Unutmaya, Hatırlamaya, Suskuya ve Söze Dair Bir Kitap: Araf’ta Bir Söz Güzeli

arafta

Handan Çağlayan

“Belki de ruhlarımızı almanın tek yolu hatırlamaktan geçiyordu. Daha derinlerde olanı hatırlamaktan…”

Öykü anlatmanın sağaltıcı bir işleve sahip olduğunu kendi deneyimlerimizden biliriz. Psikanalist, yazar ve şair Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, öykülerin ilaç olduğunu söylerken, bu sağaltıcı işleve vurgu yapar. Güzel Adanır Baz’ın iç içe geçmiş öykülerden ve masallardan oluşan Araf’ta Bir Söz Güzeli kitabı da böylesi bir işleve sahip. Yazan için olduğu kadar okuyanlar için de.
Kitabın adı, kahramanı kadın olan Söz güzeli masalından geliyor. Yazarın çocukluğunda duyduğu masallarla kendisine dokunan kadın hikâyelerini harmanlayarak yarattığı anlatıya dair söyleyecek çok şey var ama dilerseniz önce Güzel Baz’ın kendisine kulak verelim:

“Bir çığlığı duymakla başlar benim masal serüvenim. Ruhunu kaybetmiş bir kadının çığlığını. Aynı şehirde yaşıyorduk. Hepimizin aslında bir şeyleri unutarak var olduğumuz günler, onun için sona ermişti. Çünkü artık unutacağı bir şey kalmamıştı. Bu çalışmada, ruhunu aramaya koyulan bir kadının araladığı kapıdan, ruhunu kaybetmiş kadınlığın ve nihayetinde ruhunu kaybetmiş insanlığın ruh arayışına tanık olacaksınız. (…) okuduklarınız artık sizin hikâyeleriniz, sizin masallarınız olacak… Çağdaş dünyamızın kadınları ve erkekleri olarak, Kaf Dağı sakinleriyle yüzleşirken, bakalım sizler kaç arpa boyu yol alacak, ya da Kaf Dağı’nın sizlere kaç arpa boyu uzaklıkta olduğunu göreceksiniz …” (sf: 5)

 

Bu kışkırtıcı girişten de anlaşılacağı gibi, Araf’ta Bir Söz Güzeli çok katmanlı bir kitap. Bir yandan masallar dünyasına, Kaf dağının ardındaki kadın hikâyelerine açılıyor; diğer yandan yazarın kendisinin, annesinin ve özellikle de ablasının hikâyesine. Masallarla gerçek hikâyeler, barındırdıkları zıtlıklar ve benzeşimlerle birbirinin içinden geçiyor.

Masallarla gerçek hikâyeler arasındaki geçişgenlik ve diyalog noktaları, kurgusal akışlarından ziyade masalların sembolik evreninden devşirilen serbest çağrışımlar yoluyla kurulmuş. Böylece masallar dünyasında iyilerle kötülerin (tek gözlü devi avlamak için yola çıkan iyi kahramanın masalın sonunda tek gözlü deve dönüştüğü masal hariç ) mutlak çizgilerle ayrışması ya da iyilerin en sonunda galip geldiği bir son noktanın bulunması, gerçek hikâyelerin insanın ağzında acı bir tat bırakan karmaşık doğasına halel getirmemiş.

Masallar Kaf Dağı’nın ardı kadar uzak olsa da kitaptaki gerçek hikâyeler okuru acıtacak denli yakın gelecek türden. Çıkış ve geri dönüş gibi temel uğraklarının köy olması, kentli okuru bu rahatsız edici yakınlıktan kurtarmaya yetmiyor. Çünkü ne cinsiyete dayalı hiyerarşiler ne de şiddet, kente gelince/modernleşmeyle sona eriyor. Yazarın ve ablasının kente uzanan hikâyeleri, köy hayatının çıplak şiddetinin yanı sıra kentin sembolik şiddetine de tanık ediyor okuru. Böylece kırılmış iradeler, kaybolmuş benlikler, ataerkil pazarlıklarla dahil olunan ya da sessizlikle onaylanan baba/koca iktidarlarına ek olarak gelinen kentte karşılaşılan devlet iktidarıyla, kapitalizmle, kentin dilini bilmemenin yol açtığı başka kayboluşlar ve ölümcül unutuşlarla yüzleşiyoruz. Öte yandan kitap bu yüzleşmeden ibaret değil. Aksine kitabın bütün alt hikâyelerinin ve masalların içine ustaca yerleştirilmiş olduğu ana hikâyesini, yukarıda bahsedilen kaybedişlere, unutuşlara karşı bir başkaldırı niteliğindeki bir yolculuk oluşturuyor.

Her Kadın Hayatında Bir Kez Olsun Böyle Bir Yolculuğa Çıkmalı

Edebiyatta olduğu kadar kadınların yaşamının önemli uğraklarında da gerçek ya da içsel yolculukların önemli bir rolü vardır. Kitabın ana öyküsünü oluşturan yolculuk da hem gerçek hem de içsel bir yolculuğa işaret ediyor. Yazarın katmanlı anlatı yöntemi burada da kendisini gösteriyor. Başkentte yaşamakta olan üç kız kardeşin, yazarın ve ablalarının Dersim’e ve doğdukları, çocuklarının ve ilk gençliklerinin geçtiği köye doğru çıktıkları yolculuk, gerçek hikâyelerle masalların birbiriyle diyalog halinde akışını olanaklı kılarken bir yandan da içsel bir yolculuğun, geçmişe, unutulana, kaybedilene dönük sorgulama yolculuğunun dere yatağını oluşturuyor:

“Çok değil, birkaç yıl önce başladı her şey… Buruk yolculuğumuzun ilk işaretlerini taşıyan Xane’nin çığlığıyla. Çocukluğumun asi idolü Xane… Dağların ötesinden gelmişlerdi onu gelin almaya. Gözlerine çektikleri kat kat örtülerin altında baba ocağına kondurduğu son öpücük, asi görüntüsünün hafızamda kalan son görüntüsü olmuştu. Bir daha hiç görmedim onu. Bir düğün alayının ortasında, kır bir atın sırtında o tepenin arkasında kaybolduğu gibi gerçeklerden de silinmişti… Ta ki yıllar sonra bir çığlıkla karşıma çıkana kadar… “Kendimi kaybettim!..”(sf.:11)

Kitabın merkezinde yer alan arayış hikâyesi ablanınki olsa da aralarda yazarın kendi küçük kayboluşları, unutuşlarıyla da karşılaşıyoruz. Güzel Baz bir yandan büyük hikâyenin, ataerkinin kadına kaybettirdiklerinin, bir yandan bu büyük hikâyenin merkezine yerleştirdiği ablasının hikâyesinin peşine düşerken diğer yandan da kendi küçük hikâyelerini paylaşıyor. Böylece tek kelime Türkçe bilmeden okula başlamasının onun için nasıl bir kaybetme ve unutuşa yol açtığına ya da kent yaşamına uyum gerekçesiyle köyü unutmaya çalışmanın ruhunda yarattığı boşluklara, yabancılaşmaya tanık oluyoruz.

Xane’nin evlenerek geldiği kentte kendisini kaybolmuş hissetmesine yol açan etkenleri sorgularken yolunun “baba ocağı”na düşmesini ise yadırgamıyoruz. Çünkü kadınların başlarına örtülen kat kat örtülerle birlikte kır ata binmelerinden çok önce başlıyor her şey. Görünen ve sesi duyulan en somut aktör o olsa da, bu yazgı sadece babanın eseri değil üstelik. Yolculuğunun çeşitli uğraklarında babayı güçlendiren ve onun tarafından güçlendirilen pek çok muktedir çıkıyor karşımıza. Ancak bu yazgıyı tamama erdirenler sadece sesi gür çıkan muktedirler değil. Babaların sesi ancak annenin sessizliği eşliğinde tamamına eriyor.

Kitabın bence en etkileyici ve belki de en acıtıcı ve aynı zamanda sağaltıcı yanı da burada ortaya çıkıyor. Xane, kayıp ruhunun/benliğinin peşindeki yolculuğunda, önce babasının sesiyle, ardından annesinin sessizliğiyle hesaplaşırken, bu hesaplaşmanın bir adım ötesinde kendi kendisiyle karşılaşıyor. Onlarla hesaplaşmak için kaldırdığı her taşın altından kendi kendisiyle yüzleşme gerçeğiyle sarsılıyor. Bu noktadan sonraysa babayı, anneyi, kocayı vb. suçlamanın, öfkenin yerini ruhsal bir erginlenme alıyor. Bu mutlu bir son değil elbette. Xane kendini kaybettiği yolun sonuna geliyor ama kendini kaybettiğini fark ettiği yolun daha başındadır. Eski yolun sonunda, yeni ve kesinlikle tekinsiz olan bir yolun başında olmaksa arafta olmaktan farksızdır. Yeni yolun nereye gittiğine dair henüz bir iz yoktur. Geri dönmek ya da ilerlemeye cesaret etmek, Xane’ye kalmıştır.

Hemen belirtmek gerekir ki, kitapta yer alan Söz Güzeli masalı tam da bu noktada anlamını buluyor. Çünkü Söz Güzeli, Kaf Dağı’nın ardında anneden kıza aktarılan sessizlik döngüsünü kırmayı başaran bir kadının masalıdır. Yazgısını arafta olmayı göze alarak yeniden kavuştuğu sesiyle, kendi sözüyle değiştirmeyi başarmıştır.

Gerçek hikâyelerin kahramanı üç kız kardeşe ve Araf’taki Xane’nin kararına gelince, onu yazarın eşsiz anlatımından okumanızı tercih ederim. Gerçekten de kitabın sadece edebi tadı açısından dahi okunmaya değer olan sonuç bölümünün okurun kulağına fısıldayacağı pek çok şey var.

Bitirirken yine yazara kulak verelim :

“Belki de inilecek en doğru kuyu, bizi çocukluğumuza geri götürecek olan bilinçaltımızdı. Ve belki de aşk yolcularına her defasında doğru yolu gösteren çobanlar, aslında çocuklardı kim bilir… Öyle ya, akıl ve duygu sadece çocuklukta birdi (…) Belki de doğru tanım çocukluğa yakın duran kadınlıktı. Ve çocukluğa yakın duran insanlıktı.”(sf: 200)

Share Button