Devleti Affetmek ve Travma Üzerine

Melek Göregenli

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim” –Ulrike Meinhoff- ya da “Parçalanmış bir hayatın hikâyesi ancak parçalar halinde anlatılabilir” –Rilke-“

Utanç, devletin canını yaktığı her insanın ilk duygusudur; kolay kolay adı konulamayan, aynada her kendiyle bakıştığında hissettiği, her hatırladığında gözlerini kendinden ve herkesten kaçırmasına yol açan. İnsan, devlet her canını yaktığında hele yalnızsa daha da çok utanır. İnsanı, devletin şiddeti karşısında yapayalnız olduğunda utandıran, acı veren, faille arasındaki mesafedir. Bu mesafeyi yaratan acı çekene “mağdur”, çektirene “fail” denmesiyle başlar belki de. Can yakanı tanımamak, ona hiç dokunmamış olmak, can yakanla canı yananın belki de hiç göz göze gelmemesini sağlayacak olan, bu ilişkinin, kişisel olmaktan çıkıp, “mağdur” ve “fail” ilişkisine dönüştüğü o hukukun terimlerinin benimle onun arasına girdiği yerde başlıyor, tam orada iktidarın en zalim hali olarak politikleşiyor. Bu yerde öfke, hınç, intikam yok; travma var, hesaplaşma var, yüzleşme var ve önce kendimi sonra devleti “affetmek” var. Devletin şiddetini, sen ben, ana-oğul, baba-kız, erkek-kadın, bu masadaki-o masadaki adam arasındaki şiddetten ayıran, devletin şiddetinin failliğinin çoğulluğu mu?

Devletin doğrudan fail olduğu acılarımızın “travmalar”ıyla yüzleşmek, her birimizi tek tek kendi tarihimizin aktörleri haline getirirken ya da hayatımızın devletle yüz yüze olduğumuz anlarındaki aktörlüğümüzü geri almamızı sağlarken, tarih yapma irademizi sonsuza kadar devretmeniz anlamına gelir mi?

12 Eylül, benim hayatımın darbesi olarak 12 Eylül –herkesin darbesi kendine biriciktir ama “travmalarımız” ortak mı? 12 Eylül darbesi, o zaman ve o zamandan sonra her zaman bu memleketin özellikle doğusunda hayatlarımızı parçalayan, sadece o ana kadar yaşanmış kısmını değil, ondan sonrasını da parça parça edecek bir gerçek siyasi proje olarak devletin farklı yüzleriyle karşılaştığımızda yaşadığımız acılar, konuşuldu, yazıldı yeterince. Oldukça “modern” bir içerikle yazıldı, doğrusal bir zaman anlayışıyla ve genellikle dışarıdan. Freud, “Hüzünde değersiz ve bomboş olan, dünyadır; melankolide ise ben’in kendisi.” diyor. Hüzün veren, artık bütün dünyayla birlikte her şeyin yeniden yazılıp bu yolla yeniden yapılabileceğine, böylece ne geçmişin, ne bugünün, ne de geleceğin asla “birlikte” anlayabileceğimiz ve tarif edebileceğimiz bir şey olmadığına böylesine inanmış olmak… Bu nedenle belki de hiç kimse, karanlık olup olmadığını bile bilmediği dörtgen odalarda –çünkü hep karanlık- hiç göremediği bir takım adamlar tarafından bedeninin ve ruhunun nasıl parçalandığını kendisine bile anlatamadı, yazmadı; bu hikâye hiçbir zaman, yazarlarını bitirecek ve ruhlarını huzura erdirecek bir yazıya dönüşmedi. Çünkü artık, “dışarısı” hüzün verici, “Tek başına, yapayalnız” yaşanmış yönleriyle bir darbe, işkence, bir gece sevdiklerinin en mühim eşyalarını bir çantaya yerleştirmeye çalışan kadının acısı ve bunların tek tek insanlara ne yaptığı, ne yapmakta olduğu, bir insanlık suçu olarak, kolektif ve “akıl” yoluyla yazıya dönüştürülebilecek bir şey değildir: Bu, tamamen kişisel bir hikâyedir, vaizlik, felsefe ya da her türlü “işlevsel” projeyle ilişkilendirilemeyecek kadar bire-bir, kişisel bir hikâye ve bütün yalnız teslim alınma halleri kadar mahrem… Ve melankolik bir hikâye. Bu anın bendeki acısı, o acının bende açtığı yara, neden benim “travma”m olsun? Travmalarımız olarak acılarımız yeniden tanımlanırken, bizden ve canımızı acıtanlardan başka bir yere, uzağa, “hiçbir yer”e konmuş olmuyor mu? Acı verenler çoğullaştırılıp silikleştirilmiş olmuyor mu? Devlet denen o soyut hukuksal varlığın bütün suçlarının her düzeydeki suç ortakları, her türden itaat suçları, suçluları, o soyut varlığın olmayan gövdesinde eriyip yok olmuyor mu? Travmamla değil, katillerimle yüz yüze gelmek istiyorum. Kadınların sessizliği, intikamı saklayan, saklayarak büyüten bir geri çekiliştir. Sessizce, kadınca, beklemek istiyorum; unutmadan, acımın bedenimden uzağa yitip gitmesine izin vermeden. Parçalanmış hayatlarımızın parça parça ama bitmemiş hikâyesinde, kendimizi, sessiz ve zararsız kurban edebiliriz ya da aralarında dolaşarak, maraza çıkarabiliriz, tek tek hepsi itaat suçlarını itiraf ettiklerinde, yüzümüze bakamayarak utandıklarında, tek tek etli canlı insanlara dönüştüklerinde, sessizliğimiz yerini uysal bir iç konuşmaya bırakabilir. Ehlileşmeden; öfke, hınç, intikam ve benzeri olumsuz, hiç de “uygar” olmayan duygulardan arınmış bir dile teslim olmadan.

12 Eylül ve diğer bütün açık ya da örtük darbelerin, göçlerin, zorla evinden yurdundan sürülmelerin, dilini, usulünü bilmediğin şehirlerin kıyılarına sığınmaya çalışmanın, çocuklarını askere ya da dağa göndermenin acısı, milyonlarca insanın hayatında yarattığı yıkımlar açısından, sadece “o yıllar”da yaşanmış ve geçmiş kötü günler olarak, travmalarımız olarak ele alınamaz. Travmalarla yüzleşme, itaat suçu işleyenlerle ve büyük patronla ben’i yüz yüze getirmedikçe, tek tek her şeyi ve herkesi teşhis etmemize yol açacak bir karşılaşmayı sağlamadıkça, beni acıma ve canımı acıtana yabancılaştırmaktan başka bir anlama gelmeyebilir. Dünya bugün, olup biten karşısında “hiç bir şey yapamayacağımız”, başka bir dünyanın mümkün olmadığı inancını insanların içselleştirdiği, yapabileceğimiz en iyi şeyin kendi hayatlarımızı kurtarmak olduğu fikrini dikte ediyor; kimse adaletin gerçekleşebileceğine ve bunun kendi eylemleriyle mümkün olduğuna, ne kişisel hayatı ne de başkaları için inanmıyor ve hareket etmiyor; küreselleşmenin insanına dair bu olgu, bizde belki de ilk darbeyle başladı. Bu coğrafyada, hiç kimsenin hiçbir şeyin hesabını “vermediği” gerçeği, adalet duygusunu dolayısıyla adalet arayışını, adalete olan inancı yok etmekle kalmadı, “kötülüğü” bir şekilde meşrulaştırarak sıradanlaştırdı, herkesin kendine göre bir adalet tarif etmesine hatta adaletin tecellisini sonsuza ertelemesine yol açtı. Ne yazar olunabildi ne yazı. Ya acılar “üzerine” konuşuldu ya da için için konuşmaya razı olacak kadar ehlileştik hep beraber. Gerçekten adaleti talep etmenin gerektirdiği devrimciliği, bir tür “mazlum” olmakla idare etmeye, mazlumluğun meşru gücüne sığınmaya feda etmedik mi?

Suçluları bulamadık, yüzlerine bakamadık, acılarımızın hesabını soramamanın getirdiği suç ortaklığını atlatamadık. Şenlikli ve sevgi dolu bir hakikatin dilini, sahte bir barış dilinin kıyısında dolaşarak değil, belki de ancak öfkemiz, hıncımız ve gerçekten adalet taleplerimizi geri alarak kurabiliriz.

Share Button