Gezi Parkı Çocukları
Gökçe Zeybek Kabakçı
Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar, Güneşli Günler…Artık Nazım’a inanmak için bir nedenim var: “Gezi Parkı Çocukları
28 Mayıs’tan beri hayat bir başka akıyor. Gündelik yaşamın seyri tamamen değişti. Hiç bitmeseydi denen tatlı bir rüyayla, bir karabasanın tam ortasında arafta bir yerlerdeyiz. Bir tarafta korkunç bir polis şiddeti ve kibir, diğer tarafta cesaret, duyarlılık, dayanışma ve direniş. İnsanların din, dil, etnisite, politik tercih, inanç fark etmeksizin, kendiliğinden bir araya gelişinin; kentine ve demokrasiye sahip çıkışının; “yeter artık” deme kararlılığı gösterişinin öyküsü tüm bu yaşananlar. Aynı zamanda iktidarın kendini tehlikede hissetiği anlarda ne kadar zalim olabileceğinin, baskının ve zulmün yakıcı bir kanıtı. Üç maymunu oynayanların, iktidarın konforlu alanında gezenlerin, yüzü kızarmayanların, iktidardayken muhalefet olmayı başaranların, korkan ve korktukça daha çok yakıp yıkanların, öfkenin, şiddetin, yaranın, acının, ölümün de ifadesi. Toplum olarak mutsuz, kızgın ve yorgunuz; ama bir o kadar da mutlu ve umutlu. Ülkemizi, insanımızı daha birçok sevdiğimiz, ’90 kuşağına güvenimizin arttığı, yaşadığımız şehrin gözümüze daha bir güzel göründüğü günlerdeyiz.
İşte bu günler, “Ankara bu kadar renkli, bu kadar canlı mıydı”; “Ankara’da deniz vardı da biz mi bilmiyoruz, nereden çıktı bunca deniz gözlüğü”; “Ankara memur kenti değil miydi, bu geç vakitte bunca insan tencere tavasıyla sokakta ne arıyor” soruları sorduran günler. Yaratıcılığın ve mizahın tüm yurt genelinde olduğu gibi Ankara’da da tavan yaptığı günler. (Bunca sanatçı ruhlu insan nerede saklanıyormuş acaba?) Dayanışmanın ve insan sevgisinin yok olmadığını gösteren, alanda gördüğünüz her insana “seni seviyorum, iyi ki buradasın, sen olmasan bir eksiktik” dedirten günler.
Kafada kask, gözde deniz gözlüğü, ağız burun maskeyle kapalı, boyunda mutlaka şal, sırtta içi olası müdahalelere karşı dolu eylem çantası yürüyoruz kah Kızılay’a, kah Tunalı’ya doğru. Gerçi artık ne Kızılay ne Tunalı, bundan böyle “Gazılay”, “Dövenpark”, “Tomalı Hilmi”, “Buğulu Park” ve “Küçük Esed” var. Ha bir de Kızılay’ın tam ortasındaki yol işareti artık AŞTİ’yi değil, TAKSİM’i gösteriyor. Arkadaş muhabbetlerinin seyri de değişti. Nasıl daha iyi eylemci olunur üzerine paylaşımlarda bulunuyoruz: Biber gazına karşı kimine süt iyi geliyormuş, kimine sirke; ama uzmanların tavsiyesi talcidmiş… Öte yandan gündelik dilimizin bir parçası oldu emniyet güçlerine ilişkin kavramlar: TOMA ne demekmiş, bir de POMA varmış, Akrep’siz ise dünya yalanmış.
İş güç hak getire bu aralar. Akşam sokakta, sabah işte; ama akıl hep direnişte. Hal böyle olunca hepimiz sosyal medya uzmanı olduk. Tüm dert sağlıklı haber almak. Medya kendi işini yapmayınca, yurttaş haberciliği her zamankinden daha çok devrede haliyle. Sokakta, sanal alemde sürekli nöbetteyiz. Polis şiddetini tüm dünya görsün, fütursuzca söylenen yalanları tüm dünya duysun diye. Zor uyandık, yeniden kış uykusuna dönmeyelim diye.
Malum Ankara 31 Mayıs’tan beri uyumuyor. Kuğulu Park’ta başladı ilk eylem. Tarif edilmesi zor, muazzam bir kalabalıkla. İşte o kalabalık, 1 Haziran’dan itibaren Kızılay’da yaşanan ağır polis şiddetine karşılık Ankara’nın tümüne yayıldı. Her ne kadar başbakan “tencere tava, hep aynı hava” dese de, bu tencere tava senfonisi başka havalarda. Bu, öyle bir hava ki istisnasız her gece dokuzdan sonra insanları sokaklara döküyor. Kızılay’a, Tunalı’ya gidemeyen tencere tavası, düdüğü ya da vuvuzellasıyla kapısının önüne çıkıyor ve hemen örgütlenip kendi mahallesinde yürüyüşe başlıyor. Zaten polise göre iki kişiden fazla herkes örgüt. Hep bir ağızdan “faşizme karşı omuz omuza sesleri” yükseliyor, hükümete ve başbakana yönelik sloganlar atılıyor. Artık gaz maskeleri, deniz gözlükleri ve kasklarıyla adeta bir bilimkurgu filminden fırlamış gibi dolaşan Ankara halkı yerinde duramıyor: “zıpla, zıpla; zıplamayan Tayyip” ne de olsa.
Başbakan her geçen gün kitlenin azalacağını düşünse de onun umduğunun aksine giderek büyüyor kalabalık. Haliyle gaz/biber/portakal gazı yetmiyor, Ankara bir de ses bombasının tadına varıyor. Ardından önce Kuğulu’daki çadırlara müdahale, sonra Başbakan’ın talimatıyla “bu işe son verme” çabaları. Ama nafile! Her şeye rağmen her gün sözleşmişçesine biraraya geliyor insanlar Kızılay’da, Kuğulu Park’ta, Kennedy’de, Dikmen’de… Çok yansımasa da özellikle Kennedy caddesinde ve Dikmen’de hemen her gün yaşanan polis müdahalelerine ve gözaltılara rağmen halkın geleneksel sokağa çıkma şenlikleri sürüyor. Diğer yandan her yeni gün yeni bir dünyanın mümkün olduğu umudunu besleyen yeni eylemlilik biçimleri türüyor: Polis müdahalesine karşı kurulan insan zincirleri, duran insanlar, mahallelere kadar yayılan forumlar…
İşin özü gündelik hayatımızın bir parçası oldu tüm bu eylemlilik hali. Bundan böyle kulağımda çınlayan “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganına eşlik eden Ankara semalarında volta atan polis helikopterinin sesi; “bugün evde mi otursak, çok yorulduk” iç sesine karşılık verilen “ama ne demiş zat-ı muhterem: durmak yok yola devam” cevabı; “acaba bugün de müdahale olur mu”, “gelen TOMA mı akrep mi”, “nereden kaçmak daha güvenli” soruları ve beraberinde yaşanan “yeterince eylemci” değil miyim iç hesaplaşması; evdeyken bile direnme, sosyal medyadan kopamama, uykusuz kalma ya da nöbetleşe uyuma hali, “evden çıkarken maskeni almayı unutma” uyarıları olmadan geçmeyecek gibi görünüyor hayat, en azından bir süre daha. En azından Gezi Parkı’nın sadece Gezi Parkı olarak kalacağı sözü verilene, gerçek bir özür dilenene, polis şiddetinin sorumluları hesap verene ve keşke şu seçim barajı düşürülene kadar.
“Gezi parkı çocukları” sağ olsun. İnanıyorum bundan böyle “güzel günler göreceğiz…”, çünkü “gülmeyi bilen çocuklar geldi” !









