İktidar ve Kadın

Fatma Tuğcu

“Ana karnındaki yumurtayla ilgilenen toplum, doğan çocukların yüzlerine bile bakamaz.” Simone DE BEAUVOİR

Bu toplumun ve devletin yüzlerine bakamayacağı tek kesim çocuklar değildir elbet. Bu toplum ve iktidar kadınların da yüzlerine bakamaz. Çünkü istatistiklere vuran her kadın cinayetinin ardında sorgulanmamış ön yargılardan, kanıksatılmış toplumsal bellekten beslenen, devletin tüm kurumlarıyla çözümsüz, hantal kaldığı sarmal bir sistem yatmaktadır.

Bu yazının konusu, iktidarın “hümanist” maskesinin altında yatan ideolojidir. Kapitalizm, en tutulan toplumsal yapı olduğu zaman cinsellik kapitalizm tarafından biçimlendirilmiş, denetim altına alınmış, istismar edilmiş ve bastırılmıştır. Cinsellik, toplumsal anlamda bir biçim alması, bir kalıba dökülmesi gerektiği için toplumsaldır. Ataerkil toplumsal koşulların, cinsellik yönünden kadınlar üzerindeki etkileri çok büyük olmuştur. Kadın cinsel bir varlık olarak görüldüğü halde, cinselliği yüzünden acı ve hatta utanç duymaya mahkûm edilir. Tarih boyunca kadınların büyük çoğunluğu, erkeğin cinsel zevkini sağlamak, çocuk doğurmak ve büyütmek gibi işlevleri yüklenmiştir. Böylelikle kadın, analık ve birkaç ayrıcalık dışında cinselliğini saklar halde ancak beden işçiliği, ev işlerinden meydana gelen kısıtlı yaşamın angaryası içinde yaşamıştır. Kadın üzerine öne sürdükleri, toplumda mayalanan cinsel ideolojinin hiç de kendiliğinden yaygınlaşmadığını, devletin ve iktisadi tutumun dayattığı politikanın sonucu olduğunu göstermesi bakımından Nazi Almanya’sında kadının hayatına bakmak aydınlatıcı olacaktır:

Hitler Almanya’sında kadınlara düşen rol, aileye ve analık duygusuna kendilerini adamaktı. Analık duygusu üzerindeki direnme, milliyetçi duyguların çok küçük yaşta ana-babadan aşılandığı varsayımına dayanıyordu. Analık kavramı, kadınları Nazi denetimindeki örgütlere sokmak için bir araç olarak kullanılıyordu.

Nazi Alman hükümetinin aldığı bir kararla, üniversite öğrencilerinin ancak onda birinin kadın olması öngörülüyordu. Lise öğrencilerinin ise üçte biri kadınlardan meydana geliyordu.

Nazi ideolojisinin gerçek amacı, belirtildiği gibi kadını yuvasına döndürmek değil, kadınları meslek dallarından alıp, düşük ücretli işlere yerleştirmek olmuştur. Bu dönemde pek çok feminist kadın tutuklanmış, feminist federasyonlar kapatılmıştır. Kadınların yargıç olmaları yasaklanmıştı, 1936’da da adliyede çalışmaları yasaklandı. İçişleri Bakanı Dr. Wilhem Frick’in tutumu, ideoloji ve ekonomi yönünden çok açık seçikti:

Anne kendisinin tamamen ailesine ve çocuklarına, eş ise kocasına adayabilmelidir. Evlenmemiş kızlar, ancak kadınlara uygun işlere alınmalıdır. Geri kalan işlerde çalışmak yine erkeklere özgü kalmalıdır.

Nazi Almanya’sında doğum denetimi konusunda bilgi vermek, doktorlar için bile tehlikeli ve cezayı gerektiren bir suçtu. Gebeliği önleyici klinikler, 1933’ten sonra kapatıldı. Gebeliği önleyici ilaçlar, özel izin olmaksızın satılamaz oldu. Kürtaj, göze alınamayacak bir tehlike durumuna geldi; ağır cezalar kondu. 1933 Mayısında çıkarılan yasa, kürtaja yardım edenleri de ağır cezaya çarptırıyordu.

Nazi devletinin ataerkil ve erkek üstünlüğünü tanıyan karakterinin temel nedeni, siyasal ya da ekonomik olduğu kadar, duygusaldır. Kadının baskı altına alınması temeline dayanan ve ilkel kabile havasında olan bu yapı, otoriter, aşırı milliyetçi ve militarist gelişim için bulunmaz bir araç olmuştur.
Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür, cinsel politika ekonomiye ve diğer toplumsal kurumlara bağlı olmakla birlikte, tıpkı ırkçılık gibi bir yaşam biçimidir. Yaşamın bütün diğer ruhbilimsel ve duygusal yönlerini etkiler. Bu nedenle, cinsel politika, kökleri geçmişimize uzanan, yoğunlaşma ve artma olurluluğu bulunan ve bugüne dek hiçbir toplumun ortadan kaldırmayı başaramadığı bir ruhsal yapı durumuna gelmiştir. Ülkemizde yaşanan kadın cinayetleri ancak bu cinsel politikanın sonucu olarak görüldüğünde çözüme kavuşabilir. Evde erkek, devletin kadını yönetme aracı haline gelmiştir. Ataerkil aile düzeni kadını köleleştirir. Kadını erkeğin insafına bırakır. Erkek, kadını öldürürse, hakkını kullanmaktan başka bir şey yapmış olmaz. Ataerkil düzende yumuşaklığı, uysallığı ve evcimenliğiyle övülür kadın. Erkek içinse durum tersidir. Erkek; güçlü, sözünü dinleten, hükmeden olmalıdır. Evliliğin ve ailenin ilk görevi, erkeğin hükmünü kabul ettirmesidir. Gülay Yaşar, Esin Güneş, Güldünya Tören, Necla Yıldız, Çiğdem Tekin, Ayşe Paşalı, Arzu Yıldırım, Hatice Fırat, Zeynep Yılmaz, Sema Karakoca ve pek çok kadın, bu cinsel politikanın kurbanıdır. Ancak kadınların örgütlü birliği bu cinayetleri önleyebilir. Kadınlar, kendi bedenlerine sahip çıkacak akla, iradeye ve cesarete sahiptir. Bertrand Russel’in dediği gibi:
“Korkusuz bir kadın kuşağı dünyayı değiştirebilir; şu bakımdan ki, korkusuz, acayip kalıplara girmemiş; dürüst ve temiz, cömert, sevgi dolu ve hür bir kuşağı meydana getirebilir. Onların ateşli çabası, tembel, korkak, katı yürekli ve budala olduğumuz için çektiğimiz acıyı, eziyeti silip süpürebilir”

Share Button