90’lar mı Dediniz?

Ayça Örer

Bilmiyorum ki nasıl anlatsam? Bu yazının başına oturduğumun ikinci haftası. Her şeyi bu kadar zor kılan, anlatılanın bu sefer benden de bir hikâye olması. Nasıl diyeyim? Zor bir gençlik geçirdik biz işte. Parçalarımız savruldu. Zamanla toparlandık. Ağız dolusu gülmek gibi şeyleri pek tadamadık. Ağız dolusu gülerken, bir yerde katıla katıla ağlayan insanların varlığını ta içimizde hissettik. Çocuktuk, büyüyüp tamamlanacağımız yıllarda hepten eksik kaldık. Kısaca, maziye bir baksanız, neler neler bıraktık.

Şimdi sondan başlayalım…

33 yaşındayım, Gezi Parkı’nda. “Parkı yaktılar, inanabiliyor musun?” diye soruyor biri. İnanıyorum elbette, içimden “Bizi yakmadılar, şükür” diyerek.

Divan Oteli’nin oradayız. Karşımızda toma. Birazdan gaz atılacak, su sıkılacak. İnanılmaz canım sıkkın. İlk eylemi 16 yaşında 1 Mayıs olan biri için yıllardır aynı dejavu içinde olmanın ne kadar yorucu olduğunu varın siz hesap edin. Gaz atılıyor, koşmuyorum bile. Ne demeye koşacağım? Geçen yıllar öğretti, kafaya gelecek cop gelir. Seni bulan gaz fişeği bulur. Devlet budur. Kaçamazsın. En uzak menzil bir şafak baskınıdır. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi, bir yerinden muhalefete bulaşan için gereksiz de ayak bağıdır. Karnında gezinen karıncalar için yapacak şey yok. Deneyimli eylemcinin bile başında bu dert.

Sonra ilerleyen günlerde kendisi de polis şiddetinin mağduru olacak arkadaşım diyor ki; “Çok geride duruyorsun, ben biraz içeri gireceğim…” Gazlar havada uçuşur, insanlar nefes alacak delik bulamazken, yılların bezginliği beni arkada tutuyor. Herkes o kadar coşkuluyken somurtmamın nedeni ne? Bu sorunun yanıtı bir başka arkadaşımdan: “90’larda çok hırpaladılar bizi…”

Şimdi gençlerin cevvalliğinden dem vururken, eskilere biçilen hantallık var ya… Ondan konuşalım mı biraz?

Araya koyduğumuz 13 yıllık ayracı kaldıralım. Yıl 1999, yer Ankara. Ben 19 yaşında, öğrenciyim. Abdi İpekçi Parkı’nda gözaltına alınmış, aslında gözaltı kaydım olmadığı için günün moda tabiriyle kaçırılmış, 16 saatlik kayıplığın ardından Eskişehir Yolu’na bırakılmışım. Beni bulan avukatlarla dinlenmek için simitçideyiz. Oradan:

-Adını söylememişsin…

-…

-Arabaya alınırken, sesli bağırman gerekiyordu, unuttun mu?

-Utandım.

-Ölsen, utanacak şeyin kalmazdı.

Hayatımın en tuhaf derslerinden. Bu benim hikâyem ve böylece binlerce hikâyeyle biz 90’lardan çok şey öğrendik. “Evde Kızılırmak kasedi var, bir de Öküz okuyormuş” diye evim basıldığında 16 yaşındaydım, ölmüştür diye duvardan atıldığımda 18.

Ulucanlar Cezaevi’nde çivili sopayla öldürülen İsmet’i tanıdım mesela, Kolej Köprüsü’nde dayak yememek için Kocatepe’nin oradan dolanan, yine de kafasına 16 dikiş atılan Aydın arkadaşımdı; Botan’da ölen Çerkes Yılmaz da… DTCF kütüphanesine 9’da girip günlerce okuyan Alâaddin’le gazete dağıtmışlığımız vardır; onun Hakkari’de bir asit kuyusuna atıldığını öğrendiğimde gazeteciydim.

Aradan 13 yıl geçti. Büyüdüm, aldım verdim. Yine gittim eylemlere, hep gittim. İçini bilmeyen bir saz gibi yaşadım 13 yıl. En son Gezi Parkı’nda anladım 90’larda öğrendiğimin ne olduğunu.

En fenası neymiş biliyor musunuz? Korkmak. Gazdan, coptan, tutuklanmaktan değil. Daha fenasından korkmak, hep en kötüsünü bekliyor olmak…

İlk günler hep yüreğim ağzımda, “Bir şey olacak” diyordum. En son bir arkadaşım, “Daha ne olsun?” dedi. Başladım anlatmaya; “Korkuyorum, çünkü devletin ceberrut yüzü bundan ibaret değil…” Düşünün ki, 5 kişinin ölümüyle bile geçmiyor korku. Nasıl yıldıysak…

En açık tarifi şu; 87’li kardeşimin Ankara barikatlarında slogan attığını duyunca gözlerim doldu. İstedim ki, “Çocuğum nereye gidiyorsun” diyeyim. Kendimi hilafsızca attığım yollara o çıkmasın, ona bıraktığımız miras bu kadar acılı olmasın. Kim bana onun Ethem Sarısülük’le aynı kaderi paylaşmayacağının garantisini verebilirdi? Bir nesil daha böyle olmasın diye çekmedik mi bu dertleri? Gençliğini hayatında hiç görmediği insanların yaslarını tutmaya adayanlara yeni yaslar devretmeyi nasıl açıklayacaksınız?

Bencilleştik biz. Azala azala. Bu kadar az zamanda bu kadar çok yaşamasak bunları düşünecek insanlar değildik. Yaşadık, düşündük. Bu kadar basit.

Şimdi diyorlar ki, değiştik. Benim kalbimdeki yara değişmedi. Günlerin getirdiği ağırlık değişmedi. Biraz evvel yanındaki insanın biraz sonra gözünden kan geldiğini gören çocukların ilk şaşkınlığı değişmedi.

Değişelim evet. Alın benden bu ceberrutluk derdinizi. Bana, kardeşime, doğmamış çocuklarıma ferahlık bağışlayın. Ben 90’ları unutayım, siz öfkenizi. O zaman olur.

Bir gün çocuklara masal anlatırken diyeceğim ki, “Ben 15 yaşında uyudum, uyandığımda bi baktım 25 olmuştum…”

Cismi genç ruhu yaşlı 90’lıları sevip sayınız. Onlar 80’lilerden az dertli, 2000’lilerden gamlı bir kuşaktır. Hicranlıdır… Gelir bir gün sloganınızın yanında durur, gençlik eylemlerinin coşkusuyla kaygınızı yerinden alıverirler… Ne olsa, “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” sloganı bizden çıkmıştır ve onun da Gezi’de hatrı sayılır bir payı vardır.

Share Button