Siyaset Adaletin Tesisidir

Nilgün Toker

Sadece zulme ve adaletsizliğe uğrayanların adaleti düşündükleri ve talep ettikleri bir dünyada, adalet, ancak mazlumun ve mağdurun gramerinde yer bulabilir. Bu durumda da güçsüzler ve güçlüler arasındaki denklem bozulmadan, adalet, güçsüzlerin güçten talebine dönüşür ve adaletsizlik sistemi bir kez daha meşrulaşır. En iyi ihtimalle “adil bir güç”ün, adil olmayan bir “güç”ü kontrol etmesi ve adaleti sağlamasıdır talep edilen. Adaletsizliğe uğrayanların kendi adaletlerini sağlama yetkilerini çoktan devrettikleri bir devlet sisteminde, adaletin tesisi egemenliğin ellerine bırakılmış ve dolayısıyla tümüyle “hukuksal” bir edim olarak tanımlanmıştır; artık adalet “mahkeme”nin ve yasa uygulayıcılarının yetkisindedir. Yargıçların ve yasa uygulayıcılarının adaleti tümüyle yasallık olarak tanımladıkları, dolayısıyla da kural koyucu gücün icracısı oldukları bir yapı içinde, adaletsizliğin bizzat yasadan kaynaklandığı açıktır. O halde adaleti sağlayacak olan yasanın adaletsizliği söz konusudur ve şimdi yapılması gereken yeni bir adalet ölçütü aramak ve adaletin ne olduğunu sorgulamaktır.

Adalet, insansal biraradalığın kurucu ilkesidir; başka deyişle zorunlu olarak çoğulluk/çokluk halinin ilkesidir. Bu nedenle tikel bir nitelikten hareketle bir adalet ölçütü tesis edilemez; tersine birarada olma tarzı, biraradalığın niteliği, adaletin temelidir. Tam bu nokta, biraradalığı kurma tarzının, adalet ilkesinin kendisi olması, adaletin siyasetin temeli olduğunu gösterir. Siyaset, adaletin tesisidir. İnsanların nasıl birarada yaşayacaklarını belirleyen ilkenin, bu yaşamı kurucu edimin, siyasetin temel referansı olması gerektiği anlayışından, zorunlu olarak her türlü siyasetin bir adalet ilkesi taşıması gerektiği çıkar. Ancak biliyoruz ki adaletsizliğin kaynağı da siyasettir. O halde hangi türden siyasetin adalet ilkesinden yoksun olduğunu açığa kavuşturmak gerekir ve bunun için de adaletin ne olduğuna ilişkin bir kavrayış ortaya koyulmalıdır.

Adalet bir yandan toplumsallık bağına ve siyasal etkinliğe işaret eden, bu nedenle de yasada açığa vurulan bir ilkedir, öte yandan da ahlaki bir niteliğe gönderir. Adalet bir yandan eşitlik ilkesinin kendisidir ama öte yandan da haklı ile haksızın, iyi ile kötünün ayırt edici ilkesidir. Adalet bir yandan “hak”la ilgilidir, öte yandan da “değer”le. Bu nedenle adalet hem siyasal bir kavram hem de siyasetin ahlakına ilişkin bir kavramdır. O halde hem eşitlik olarak adaletin hem de değer olarak adaletin ne olduğunu açık kılmaya çalışmalı…

Eşitlik, insanların insan olması bakımından eşitlik olarak tanımlandığında, bu, tüm insanların taşıdıkları “ortak” ya da “aynı” nitelik nedeniyle eşit oldukları anlamına gelir. Bu liberal eşitlik ilkesi, gerçekte eşitlik sağlamayacak olan bir eşitlik ilkesidir. Çünkü insanları yapabilecekleri bakımından, dolayısıyla özgürlükleri bakımından eşitlemeyen, taşınan türsel nitelikten ya da herhangi bir “birlik”in bir olmasını sağlayan aynılık ilkesinden dolayı eşit varsayan bir ilkedir. Bu türden bir eşitlik ilkesi esasen hukuk tarafından içerilir ve siyaset, eşitliği bir siyasal sorun olarak tanımlamaz. Kişilerin yasa önündeki “mutlak” eşitliği ilkesi olarak adlandırıla gelen bu anlayış, adaleti hukuksal bir ilkeye ve dolayısıyla yasaya uygunluğa indirger. Bu, eşitliğin somut insansal hallerinin görmezden gelerek, hatta yok sayarak tanımlanmasıdır ve tekrar söyleyelim, eşitsizliğin meşrulaştırılmasıdır. İnsanların somut halleri, bir ortaklık ya da aynılıkla tanımlanamayacak farklılıkların olduğu hallerdir. Herkesin yasa yapma hakkı bakımından eşit olduğunu söylemek, herkesin yasa yapabilecek güce sahip olduğunu söylemek değildir. Bu nedenle insanları özgür oldukları varsayımından hareketle eşit ilan etmekle, insanları özgürlüğe sahip olma ve onu nesnelleşme gücü bakımından eşit kılmak aynı şey değildir. İlki yasanın “statik” ilkesi, diğeri siyasetin dinamik ilkesidir. İlki farkları ve farklılıkları görmezden gelir, ikincisi fark bilinciyle oluşur. En önemlisi, ilki değeri görmezden gelir, ikincisi eşitliği değer eşitliği olarak tanımlar.

Farkı/farklılıkları görmezden gelen bir adalet ilkesinin, aslında adaletsizliğe yol açacağı açıktır. Çünkü bir aynılık ilkesini eşitliğin koşulu yapmak, eşitliği söz konusu aynılığa sahip olma oranına göre tanıma anlamına gelir ve ortak yaşamın ortaklığını yıkar; tersine toplumsal bağıntıyı ortaklaşamayacak ayrımlar hiyerarşisi olarak kurar. Toplumsal biraradalığı bir birlik ilkesinden hareketle ortadan kaldıran, toplumun üyeleri arasında hem özgürlük hem de değer bakımından hiyerarşi kuran siyaset tarzı, kutsamak ve değersizleştirmek, varlığı için her şeyi feda etmek ve yok saymak/yok etmek denkleminde hareket eder. Bu, zulmün meşrulaşması demektir ki, adalet artık bir adaletsizlik olarak söz konusudur.

Özgürlük, yapabilme gücü ise, eşitlik bu güç bakımından herkese ait bir nitelik olmalıdır. Herkesin eşit olması herkesin özgür olmasıysa, özgürlük neyin ifadesidir? Özgürlüğü, yasanın sınırları içinde yine yasanın belirlediği hakları kullanma serbestliği olarak okursak, biraz önce her yasanın adil olamayabileceğini ve yasanın belirlediği hakları bile kullanma bakımından herkesin aynı güçte olmadığını belirledik. Özgürlük ve dolayısıyla eşitliği yasanın içinde değil de yasanın dışındaki bir meşruluk ilkesi olarak arayacaksak, meşruiyetin doğrudan doğruya bir değer kavramına göndereceğini de hatırlamalıyız. Bu, iyinin ve haklının ne olduğuna ilişkin bir değerdir. İnsan için iyi olanın ve dolayısıyla hak olanın, insanın ahlaksal bir varlık, değer üreten bir varlık olarak olduğu göz önüne alınarak tespiti meselesi, tümüyle kişinin, bireyin iyisini sorunsallaştırmak olursa, insansal biraradalığı muhatap almayan bir zeminde kalırız. Oysa adalet, birlikte yaşamanın ilkesidir. Bu, iyinin adil bir ortak yaşamı kuracak şekilde tespit edilmesini gerektirir. Başka deyişle, herkes için iyi olanı tespit etmek için önce herkesi nasıl tanımladığımızı ortaya koymalıyız. Herkes, nitelik, tarz ve taşıdıkları değer bakımından farklı olan herkesse, herkes için iyi olan, ancak tüm bu farklarca kabul edilen, herkesin kendi ortak yaşam ilkesi olarak benimseyeceği bir ilke olmalıdır. Bu herkesin paylaşacağı ilke, herkesin biraradalığından çıkar. Farklar arasında eşit kabul etme/kabul edilme bağıntısının kendisidir iyi ve kötüyü, haklı ve haksızı ayıran. Biraradalığı yıkan şey kötülüğün kendisidir, biraradalığı güçlendiren şey iyidir. O halde, iyi ve kötüyü belirleyen şey, farklı olanı görme, kabul etme ve onun eşit özgürlüğe sahip olduğu bilincidir.

O halde özgürlük, herkesin kendi değerini açığa vurma gücüdür ve eşitlik bu güç bakımından eşitliktir. Şimdi bu türden bir özgürlük ve eşitlikten yoksun bir dünyada adalet ilkesi nedir? Çünkü farkı tanımak, farklılıkları eşitlemek, aynı zamanda kimsenin gerçekte eşit olmadığını da fark etmektir. Kimse eşit değilse, özgürlük herkesin sahip olduğu bir güç de değildir. Dahası, bu durumda haklara sahip olanlar ve olmayanların varlığı da açığa çıkacağından, özgür insan tanımına bile sahip olamayanların bu tanımı elde etmeleri de bir adalet sorunudur. Özgür olmadığının ve özgür olamayanların olduğunun bilincidir yeni adalet ilkesi; eşitlik bağıntısında değil eşitsizlik üreten bir sistemin içinde olunduğunun ayırt edilmesidir adalet ilkesi. Adalet, o halde, eşit kabul etmek değil, eşitlemektir; özgür ilan etmek değil özgürlüğü gerçek kılacak bir siyasettir. Bu nedenle adalet, özgürleşme ve dolayısıyla eşit olama mücadelesinin adıdır ve siyasetin kendisidir.

Share Button