“Her Şey Para”, “Hürriyet – i Şahsiye”ye karşı

Ceyda Karamürsel

Ekmek almaya dahi gücü yetişmediği sorgu raporuna not düşülmüş Zekiye’nin annesi olan Zehra; on dört yaşındaki kızı saraya satılmış, kendisi fahişelikten Trabzon’dan sürülmüş Emine; on iki yaşındaki kızı Müzeyyen’i zaten hizmetçiliğe göndererek geçimini sağlamakta olan dul Penbe için para her şey. Evvelinde kendileri de cariye olup her nevi akrabalık ilişkisinden ve sosyal güvenceden yoksun yaşlanmakta olan Çerkez Sıdıka ile Zenciye Şirin için para her şey.

Evvelki sene. Hocamla oturuyoruz, kahve içiyoruz. Ben İstanbul’dan, Başbakanlık arşivinden Philadelphia’ya yeni dönmüşüm, eli dolu dönmüşüm hem de. Heyecanla Üsküdar’da fakir göçmen kızlarını ailelerinden ‘türlü desais ile’ alıp koparan, sonra da oraya buraya, bilhassa Mısır’a satan Tophaneli üç kadından bahsediyorum kendisine. Kadın kadına bunu nasıl yapar? Hocam ‘kadın kadının pezevengidir’ diyor. İnsan insanın kurdu, kadın kadının pezevengi.

Üç kadından ilki, ‘çete’nin zenciyesi, “Adım Şirin Kadın” diyor sorgu raporunda, ‘sanatım esirciliktir”. İkincisi, Çerkez olanı ise açıklıyor, diğerlerini nasıl sattıysa maksadı Zekiye kızı da aynı şekilde ‘ticaret ile’ satmaktır. Çetenin taşralı ‘dellal’ının derdi ise bambaşka. Dediğine göre Çerkez hanım körleşmekte olan gözlerini doktora baktırmayı vaat etmiş kendisine. O bu sebeple karışmış işe. Gerçi aralarda, orada burada tefecilik etmemiş, büyük paralarla iş yapmamış, verdiği bir borcun faizi karşılığı kira ödemeden bir eve yerleşmemiş değil. Orası ayrı.

Böyle ‘Türk’ kızlarını Çerkez diye satmanın yasal olmadığını onlar da biliyorlar bilmesine ya, Beşiktaş Sarayı en mühim müşterilerinden iken yaptıklarının çok da yanlış bir şey olduğuna inanmak zor geliyor belki de. Olayın vuku bulduğu 1888 yılında, esir alım satımının yasaklanmasının nereden baksanız bir otuz yılı var ise de, polis soruşturmaları esnasında o meşum beslemelik, evlatlık yahut raporda geçen adıyla, ahretlik kurumunun açtığı muğlak alan imdatlarına yetişiyor. “Biz” diyorlar, suçlarını itiraflarından çok evvel, “ahretlik bakıyordu”.

Ahretlik bakanlar, esir kız alıp satanlar; oğullarına zevce arayan hanımefendilere cariye olsun hür olsun gelin çöpü çatanlar; ellerinin altında güzel halayık eksik olmayanlar; Krikor Zohrab’ın ‘az laftan çok şey anlayan’ dellal Hacı Dürük’ü gibi köy köy dolanıp tarife uygun ‘denemelik’ kız bulanlar; sayıları hem az hem çok, kendileri hem zalim hem mazlum, aynı anda hem hanım hem hizmetli olan kadınlar… Kadın kadına bunu nasıl yapar? Daha doğrusu, kendisi ‘orada burada, odalarda, hanımları evde olmadığı zamanlar merdiven başında, kapı arkalarında, bazen mutfak köşelerinde sıkıp sıkıştırılmış’ Hacı Dürük, anadan babadan yetim Dikranuhi’yi olacakları bile bile nasıl Onnik’in kollarına atar? Yahut kendileri de Çerkezistan’dan Sudan’dan daha on üçüne varmadan çalınıp satılmış, ellisine varmadan bir bakıma kenara atılmış bir Sıdıka yahut Şirin, aynı şeyi henüz sekizinde, gözleri ma’iye meyyal, Silistreli Zekiye kıza nasıl yapar? Gerçi ma’iye meyyal deyip geçmemek lazım. Ma’i göz yeri gelir fazladan ‘yüz adet lira Osmani’ eder ya, her şey para mı peki? Her şey para.

BOA Yıldız tasnifinden cariye alındı makbuzu. 1315 yılı. “Yaşmaklı büyük cariye 200 lira. Diğer yaşmaklı büyük cariye 200 lira. Diğer yaşmaklı büyük cariye biraz çirkincesi olan 150 lira. Küçük ma’i gözlü cariye 200 lira. Diğer küçük cariye 100 lira. Diğer küçük cariye 100 lira.”

Ekmek almaya dahi gücü yetişmediği sorgu raporuna not düşülmüş Zekiye’nin annesi olan Zehra; on dört yaşındaki kızı saraya satılmış, kendisi fahişelikten Trabzon’dan sürülmüş Emine; on iki yaşındaki kızı Müzeyyen’i zaten hizmetçiliğe göndererek geçimini sağlamakta olan dul Penbe için para her şey. Evvelinde kendileri de cariye olup her nevi akrabalık ilişkisinden ve sosyal güvenceden yoksun yaşlanmakta olan Çerkez Sıdıka ile Zenciye Şirin için para her şey. Benzer biçimde, Nabizade Nazım’ın Zehra’sında biçareliği esaretinden gelen cariye Sırrıcemal için para her şey. Ahmet Midhat’ın Çingene’sinde kocasının hastalığı üzerine esirciliğe başlamış Düriye Hanım, Zohrab’ın yine bikes olduğu anlaşılan Hacı Dürük’ü için para her şey. Recaizade Mahmut Ekrem’in Vuslat’ında, cariyesi elinden yine hile ile yitmiş olan Naime Hanım’ın kızın bulunduğu ve taşrada bir paşanın nezdinde olduğu haberine (ki oyunda Naime Hanım’ın aşk acısı ile yataklara düşmüş oğlunun hayatta kalabilmesi, cariyenin geri dönmesine bağlıdır) ilk tepkisinin ‘kaça satılmış?’ olması, hali vakti yerinde bir paşa hanımı için de paranın hayli mühim olduğuna (Recaizade Mahmut Ekrem eliyle de olsa) işaret etmiyor mu?

“Ben de hürüm!”

İşte bu yazının asıl kahramanı olan Fatma Leman nam cariye de 1908’de, Meşrutiyet’in ilanının hemen ertesinde “Umum-u millet ve efrad-ı Osmaniye’ye hürriyet verildiğinden ben de hürüm!” diyerek evden kaçtığında, sahibesi Hatice Berriye Hanım’ın iade talebinde haklılığını ispat için değindiği noktalar da yukarıda bahsi geçenlerden farklı değil. Yani bir ölçü gelenek, bir ölçü ‘İstanbul ekabirinin hane ve konaklarını esir ve esirelerle’ doldurmaya devam eden yaygın uygulama, ancak daha çok kendisinin ‘peymal edilmiş’ hukuk-u mülkiyeti, Fatma Leman’ı satın alırken ödediği para, yaptığı masraflar, cariyenin kaçarken yanında götürdüğü ‘tarafı[n]dan yapılan ve bir sandık dolusu bulunan eşyası.’

Fatma Leman cariyenin hayat hikâyesi, bizim için, 1908 yılının mart ayında, Fatih’te Hatice Berriye Hanım’ın kendisini esirci Mehmed Efendi’den satın almasıyla başlar. Yirmi iki yaşındadır, yüz yirmi lira eder. Para her şeydir ya, işte o yüz yirmi liranın içinde de neler yoktur, neler; geçmiş yirmi iki yılı, güzelliği, çirkinliği, yara izleri, hastalıkları, iyi huyları, kötü huyları, uykusunda sayıklamaları, cinselliği, doğurganlığı, aklı yahut ezberi, belinin incesi, saçının kıvrımı… Bir halayık senedinde ifade edildiği gibi ‘peder valide hizmetinden başka kimsenin hizmetinde bulunmamış’ olmaklığı (yahut olmamaklığı) da vardır. Dellalın, esircinin, önceki hanım yahut hanımlarının elinden gördüğü talim ve terbiyenin ne kadarını kabul edip, ne kadarını yadsıdığı, evvelce yaşadığı hanelerde beylerin kendisini gözlerine ne kadar kestirdikleri, hayır diyememeleri, hanım yahut hanımlarının bu durumu kendilerine ne kadar dert ettikleri, itaatkârlığı, isyankârlığı da vardır.

Yeni ile eski arasında

Fatma Leman, Hatice Berriye Hanım’ın hanesinde altı ay kadar kaldıktan sonra eylül ayının yirmi dördüncü günü ‘her şey para’yı karşısına alır, ‘hürriyet-i şahsiye’sinin peşinde firar ederek Adliye Nezareti’ne sığınır. Neden şer’iyye mahkemesine gitmez de, yerine Adliye Nezareti’ne sığınır, bilinmez. Belli ki berikini yeni düzene ve bu düzenin hediyesi, fener alaylarıyla, davulla zurnayla kutlanmakta olan ‘hürriyet’e daha yakın bulmuştur. Yahut kim bilir, evvelki teşebbüs ve tecrübelerinden aldığı derslerden gitmek istememiştir şer’iyye mahkemesine.

Fatma Leman’ın Adliye Nezareti’ni seçmede geçerli sebepleri var ise de, nezaret kendisini bu meselede yetkili görmez ve cariyeyi arzuhali ve özel bir tezkere ile birlikte Zabtiye Nezareti’ne gönderir. Gönderir göndermesine ya, onlar da kızcağızı ne yapacakların bilemeyerek sahibesine haber verirler. Bu konuda bir avukatın yardımını almış olduğu sonradan anlaşılan ve eski düzene güveni tam olan Hatice Berriye Hanım, cariyenin şer’iyye mahkemesine götürülerek hürlüğünün ispat ettirilmesi gerektiği, ispat edilememesi durumunda ise kendisine iade edilmesi gereği konusunda zabtiyeyi iknaya çalışır. Fatma Leman’ın yeni düzen ‘hürriyet-i şahsiye’si ile Hatice Berriye’nin eski düzen ‘her şey para’sı arasında sıkışıp kalmış Zabtiye Nezareti geçici bir felç geçirir, kızı ne ‘Bab-ı Meşihat’e izam’ edebilir, ne de sahibine geri verebilir ve Hatice Berriye’nin ifadesiyle, cariyenin serbest kalmasına vesile olur.

Hatice Berriye Hanım yılmaz. Ona göre bir esirin efendisine aidiyeti ‘kaide-yi şer’iyye’dendir ve ‘cariyeyi elden kaçırmamağa ve rabıtasını bir yed-i resmiyede bulundurmağa medar olur ümidiyle’ Fatma Leman cariye hakkında bir hırsızlık davası açar. Dava dosyası savcılığa gönderilir ancak savcılık da kendinde yetki görmemiş olacak ki dosyayı ‘hıfzi’ işaretiyle işaretler ve takibinden vazgeçer. Hâlbuki Hatice Berriye’ye göre ceza kanununun esasını da kaide-i şer’iyye oluşturmaktadır. Hırsızlık davası da bu şekilde askıya alınınca kendisine cariyesi hususunda müracaat edilecek merci bırakılmadığı, mülkiyet hakkının ayaklar altına alındığı, polis müdüriyeti ve meclisinin ‘usul-i müttehaz-i kadimeye riayet emrinde vazifedar’ görmeyip hakkını zayi ettikleri şikâyetleriyle Meclis-i Mebusan başkanlığına başvurur. ‘Dem-i mes’ud meşrutiyet ve hürriyetten beri’ birçok esirci cariye alıp satmaya devam etmekte, İstanbul’un ileri gelenlerinin konakları bunlar ile dolup taşmakta iken, hürriyet namına polis idaresi bu lakayt tavrı ile sadece kendisini mi hukuktan istifade etmekten mahrum bırakmayı uygun görmüştür? Hatice Berriye, o esnada pek çok esir sahibinin sorduğu soru yahut yaptığı talep ile bitirir arzuhalini; esirlerinin hür olduklarına dair kabul edilmiş bir usul var ise ilan olunması ve herkesçe bilinmesi, aksi halde eski muamelenin yürürlükte olduğuna dair zabtiyeye emir verilmesi. ‘Bana da günah değil midir?’ der son olarak ‘her şey para’ düzeninin Hatice Berriye’si, ‘altı ayda yüz yirmi liramı zabıtanın […] müsamaha ve vazife bilmezliğinden kaybedeyim?’

Fatma Leman’ın izinde

Hatice Berriye’nin arzuhalinin arka sayfasına düşülen not Meclis-i Mebusan’da tebliğe değer görülmediğine ve red olunduğuna dair olsa da yaklaşık bir sene sonra, 1910 yılının ocak ayında, dosya yeniden açılır. Belki artık hürriyet kutlanılan bir şey olmaktan çıkmıştır yahut belki arzuhal ve şikâyetlerin ardı arkası kesilmemiş, Meşrutiyet hükümeti geri adım atmak zorunda kalmıştır ya da belki yeni hukuki düzenlemelerin eskisiyle ilişkisi değişmiştir, bilinmez… Dosyanın yeniden açılmasıyla beraber Fatma Leman hakkında pek çok yeni ayrıntı, geçen zaman zarfında başından geçenler de eklenir raporlara. Misal, zabtiyeye ilk getirildiğinde hürriyetini ispat edene kadar geçecek zamanda emin bir yerde bulunması için kendi arzusu üzerine merhum Safa Bey isminde birinin hanımının hanesine gönderilir. Safa Bey kimdir, Fatma Leman kendisini ve hanımını nereden tanır, rapor ve arzuhallerde belirtilmediğinden bilinmez ancak kendisini orada güvende hissetmiş olacak ki hürriyetinin ispatı için şer’iyye mahkemesi yerine Meclis-i Mebusan’ın açılışını bekleyip oraya müracaat etmeye karar verir. Bu arada Hatice Berriye Hanım da boş durmaz, cariyeyi ikna edip eve dönmesini sağlamak üzere kızın yanına bir dava vekili gönderir, ancak dava vekiline göre kendisi oraya vardığında cariye çoktan Safa Bey’in evinden ayrılmış, Aziziye’ye gitmiştir. Hatice Berriye Hanım’a göre ise, cariyesi dava vekili ile görüştükten sonra ortadan kaybolmuş, onca dava vekili tarafından kaçırılmıştır. Raporda Fatma Leman’ın bir zaman Osmanlı Oteli’nde saklandığı, bir zaman da Nafiz Paşa’nın konağına hizmetçiliğe verildiği not edilmiştir ve bir de en altta küçük bir not olarak, ‘hamile idüğü.’

Dosyanın açılmasıyla polis soruşturmaları da başlar. Fatma Leman önce Bafra emniyet genel müdürlüğünden sorulur. Bafra kaymakamı cevabında, kendisinin sadece dört aydır bu görevde olduğunu, ancak bir önceki kaymakam Ali Faik Bey’in zamanında oraya bir cariye ile gelmiş olduğunu bildirir. Sonrasında Ali Faik Bey’in izi sürülür ve sonunda Fatma Leman cariye köyünde, annesinin yanına dönmüş, bir kız çocuğu dünyaya getirmiş halde iken bulunur.

Fatma Leman’ın sorgu polisi eliyle kaleme alınmış ifadesi hikâyeyi hayli karmaşıklaştırıyor. Misal, Fatma Leman’ın asıl adı Fatma Sıdıka’dır. Esirci Mehmed Efendi’den onu satın alan ise Ali Faik Bey ve onun refakatinde bulunan, ismini bilmediği bir hanımdır. Ali Faik Bey bir müddet sonra Fatma Leman’ı odalık etmiş, Bafra’ya kaymakam olarak atanınca alıp Bafra’ya getirmiş, orada iki ay kaldıktan sonra hamile olduğu halde köyüne göndermiş ve kendisi orada bir kız çocuğu doğurmuştur. Cariyenin kimseyle evli olmadığı, annesinin hanesinde ‘ağlaşmakta’ olduğu da not düşülmüştür rapora. Neden olduğu tam anlaşılmaz ama yalan söyler Fatma Leman. Hatice Berriye diye birini tanımamaktadır, Dersaadet’te adı geçen mahallede hiç ikamet etmemiştir, kendi oturmuş olduğu mahallenin ismini ise anımsamamaktadır. Hâlbuki bir kaç ay evvelinde Gedikpaşa komiser muadilinin raporuna göre Ali Faik Bey, Berriye Hanım’ın damadından başkası değildir.

Cariyeler hürriyet kutlamalarının neresinde?

1909 yılının mart ayında başlayan yazışmalar, 1910’un mayıs ayında sona eriyor, Fatma Leman kızın hikâyesi nihayete ermeden. Fatma Leman hürlüğünü ispat edebildi mi? Ettiyse hayatında neler değişti? ‘İşte hürüm’ dediği gün gidecek yeri var mıydı? Peki ya hayatını idame ettirecek parası? Gazetelerin, misal, Hanımlara Mahsus Gazete’nin ‘yaşasın hürriyet!’ nidalarıyla, ‘hürriyet neşide’leri ile coştuğu, sokaklarda ‘salah ve takva ile maruf birçok simaların [dahi] neşe-i hürriyetle çırpındıkları,’ hiç üzerine vazife değilken Singer Kumpanyası’nın bile ‘hürriyet’ modeli bir dikiş makinesi piyasaya sürdüğü bir zamanda Fatma Leman ne kadar iştirak edebildi bu kutlamalara? Nafiz Paşa’nın konağında ne kadar süre hizmetçilik etti? Nasıl davrandılar orada ona? Neden Osmanlı Oteli’nde saklandı? Ne ara hamile kaldı? Ali Faik Bey kendisini odalık etmek istediğinde hayır diyecek gücü, takati var mıydı? Fatma Leman kızın yazılmış hikâyesi, söylenilen yalanların nedenleri açıklığa kavuşmadan sona eriyor ayrıca. Fatma Leman neden Hatice Berriye’yi tanıdığını bildirmedi? Hatice Berriye Hanım damadının, cariyesini kendisine odalık ettiğini gerçekten bilmiyor olabilir mi? Bilinmez.

Esaretin tarihi, kurumların tarihi

Bunlar ve daha pek çok sorunun cevabı zaman içinde benzer hikâyelerle karşılaşıldıkça açıklığa kavuşur muhakkak ya, burada mühim olan, esaretin tarihini devlet politikaları ve kurumlar üzerinden okumanın başka şey olduğu, kurumlar tarihini esaret üzerinden okumanın ise bambaşka bir tarih ürettiğidir. Esaretin sonu diye bahsettiğimiz şeyin ‘hürriyet’ söyleminin içinin boşluğundan ayrı gelişmediği, kırılganlıkta ikisinin de birbirine denk olduklarıdır. Joan Scott ve Kathleen Canning’e bir küçük selamla, söylem her şey olmadığı gibi, tecrübeyi de her zaman şekillendiremeyebilir. Kuşaklar gerekir bazen. Bazen bir yüzyıl yetmez.

Share Button