Kadınlar Ekolojik Dönüşümde

harvest

Emet Değirmenci*

And dağlarındaki Bolivyalı yerli kadının bitkilerle sağaltmasından, Anadolu’da sandığında tohum saklayan ninelerimizden öğrenecek çok şeyimiz var… Kadınlar Ekolojik Dönüşümde, öğreneceklerimizin sınırsızlığı hakkında bir fikir vermek üzere hazırlandı ve Yeni İnsan Yayınevi tarafından Haziran 2010 da yayınlandı. Bu kitap için “Türkiye’nin ilk ekofeminist kitabı” denebilir. Kitapta doğrudan söz ve deneyim paylaşımına ağırlık verdik. Bu kitapta ekofeminist teori yok. Türkiyeli kadının ekolojik dönüşümdeki çabası dahil Avustralya, Bolivya, Hindistan, Aotearoa/Yeni Zelanda, Afrika ve Güney Asya’dan kadınların ekolojik uğraşlarına dair deneyim paylaşımı var.

Ekolojik dönüşümün yalnızca çiçek böcekten ibaret olmadığını düşündüğümüz için aktivist kadınların yanında çizgi ve düşünce üretenlere de yer verdik. Kadının insan haklarından ekososyalist feminizme ve antropolojik ve biyolojik olarak kadının konumuna da değinen yazılarımız var. Kitaba katkı sağlayanlar arasında ekolojik harekete yıllardır emek verenler olduğu kadar feminizmin f’siyle bu kitapla tanışanlarımız var.

Neden ekofemizm

Erkek egemen toplum ile endüstriyel kapitalizm arasında doğrudan bir bağlantı olduğuna inanıyoruz. Doğaya tahakküm edip onu ‘uysallaştıran’ patriarkal bakış açısı kadını da (Avustralyalı feminist yayınevi yöneticilerinden Susan Hawtorn’nun kitabımızda değindiği gibi) ‘vahşi doğasından’ uzaklaştırıp onu ıslah etme yoluna gitti. Doğayı bir kaynak deposu olarak gören kapitalizm ve erkek egemen toplum doğanın ırzına geçti.

Avcı-Toplayıcı toplumdan itibaren kadının bitkiler, toprak ve tohuma ilişkin biriktirdiği bilgelik kuşaktan kuşağa geçecek kadar önemlidir. Günümüzde de tarımda kadın emeğinin %70-80 arası olduğu düşünülürse, küresel kapitalizmin pervasız eylemlerinin bu deneyim ve bilgi birikimini hiçe saymak ve kendine yeten sürdürülebilir geleneksel aile tarım işletmeciliğini silip süpürmek anlamına geldiği açıktır. Tarımı bir işletmecilik (agribusiness) gibi gören küresel kapitalizm, kitabımızda yer verdiğimiz Güney Asyalı Kadınların 8 Mart bildirgesinde belirttiği gibi, geleneksel aile tarım işletmeciliğini modern tarımla bağdaşmaz görüyor. Kapitalizmin “büyü ya da öl” mantığı, dünya tarımını tohum tekellerinin denetlemesine yol açıyor. Böyle bir çerçevede Haydarabad’lı kadınların 72 köyün katılımıyla her sene tohum festivali yaparak geleceklerini korumaya çalışmaları, umut verici.

Endüstriyalizm, yiyeceklerimizi 1930’lu yıllardan itibaren zehirlemeye başladı. Eğer kadınlar tarım arazilerinin ve asırlık yağmur ormanlarının yok edilmesini durdurmak için kendilerini buldozerin önüne atabiliyor ya da yurdumuzda olduğu gibi derelerin ve nehirlerin özelleştirilmesine karşı aylarca su nöbeti tutuyorlarsa, bunun bir nedeni olmalı. Çünkü bu değerler yok edildiğinde, ekmek teknesinin boş kalacağını biliyorlar!

Kitabın genel içeriğinde kadın doğası gereği doğaldır ve doğaya yakındır gibi saptamalardan kaçındık. Çünkü biyolojik determinizmin bizi bir yere götürmeyeceğinin farkındayız. Kadın erkek iş bölümü nasıl toplum tarafından şekillendirildiyse doğanın ve kadının özgürleşmesinin de toplumsal bir içerik taşıdığına inanıyoruz.

Kitap hangi gereksinmeden doğdu?

Türkiye’de ekolojik ve Yeşil hareketin yaklaşık 25 yıllık bir geçmişi var. Kadınlar tüm bu oluşumlarda aktif. Bergama’dan nükleere, genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lardan suyun özelleştirilmesine kadar kadınlar hep ön planda. Ancak ne kadar kendi kimlikleriyle bu hareketlerin içinde oldukları soru işareti… Dünya ölçeğinde bakarsak, tüketim toplumunun yarattığı küresel ısınma, yine kadınların başı çektiği İklim Adaleti Hareketini ön plana çıkarıyor. Tüm bunlar kadınlar bir tarih yaratmakta olduğunu gösteriyor. O halde bunun kayda geçirilmesi gerekiyor ki kadınların bir ekolojik tarihi de olsun. İşte bu kitap bu nedenle doğdu. Doğada nasıl çeşitlilik varsa, bizim kitabımız da öyle olmalıydı. Doğrudan deneyim ve görüş paylaşmanın insanı zenginleştireceğine inandık. Birbirimizin deneyimlerinden öğrenerek ve onları paylaşarak insanları yüreklendirmek istedik. Kendi öykülerini paylaşan insanların dünyayı değiştireceğine inandık.

Ancak bu aşa herkes tuzunu değişik şekilde koydu ve hamurunu farklı kardı. Homojenlik gözetmedik. İnandık ki eylem yaparken düşünce üretebiliriz ve düşünce üretirken de eylem içinde olabiliriz. Bir okuyucumuz ‘kitabı okuyanca sokağa çıkıp bir şeyler yapma ihtiyacı duydum’ diyor. Eğer bunu başarabildikse ne mutlu bize… Apartmanında, iş yerinde ya da mahallesinde ekolojik ve toplumsal dönüşüm için herkesin bir şeyler yapabileceğini düşünüyoruz.

Yurdumuzun yeşil hareket içinde dahi eşit kotalardan son 5 yılda söz edilmeye başlandı. Bu kitap kadınların kendi kimlikleriyle bu hareketler içinde olmasının altını çiziyor. Elbette ataerkilliğin sarsılması yalnızca bu çevrelerden ibaret değil. Yaptığımız bir dizi imza gününde tanık olduğumuz gibi kitabın ekolojik dönüşüm adını sempatik bulup kadın odaklı doğrultusunu tedirginlikle karşılayan erkekler oldu. Ancak bu kitap onlar için de.

Sonuç

Ne “feminist olmadan ekofeminist olunmaz” gibi ne de “ekofeminist bakış açısına sahip olmadan ekolojiyi anlayamazsınız” gibi bir anlayışımız var. Endüstriyel kapitalizme karşı kadın ve ekoloji penceresinden direnişte umut var diyoruz. Yerel, kültürel ve ekolojik çeşitliliği korumada hiyerarşisiz olduğu kadar ekolojik feminist bakış açısına da gereksinim olduğunu düşünüyoruz. Bu feminizmi zenginleştirir. 500 yıllık Latin Amerikalı çiftçi örgütü La Via Campesina’lı kızkardeşlerin kitabımızdaki Mali Kadınların Yiyecek Bağımsızlığı Deklarasyonu’nda vurguladığı gibi, cinsler arası eşitlik olmadan demokrasi olmaz! İnanıyoruz ki yapıcı eleştiriler ışığında kitabın 2. baskısı daha da zenginleşecek ve yurdumuzda daha nice ekofeminist kitaplar çıkacak.

—-
*Emet Değirmenci kitap projesinin geliştiricisi, editörü ve aynı zamanda katılımcısıdır. Son 13 yıldır yurt dışında yaşamaktadır. Toplumsal ekolojik ve feminist serüvenine Avustralya’dan başlayıp Aotearoa/Yeni Zelanda’dan sonra, ABD’nin Seattle kentinde devam etmektedir.

Share Button