ve İskoçya maceramın son günlerine gelmişken Londra’da bir günlük feminist bir buluşma yapılacağını duyunca bu fırsat kaçmaz deyip kalktım gittim. İyi ki öyle demişim, iyi ki gitmişim!.. Doğru yerde ve doğru zamanda olduğunu hissetmek böyle bir şey… London feminist network tarafından üçüncüsü düzenlenen buluşma katılımcı sayısı ve çeşitliliğiyle, ele aldığı konu ve temalar itibariyle ve en çok da taşıdığı öfke ve heyecan ile inanılmaz zengin bir deneyimdi. Ama bu bir günlük buluşma boyunca ısrarla üzerinde durulan bazı kavramlar vardı ki bu yazının çıkış kaynağı oldu. Bunları tartışmaya geçmeden önce en azından bir gün boyunca bulunduğum ortamı, soluduğum havayı anlatmakta fayda var.

Düşünün ki feminist buluşma için haftalar öncesinden 1000 tane bilet satılmış ve bu sayının en az yarısı salonu doldurmuş. Ve düşünün ki farklı yaştan, renkten, ırktan, sınıftan, kültürden feminist kadın ve –az sayıda olmakla birlikte- profeminist erkek açılış oturumunda hep bir ağızdan ‘bir feminist neye benzer” diye şarkı söylüyor. Bir gün boyunca ana salonda arka arkaya paneller sürerken eş zamanlı olarak çeşitli konularda atölye çalışmaları yapılıyor. Bir yandan nefret suçları başlığında göçmen ve/ya Müslüman kadınlara yönelik şiddet eşcinsellere karşı ayrımcılıkla birlikte tartışılırken, öte yanda küresel kadın hareketlerin oturumunda İran, Irak, Kolombiya, Kongo ve Etiyopya’dan kadınlar birlikte dayanışma ve mücadele zemininin yolunu arıyor. Ve daha Kongolu kadın aktivistin ‘feminizm batı icadı değildir’ haykırışıyla başlayan heyecanlı konuşmasının yankıları zihninizde sürerken, düşünün ki yüzlerce kadın kapanış oturumunda öfkelerini birbirine katıyor: ‘Çirkin değiliz, aptal değiliz, öfkeliyiz!’ Böyle bir kalabalığın parçası olmak, böyle bir coşkuyu paylaşmak ise insanı inanılmaz güçlü hissettiriyor, öyle ki tutunacak bir zamanın mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Paylaşılan tüm bu coşkuyu bir yana bırakırsak, tüm buluşma boyunca dikkatimi çeken bazı noktalar var ki hem genel olarak hem de Türkiye’deki feminist hareket açısından üzerine düşünmeye değer. Londra’da düzenlenen bu buluşmanın tüm Britanya’da son 20 yılın en kalabalık feminist buluşması olduğu düşünülürse, bu etkinliği çok uzun süredir ciddi bir durgunluk yaşayan feminist hareketin yeniden canlanma çabası olarak görmek mümkün. Bu anlamda beni en çok heyecanlandıran ve umutlandıran şey eski ve yeni kuşak feminist kadınları bir arada görmek oldu. Hem düzenleyen ekipte hem de katılımcıların arasında çok farklı yaşlardan kadınların olmasının yanında genç kadınların yoğun katılımı her şekilde kendini hissettiriyordu. Eski kuşağın bilgi ve deneyimini gençlerin enerji ve heyecanıyla bir arada görmek ise yeniden canlanan bir hareket için şüphesiz çok umut verici. Bu tür bir birliktelik sadece kuşaklararası aktarımı sağlamak açısından değil ayni zamanda feminist hareketin sürekliliği açısından da çok önemli bir zemin sunuyor. Çünkü ancak böylelikle geçmişle anlamlı bir bağ kurulabilir ve parçası olunacak, tutunacak, güç alacak bir zaman yaratılabilir. Her ne kadar uzun vadede Londra’daki feminist hareket açısından bunun nasıl şekilleneceğini bilemesek de en azından bu çabanın ilk belirtilerini grubun feminizmle ve kadın hareketiyle kurduğu ilişkide görmek mümkün. Uzun süredir Batı’da hakim olan eşitlik yanılsamasına, tüm kazanımların elde edilmesiyle mücadeleye gerek kalmadığı iddialarına inanmadıklarının altını çizerek bugün cinsiyetçiliğin ve muhafazakarlığın hızla tekrar yükseldiği bir dönemde feminizme her zamankinden çok ihtiyaç olduğunu söylemeleri bu konuda hareketin geleceği açısından oldukça olumlu ipuçları veriyor.

Şüphesiz bu kuşaklararası aktarım ve süreklilik çabasına bugün sadece İngiltere özelinde değil tüm dünya genelinde feministler olarak çok ciddi bir biçimde ihtiyacımız var. Son yıllarda Türkiye’de bu konuda belirli bir kıpırdanma olmakla birlikte maalesef yapılan girişimlerin hala yetersiz olduğu da bir gerçek. Farklı yaşlardan kadınlar bir arada politika yaparken pratikte ciddi sorunlar yaşanması, yeni oluşan feminist grupların çok uzun ömürlü olamaması ve/ya kısa zamanda enerjisini kaybetmesi, feminist mücadeleye aktif katılan kadınların bir süre sonra benzer gerekçelerle hareketten kopması ve/ya uzaklaşması ve tüm bunların çok ortak motifler izlemesi feminist hareketin kuşaklararası aktarım ve ilişkilenmesinde önemli kopuşlar olduğunu gösteriyor. Bu anlamda gerek feminist örgütlenme gerekse feminist politika adına geçmiş mücadelelerin deneyiminden hareketle bugünün kendine özgü sorunlarına cevap verecek yeni mekanizmalar geliştirmek için farklı birliktelik, bir aradalık zeminleri yaratmak elzem duruyor.

Bu konuda Londra’daki feminist buluşma deneyiminde bahsi geçen bazı kavramların bizim kendi mücadele süreçlerimiz açısından da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle açılış konuşmasından itibaren çeşitli şekillerde tekrar tekrar altı çizilen (feminist) ‘sorumluluk’ kavramının üzerine düşünmeye değer. Evet, çok bildiğimiz, çok kullandığımız ama çok uzun zamandır üzerine uzun boyluca düşünmediğimiz, daha doğrusu sorunsallaştırmadığımız bir kavram ‘sorumluluk’. Ve bugün, küresel kapitalizmin ve patriyarkanın varlığını en ezici biçimde hissettiğimiz, bireyselliğin yeni bir din gibi pompalandığı bir dönemde sorumluluk kavramını hatırlamak çok daha anlamlı. İşte tam da böyle bir bağlamda “feminist mücadeleye niye gerek var” sorusuna verilebilecek belki de en iyi cevap. İkinci dalga feministlerden olduğunu söyleyen bir kadın konuşmacı, “tek bir kadın bile tecavüze uğruyorsa bunun için sorumlu hissetmeliyiz” diyordu. Evet, sorumluluk hissetmek, bir kadın dayak yiyorsa, bir kadın tacize uğruyorsa, baskı görüyorsa, bir kadın yoksulluk çekiyorsa, haksız yere isten çıkarılıyorsa… Ve tüm bunlar karşısında öfkelenmek ve daha da önemlisi mücadele etmek için sorumlu hissetmek. Burada bahsi geçen şüphesiz altında ezildiğimiz, suçluluk duymamız gereken bir durum değil. Aksine, sevdiklerimiz, dostlarımız, yoldaşlarımız için ama aynı zamanda hiç tanımadığımız, görmediğimiz birçok kadının yaşadığı haksızlık için bir şeyler yapma ihtiyacını duymak burada söz konusu olan. Örneğin Cynthia Cockburn´un moderatörlüğünü yaptığı küresel kadın hareketleri oturumunun açılışında feminist hareketin son 20 yıldır yaşadığı durgunluktan kendi payına düşen kısım için sorumlu hissederek bir nevi utanç duyduğunu söylemesi işte tam da böyle bir şey. Öyle ki, bir bütünün parçası olmak ve yaşananı –iyi ya da kötü- üzerine almak…

Ve bu feminist sorumluluk kavramı çok iyi bildiğimiz başka bir kavram olan kız kardeşliği tekrar ele almamızı kaçınılmaz hale getiriyor. Son yıllarda feminist hareketin farklılıklarla boğuştuğunu ve bunların üzerinden yeni mücadele yolları aradığını göz önünde bulundurursak, kız kardeşlik fikrinin artık çok da rağbet görmediğini söyleyebiliriz. Çok eskilerde kalmış, güzel ama naif bir hayal olarak bile görülebilir birçok genç kadın tarafından. Hatta feminist mücadelenin erken döneminde yapılan hataları, eksikleri çağrıştırdığı için çok da bahsi edilmek istenmeyebilir. Ama tüm bunlara rağmen, Londra feminist buluşmasında birçok konuşmacı, temkinli olmakla birlikte, kız kardeşlik kavramını kullanmakta beis görmediler. Bunun kesinlikle bir tesadüf olmadığını düşünüyorum çünkü bugün küresel düzeyde feminist bir mücadele geliştirmek için farklılıklarımızı koruyarak yeni ortaklaşma zeminlerine ihtiyacımız var. Şüphesiz bugün patriarkaya, cinsiyetçiliğe ve heteroseksizme karşı kadın ve erkeklerin birlikte mücadele etmesinin öneminin her zamankinden daha çok vurgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu bağlamda profeminist erkeklerin varlığı çok büyük önem taşıyor. Fakat aynı zamanda, dünyanın her yerinde giderek artan cinsiyetçi uygulamalar, erkek şiddeti, taciz ve tecavüz olaylarına karşı daha güçlü ses çıkarabilmek için kız kardeşlik kavramının sahip olduğu kadın dayanışması ve ortaklaşma fikrine de bir o kadar ihtiyacımız var.

Ve en başta sorduğumuz soruya dönecek olursak, cidden geriye zaman bırakmak ne demek?

Sanırım benim için bu yazıyı yazarken tekrar hatırladığım, fark ettiğim, inandığım bir şey… Bırakacak zamanın olması demek biriktirecek, bağlanacak, tutunacak, parçası olacak bir zamanın olması da demek değil mi aynı zamanda?

Share Button