Özgecan ile Kadın Cinayetleri Terörü ve Devletin Sorumluluğu
Tennur Koyuncuoğlu
“Bu şiddet üzerine yazmalıyım, isyan ediyorum”, dedim, o sırada kapıdan giren oğluma. Yüzüme baktı ve “yazamazsın, çünkü sen etobursun”, dedi. Ah, biliyordum bu itirazın kaynağını, sözde feminist ve çevreci bir kimlik geliştirmeye özenliydim. Mahcup oldum. O anda Özgecan cinayeti öylesine içime çökmüş ki, sanki arınmayı ve kendi şiddetimle yüzleşmeyi, üzerinde düşünmeyi bir fırsat sayarak, “belki artık ben de senin gibi vegan olurum” diyebildim. Kendini eğitmenin en zor şey olduğunu bile bile.
2015’in 8 Mart’ına Özgecan’ın verdiği tarifsiz acıyla da olsa, ailesinin verdiği insanlık dersinden yola çıkarak, bir umutla girmek istiyorum. Tüm kadın cinayetleri için bir ‘Özgecan hukuku’ ile devletin sorumluluğuna gelmek istiyorum. Öncelikle konunun salt hukuk tartışmalarıyla bir yere varamayacağını söylemeliyim. Özellikle cezalandırılma, hele hele idam cezası denemesi, şiddet ortamını çok daha fazla tırmandıracaktır. Bu konuda bir Yargı adamının sözleri kanımı dondurmaya yetti. Gazetelere yansıyan sözlerini aktarıyorum: “Trajik bir olay. Çok davalı bir toplum olduk. Toplumun genlerini düzeltmek lazım. Sevgiyi saygıyı ve empatiyi geliştirmemiz lazım. İdamı daha önce kaldırdık ama Özgecan’ın ardından toplumun yüzde 80’inin idamın geri getirilmesi konusunda mutabakata varacağını düşünüyorum. İdamın tartışılması gerekir.”
İşte tam bu noktada farklı düşünüyorum. Şiddeti, şiddetle yok etmek mümkün değildir. Hukukun kendisi de toplumda meşru görülen bir zorlamadır. En üst şiddeti hukuka yerleştirdiğinizde, herkese kendi şiddetini ortaya koyma hakkı da vermiş olursunuz. Toplumun yüzde 80’inin böyle düşünmesinin nedeni, toplumun şiddetle yönetiliyor olmasıdır. Eken, biçer de. Ben cinsel şiddetle ceza üzerinden bir bağ kurmaktansa, bir başka yönüyle hukuktan yararlanmak istiyorum. Özgecan cinayetinde koruyucu hukuk önlemleri alınmamıştır. Çaresiz hukukun sağlatım işlevine sığınmak zorundayız.
Koruyucu toplum hizmetlerinin üstünlüğüne yer vermeden geçemeyeceğim. Keşke kadın cinayetlerinin ve erkeklerin cinsel terörünün önleneceği bir ortam yaratılabilseydi. Ne yazık ki, yöneticiler kendi iradelerini toplumun geneline dayatmak isterler. Bunu meşru sayılan bir araçla, hukukla yaparlar. Şiddet ise gayri meşru bir kavramdır. Bu ayırım devlet tarafından uygulanan fiziksel zorun da şiddet olduğunu gizler. Oysa her ikisinde de fiziksel zor vardır. Biri sosyal düzenin yapıcı ögesi gösterilirken öteki dışlanır. Adlandıran üstün güç devlet olduğundan, aradaki fark silinir. Toplumda yaygınlaşan şiddet tanınmaz olur. Bir başkasına zarar vermek şiddettir. Ancak zarar veren toplumda egemen güç tarafından esirgeniyorsa, eylem hoşgörü kazanır. Şiddet kurumlarını; askerlik hizmetinin dayatılması, evi içi şiddetin görünmezliği, sokağa çıkan, işine giden, minibüsle yolculuk eden bir kadının bir tahrik öğesi sayılması yadırganmaz olur. Çarpık sistemi erkek kadın birlikte içleştiririz. İş artık çığırından çıktığında, cinayetlere dönüştüğünde, işte o zaman, ikiyüzlü bir toplum olarak sıradanlaşan şiddetin kaynaklarına inmek yerine, cezalara güvenir, ‘müebbet hapis’ yaptırımlarının bile yetmezliğini konuşuruz.
Devletin egemenliği ayni zamanda cinselliğe el koyma ile özdeşleşir. Toplumdaki eril üstünlük cinsel saldırganlıkla ifade edilir. Cinsel faaliyet aile içinde kapalı biçimde icra edildiği gibi, eğlence sektöründe çoğunlukla kadınlara uygulanan bir şiddet ve aşağılama olayıdır. Kadının tabi kılınması ve ona yönelik cinsel uygulamalar, kültürün iki ayrı bütünlüğüdür. Cinsellik dişidir ve cinsellikten dişiler sorumludur. Yalnız kadınlara değil, egemen olmayan bütün diğer insanlara ve hayvanlara yönelik cinsel şiddet ile kötü muamele arasında bir bağlantı vardır. Kapitalizmin son evresinde, kurucu şiddet tanımıyla “ her şeyin yapılabileceği insanları yaratan” bir şiddet ortaya çıkmıştır. İnsan davranışlarını etkileyen eski yerleşik geleneklerin kaybolması karşısında yeni bir denge kurulamamıştır. Kadınlar adalet ararken geleneklerin sağladığı güvenceleri de yitirmektedir. Cinsellik evrensel olarak değişmez biçimde kültür öncesinden sürer. Eril iktidar toplumsal cinsiyet bağlamında, cinsel açıdan erkeklerin istekleri doğrultusunda biçimlenir; bu da toplumsal tanımıyla iktidarda, yönetenlerde odaklanır. Bu noktada izin verilenler /verilmeyenler ayırımı ile topluma yerleştirilir.
Özgecan cinayetinde de katiller bu ortamdan yararlanmış ve onu öldürmüşlerdir. Devlet, hukuk bu noktada iflas etmiştir. Artık hukukun iyileştirici gücünü ortaya koymakla yetinilecektir. Cinayet Tarsus’a giden bir minibüste işlenmiştir. Minibüsle yolcu taşıma faaliyeti ile bir kamu hizmeti yürütülmektedir. 2007 tarihli İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından çıkarılan Ticari Minibüs Yönergesi, ortak protokol anlaşmalarla ( örneğin Mersin İli) illerimizde paralel biçimde yürürlüktedir. Tarsus Belediye’si kendine özgü Ticari minibüs yönergesi hazırlamıştır. Belediyeler bu minibüslere çalışma ruhsatı verdiği gibi, çalışma usul ve esaslarını, yönetim yürütme ve denetleme konularında yapılacak işlemlerin sorumluluğunu yüklenir. İnternete yansıyan bilgilere göre katil askerliğini yapmamış, geçirdiği bir trafik kazasına bağlı olarak beyin travması geçirmiş, kafasında yarı izi taşıyan bir psikopattır. Bu kişiye nasıl sürücülük belgesi verildiği, çalışmasının nasıl denetlenmediği resmi organların açıklamasına muhtaçtır. Sorun Karayolları Trafik Kanununun 4.maddesi uyarınca, Karayolları Güvenliği Yüksek Kurulu‘nu oluşturan Ulaştırma Bakanlığına kadar uzanır. Bir başka yönü ile katil minibüste bir cinayet işlemiştir. Genel güvenlik sorunu olarak konu İç İşleri Bakanlığını ilgilendirir.
Hiç kuşku yok ki, gösterdiği artış bakımından kadın cinayetleri “toplumsal terör” yaratmaya başlamıştır. Toplumun gerçek anlamda huzurunun kaybolması, kadınların kıyımı toplumda erkek şiddetinin kol gezmesinden doğmaktadır. Olaya baktığımızda erkekler arasında sanki doğal bir terör örgütü kurulduğunu görüyoruz. Katil cinayetten sonra babasını, arkadaşını işbirliğine çağırmakta ve çağrıya itirazsız koşulmaktadır. Bu terör çetesine karşı savunmasız olan, sonuca hiçbir katkısı olmayan, hukuksal anlamda üçüncü kişi gibi kalan kadınları öldürmek artık sıradan cinayetler olmuştur. Özgecan ne yapmıştır? Sadece bir minibüse binerek evine gitmek istemiştir. Bu noktada yoluna giden kadınların öldürülmesi bir “sosyal risk” oluşturmaktadır. Danıştay 10. Dairesi (18.10.2000 günlü, 1999/3374 E.2000/5292K. İdare Dairesi Genel Kurulu 2003/57E.2005/237K.) kamu hizmetinin yürütülmesinden dolayı, özel ve olağanüstü zararların idarece tazminine karar vermiştir. İdare bu zarardan kusuru olmasa da sorumludur. Kararda yazılı şu bölümün altını çizmek istiyorum:
“Sözü edilen eylemler nedeniyle zarara uğrayan, terör eylemlerine herhangi bir şekilde katılmamış olan kişiler, toplumun içinde bulunduğu sosyal kargaşadan zarar görmektedirler. Kısaca zararın nedeni toplumun bireyi olmaktır. Belirtilen şekilde ortaya çıkan zararların özel ve olağandışı nitelikleri dikkate alınıp, nedensellik bağı aranmadan terörist olayları önlemekle yükümlü olduğu halde önlenemeyen idarece sosyal risk ilkesine göre tazmini gerekir”.
Bu tazminat devletin oluşturamadığı huzurlu ortamın bedelidir. Sosyal devlet ilkesi uyarınca erkeklerin cinsel şiddeti sonucu doğan zararın toplumsal paylaşımıdır.
Eklemek gerekir ki, asıl amaç toplumsal risklerin ortadan kaldırılmasıdır. Dilerim son cinayetlerden, yakılmalardan doğan ışık sürsün, kadın cinayetleri son bulsun. Erkekler kötü biçimde askerlik tornasından geçmesin, kadınlar erkek çocukları kızlardan farklı yetiştirmesin, toplumu yönetenler şiddet sergilemesin. Özgecan cinayetinin konuşulduğu TBMM oturumunda tüm erkeklerin gösterdiği şiddet, son umuda yer bırakmamaktadır. İşe hayvanlara el koymamaktan başlayarak her bir bireyin tek tek kazanılmasına uzanıyor ki, kolay bir reçetesi yok, direncimizin ötesinde.









