Kadınların Öyküleri, Masalları, Şiirleri

Ceren Zeynep Eren

Kadınların Öyküleri, Masalları, Şiirleri
Lila Abu-Lughod
Epsilon Yayınları / Toplumlar ve İnsanlar Dizisi 2004
Çev: Suat Ertüzün

1970’lerin sonunda, Evlad Ali Bedevileriyle geçirdiği iki yıldan sonra, Lila Abu-Lughod, Mısır’dan parçalanmış on sekiz defterle döner. Bu defterlerde tuttuğu notlarla yazdığı kitabının ardından, başka tür bir anlatının eksikliğini hissettiğini fark eder. Tanık olduğu yaşam kitapta aktarılandan çok daha zengin ve karmaşıktır, antropolojik monografinin bunu yansıtmaktaki yeterliliği yazara kuşkulu görünmektedir. Bu yetersizliği aşma isteği kadın yazıları ve feminist yöntem tartışmaları ile çoğalır. Kitabını, bir “kadın etnograf” olarak kadınların ağzından yazmayı planlar, fakat aynı zamanda böyle bir ağzın özcülük ve kültür körlüğü yaratabilme ihtimali Lughod’u rahatsız eder. Feminizmlerin çeşitlendiği ve farklılaştığı tarihsel döneme de denk düşerek, evrensel bir kadın deneyiminden/kadın tarzından söz edilemeyeceğini söyler.
Böylelikle çalışmasını feminist etnografya olarak yeniden formüle eder: Toplumsal cinsiyet sisteminin kadınlar için anlamını çeşitli yönleriyle keşfetmeye çalışırken, bunu o kadınlar için bir kurtuluş tasarısına dönüştürmemeye dikkat eder. Bu yüzden bu tür bir etnografyanın, egemen bilim dünyasına karşı feminist olması gerektiğinin altını çizer. Bu bağlamda feminist çalışmanın yaptığı katkılar nelerdir? Etnografik çalışmaya içkin iktidar ilişkilerini –yazar ile hakkında yazdığı insanlar arasındaki ilişki- göz ardı etmemek ve başka toplumlarda yaşayan insanların sözlerini biçimlendirmede antropologun rolü üzerine düşünmeye sevk eder.
Bunlar ışığında Mısır’ın Batı Çölü’nde yapacağı ikinci çalışmasının ayrıntılarını belirler. Lila Abu-Lughod’un Bedevi kadınların dünyasını nasıl anlattığına geçmeden önce, antropolojiye dair getirdiği eleştirileri de kısaca hatırlamak gerekiyor. Abu-Lughod’a göre, etnografyanın sorunlu yönü, “genellemelerle, tipleştirmelerle” yol almasıdır. Genelleştirmeler ben ve öteki arasındaki ayrımı “kültür” adına kristalleştirir ve böyle yaparak bir erk dili oluşturur. Bu dilin yarattığı hiyerarşide, hakkında yazılan ötekiler hem farklı hem de en altta kalırken, yazar (ve okuyucuları) üstte konumlanırlar. Ayrıca genellemeler, homojen, tutarlı ve zamansız kültür/ler yaratımına katkıda bulunurlar. Antropolog, genel bir resim çıkarma kaygısıyla var olan çatışmaları, çelişkileri, anlaşmazlıkları, farklılaşmaları ve çatlakları törpüler, es geçer, önemsizleştirir. Böyle bir resim, sabitlerle doludur. Buradan yola çıkarak, (kurgu) kültürlere karşı yazmak olarak adlandırdığı tutumu geliştirir.
Bu noktada öykülere dönebiliriz. Neden öykü anlatmak? Kültür kavramını ve bu kavramın doğurduğu ötekileştirmeyi öykülerle sarsmaya çalışarak yukarıda eleştirilen monografik çalışmaların dışına çıkabilmek, onların kısmen sahte mekanikliğini kırabilmek ve bireysel hareketlilikleri görmeye çalışmak.
Bize anlatılan öyküler sistematik değil ve kuramsal terimlerle yorumlanmamış, ama yine de 1980’lerin Bedevi toplumunun dinamiklerini bütün canlılığı ve karmaşasıyla anlatabiliyor. Öyküler kişisel tartışmalardan, anlatılardan ve öykülerden oluşuyor. Evlad Ali’nin kadınlarının gündelik hayatlarının sayısız dinamiği, evlilikten, yerleşik hayata geçmenin getirdiği yeniliklere, Bedevi kadınlarının kendilerini nasıl gördüklerinden, kendi “ötekilerini”, Mısırlıları, Batılıları nasıl algıladıklarına, evlilik, erkek/kız çocuğu sahibi olmanın ne demek olduğundan, yeni yeni eğitim almalarına izin verilen kız çocuklarının toplum içerisinde yarattığı çatlaklara kadar sayısız ayrıntıyı içeriyor.
Kadınlar tarafından ve kadınlara dair anlatılan öykülerin (genel olarak öykülerin) Bedevilerin dünyasında tekabül ettiği yerin de altını çizmek lazım; bu öyküler toplumun her üyesinin neredeyse birbirini tanıdığı, bildiği bir toplumsallığın içerisinden anlatılıyorlar. Öykülerin, belirli bir ailenin ve kadınlarının etrafında dönmesi, yazarın da kabul ettiği gibi “kısmi bir gerçekliği” temsil etmesi, arka planda etkili olan büyük güçleri, makro etkileri, genel olanı gözden çıkarması anlamına gelmiyor, bilakis bunların öyküler üzerinden de okunabilmesinin yolunu açıyor.
Lila Abu-Lughod’a göre öykülerden çıkarılacak bir ders varsa, o da olayların hem göründükleri gibi oldukları, hem de olmadıklarıdır. Böylelikle, Evlad Ali kadınlarının öykülerini dinlemek, hem kültür genellemelerini kırarak antropolojiyi özgürleştirirken, Mısır’ın Batı Çöl’ündeki kadınlık hallerine de daha doğrudan ve yakından tanık olmamızı sağlayarak, etnografyaya feminist bir katkı yapıyor.

Share Button