Kadınların Dilleri de Tel Örgülerle Çevrili

arizababalar

Gül Yaşartürk

Ayten Kaya Görgün’le Söyleşi

Ayten Kaya Görgün ilk romanı, “Arıza Babalar’ın Çatlak Kızları”nda Ankara’nın gecekondu mahallelerinden birinde iç içe yaşayan göçmen ailelerin hayatını anlatıyor. Bunu yaparken kadınların özgürlüğünü alıyor merkezine, ahlâk anlayışının, kendisini kadın bedeni üzerinden tanımlamasını dert ediniyor.

“Beş altı yıl önce okula gittiğin için orospuydun, bugün erkek arkadaşın olduğu için, kim bilir yarın da boşanmak istediğinde orospu olacaksın. Hangi kapıyı açarsan aç, kaç adım atarsan at, canlarını her yaktığında içlerindeki en eğitimlisi, en harbi adam dediğin bile sana orospu diye bağırmaktan kendini alamayacak. En sıkıştıkları, en beceriksizleştikleri yerlerde dişlerinin arasından aynı cümleyi kuracaklar sen de kadın mısın diyecekler…”

Ayten Kaya Görgün’ün kahramanları, Kurtuluş Parkı’nda piknik yapmaktan başka eğlencesi olmayan genç kadınlar. Oralarda bir aşk yaşayacak olduklarında ya asker yapışıyor yakalarına ya da kafaları pisliğe batıyor. Kadınlar, dayak yediklerini de, kafalarının pisliğe battığını da, eve hırsız girdiğini de babalarına anlatamıyorlar. Çünkü her halükârda suçlular ve bir an evvel evlendirilmeleri şart. “Arıza Babaların Çatlak Kızları”nda kadın on iki çocuk doğursa da bir pastırma yiyecek kadar değerli değil, sadece ocak düşmanı ve namus meselesi olmaktan ibaret. Romanda kadın meselesi kadar sınıf meselesi de kendisini hissettiriyor. Paşa Amca, Fincan Teyze ve kızları Sakine, Hıdır Amca, Nafiye Teyze ve kızları Figen, Eylem adeta bir film izliyormuşçasına yanı başınızda canlanmaya başlıyorlar. Görgün okuyuculara son derece içten bir kadın dayanışması sunuyor.

Çok uzun zamandır öykü yazıyorsun… Biraz o dönemden söz eder misin?
Evet, ‘90’lı yılların başından beri öykü yazıp onları dergilerde yayınlatmaya çalışıyordum. Bu çok da kolay olmadı. Uzun süre sabırla beklemem, beklerken de yazmam gerekti. Tam umudu kesmişken ilk çalışmam 1997’de Pazartesi Gazetesi’nde yayımlandı. Ulus’ta otobüs beklerken mastürbasyon yapan bir erkeği görüp, ondan yola çıkarak bir metin yazmıştım. Arkasından Leman’da “Siz Çüklüler Hep Erkek Misiniz”de dizgicilik yapan bir kızın tacize uğramasını anlatıyordum. Her iki metinden sonra şöyle sordu insanlar: “Baban bunları okusa, ne der?” Ne diyeceği var mı, yüzüme tükürürdü herhalde. Bugün de “Arıza Babaların Çatlak Kızları”nı okuyan pek çok kişi benim edepsiz olduğumu düşünüyor. Aslında onların edepsiz olarak işaretledikleri sözlerin çoğu atalarının kullandıkları sözler. Atasözleri. Üstelik ben oraya seçerek kullandım. Şunu fark ettim ki, bazı kelimeler erkeklerin dilinde, kaleminde daha sahipli görünürken aynı kelimelerin bir kadının kaleminden dökülmesi kadına çok yakışır görünmüyor. Edebiyatta da kadına yakıştırılan ‘edep’, öykülerimin konusu oldu. Tam bu öyküdür diyebileceğim ilk metnim ise Sanat Eylemi’nde okurla buluştu: “Coği Babanın Cüheri”. Şimdi hatırladım, yayımlanan ilk öyküm bir göç hikâyesini anlatıyordu.

Sonra Bulut geldi ve sen hem çalışan bir anne hem yazar olmanın sıkıntılarını yaşamaya başladın.
Yazar değil ama ‘yazan’ bir kadın olarak anneliğin ilk yılları zor yıllardı. Bulut doğduktan sonra gördüm ki ben zamanında kadınlık eğitiminden ikmale kalmışım da haberim yok. Hayatımın hiçbir döneminde o kadar uzun süre evde kalmamıştım. Çocuk görmeye geliyorlar, hamur işleri bilmediğim ortaya çıktı. Temizlik konusunda pratik değildim. Ben otuz birimde doğum yaptım, apartmanda benden küçük üç çocuklu kadınlar ne zaman evlerine gitsem evleri sürekli derli toplu ve ikrama hazır, en az iki çeşit çıkarıyorlar. İlk aylar apartmandaki diğer kadınlarla haddimi bilmeden yarışa girdim. Altıncı ayda saç kıran oldum. Eşim “İstersen bir bakıcı bulalım, sen işe başla” dedi.

Anneliğinin ilk yıllarında okumaya yazmaya vakit ayıramadığını ve canının çok sıkıldığını hatırlıyorum… Neydi seni sıkan, anne olmak mı?
Sanki Bulut olmasaydı çok sıkı öyküler yazıp çok iyi kitaplar okuyacaktım. Aslında sorunum zamanlaydı. Sonunda arkadaşım Figen beni uyardı “Her şeye yetişmeye çalışma, bak ben iki seferdir avukatlığa ara verip her seferinde yeniden başlıyorum, sen birkaç yıl sadece annesin” dedi. Sonra komşulara gidip yarıştan çekildiğimi söyledim, çok rahatladım. Çoğu o saatten sonra bana daha çok el uzattı.
Bulut’a komşum Sevgi baktı. Sevgi neredeyse bana da baktı. Her akşam bana bir kap yemek verdi eşim bir gün “Yaa bu kadın ne yaparsa çok lezzetli yapıyor” dedi. Gittim Sevgi’yi uyardım “Evliliğim senin yüzünden zora giriyor, bana pişirdiklerinden getirme” dedim. Baktım, Sevgi getirmeye devam ediyor, “Madem getireceksin bari çok getir, ben tek çeşit yapayım” dedim. Ondan sonra Sevgi’nin getirdiklerini kendi tencerelerime koyup masaya öyle çıkarmaya başladım. Bu kez eşim, “Ayten, sen kendini aşmışsın” dedi. Doğumdan sonra pek çok kadının yardımını aldım. Başta ablam vardı, her fırsatta imdadıma yetişirdi. Sevgi gönüllü olarak hafta sonları da Bulut’u alırdı ki ben edebiyat toplantılarına katılabileyim.
Eşimin işi dolayısıyla bir yıl ayrı şehirlerde yaşadık, o zamanlar Bulut kreşe başlamıştı, benden önce eve geldiği için bu kez başka bir komşum birkaç saatliğine bakıyordu. Ben o sıralar işin dışında bir senaryo grubunda da çabalıyorum. Bir akşam eve geç geldim, Bulut’u alırken kadın dönüp bana “Bir kadın bu saatte eve gelir mi?” dedi. Ben Bulut’un yanında tartışmamak için geçiştirdim. Bulut’u yatırırken dönüp bana “sen iyi bir kadın değilsin” dedi.

Kadınlar birbirlerine karşı çok acımasız olabiliyorlar değil mi ?
Maalesef, hem en çok desteği kadınlardan alıyorsun hem de ilk iğneli lafları onlardan duyuyorsun. Mesela temizlik için yardımcı kadın bulduğumda ilk annem söylendi, “Sen ne beceriksizsin, bir çocukla, evin hakkından gelemiyor musun? Biz on çocuk, tarla, tapan…” diye.

Kadın yazarlarla aran nasıl, kimleri seversin?
Tomris Uyar’ın disiplini, işçiliği, dönüp dönüp okunulacak öyküleri, okudukça insana kalemi eline alma isteği uyandırması… Aslı Erdoğan’ı okurken satır aralarındaki birçok ayrıntıyı kaçırmama rağmen bende bıraktığı ‘ağırlığı’… Virginia Woolf’un kitabın kapağını kapattığımdan sonra kulağımdan gitmeyen sesini, en çok da “Kendine Ait Bir Oda”yı… Bir de yeni tanıdığım Mary Shelley’i. “Frankenstein”ın yazarının bir kadın olmasına çok şaşırdım. Üstelik çok genç yaşta ince işlenmiş, katmanlı bir kitap yazmış, hayatı da çok ilginç. Galiba beni kadın yazarlara bağlayan biraz da günlük yaşantıları. İsimlerini saydığım bu kadınlar hayatı da büyük yaşayan kadınlar.

Büyük yaşamak senin için ne ifade ediyor?
Öğretilmişin dışına çıkan, tercihlerinde cesur olan kadınlar. Geçtiği köprülerde korkulukları aramayan, yüzdüğü denizde ayağıyla yeri yoklamayanlar…

Peki, neden ‘arıza’ babalar ve neden ‘çatlak’ kızlar? Çünkü anlattığın erkekleri maço ve ataerkil olarak düşünürüz. Maço ve ataerkil babaların kızları da isyankâr, feminist olarak da anılabilirler. Mevzunun ağırlığı altında ezilmeyelim diye mi düşündün?
Babalar maço ya da arıza nasıl tanımlarsak tanımlayalım o noktaya bir günde gelmedikleri gibi o noktadan da bir günde dönemeyecekler. Üstelik babalar hasmımız da değil. Sistem bunun öğretilebilirliğini ve sürdürebilirliğini istiyor. Çünkü bir bakıma bununla ayakta duruyor. ‘Çatlak’ kızlar ne kadar çoğalırsa arızaların dönüşümü de o kadar hızlı olacak gibi.

Babaların arıza, kızların çatlak olduğu bu dünyada anneler nasıl?
Arıza adamlarla bir ömür geçirmek hiç de kolay olmuyor tabii. İlk olarak, kadınlar mahallelerinden ötesini bilmiyorlar. Fincan Teyze hastaneden eve tek başına dönemiyor, Paşa Amca onu yanlış otobüse bindiriyor… Kadınlar dünyayla ilişkiyi kızları üzerinden kuruyor. Tedirginler, kendilerini ifade edemiyorlar. Sonra Nafiye Teyze de Fincan Teyze de sürekli kocalarıyla kızları arasında kalıyorlar. Kendi hayatlarını değiştirmeye dair umutları yok, ‘kendilerinden geçmiştir’, kızları farklı olsun istiyorlar ama o farklılıktan da korkuyorlar. Kadınlar bir de erkeklik mertebesine çıkmış kaynanalarından çekiyorlar. Göçle gelen bu ilk kuşak kadınlar, trenin hep son vagonundalar…

Kadın ve mizah ilişkisine dair; mizahın özellikle kadın cinselliği üzerinden giden bir söylemle erkeklerin egemenliğinde olmasına dair ne düşünüyorsun?
Biz dört kız bir araya gelip güldüğümüzde babam sinirle kapıyı açıp bağırırdı, “Yeter az kişneyin, siz kızsınız” diye. Bu topraklarda gülen kadın, hafif meşreptir. Gülmenin kadına yakıştırılmadığı toplumlarda güldürmek kadına yakışır mı? Merdiven başı, kaldırım kenarı muhabbetlerinde kadınlar gülmeyi başarıyorlardı. Çünkü güldükçe anlık da olsa hayatı sırtlarından indirip yanlarına oturtuyorlardı. “Siz Çüklüler Hep Erkek misiniz?” yazımı Leman’da yayımladıktan birkaç yıl sonra başka bir dergiye göndermiştim. O dergide de yayımlanmıştı. Sonradan duydum ki o derginin yayın kurulunda şu sözler geçmiş “Yayımlayalım da hanyayı konyayı görsün!” Kadınların yalnız bedenleri etrafında değil dillerinin de çevresinde tel örgüler var.

Hatırlıyorum da, Uçan Süpürge’nin kısa film öyküsü yarışmasına katılmıştın; yarışmaya katıldığın öykü de “Arıza Babaların Çatlak Kızları” kitabının girişinde yer alıyor. Son derece simgesel ve sinematografik buluyorum o girişi… Adamın biri durduk yere Sakine’ye şiddet uyguluyor…
2001’de Uçan Süpürge’nin düzenlediği “Gülmesini de Biliriz Kısa Film Senaryo Yarışması’na, romanda da geçen bu öyküyle katılmıştım. Ödül olarak katıldığım atölye çalışmasında hocamız sınıfta beni övdü, ne kadar güzel ve etkileyici yazdığımı söyledi; “Arkadaşınız İngiliz Grek tarzı yazmış” diyor. Ben oturduğum yerden şiştikçe şişiyorum ama bir yandan da “Allah’ım bu İngiliz Grek tarzı da ne?” diyorum. Sonunda hoca bana dönüp “Hadi bakalım arkadaşlarına bu hikâyeyi nasıl kurguladığını anlat,” deyip sözü bana verdi ama ben son derece nahif, “Hocam bu hikâyeyi kurgulamadım, bu gerçekten yaşanmış bir durum. Bende bundan daha çok var” deyince büyü bozuldu!

Çok iyi bir gözlemcisin. Romana konu olan hayatla ilişkini, tanıklığını anlatır mısın?
Ben göçü anne karnında yaşadım, hatta doğru dürüst bir köy bile görmedim. Ama Ankara’nın kıyısına sonradan kurulmuş küçük Sivas, küçük Çorum köyünde yetiştim. O mahallelerde kullanılan dili de raconu da bilirim. Çünkü o anlattığım insanlardan biriyim. Babamla eve giriş çıkış saatlerinden tut da kıyafetlerime kadar pek çok konuda didişmişizdir. Ben yine de şanslıydım ki dört kızın en küçüğüydüm. Bana gelene dek babamın köşeleri epey törpülenmiş, bazı dalları kendiliğinden yere inmişti. Ödenmiş bedeller kolyesi’nin tılsımıyla dolaşan Sakine’de biraz da ben varım.

Kadınların son derece doğal biçimde birbirlerine destek olmalarını anlatıyorsun. Babasından, kocasından kaçan, soluğu arkadaşının yanında alıyor.
Gerçekte de öyle değil midir? Her ne kadar bazı kadınlar bir sevgili, koca bulunca ‘kız arkadaşları’ ihmal etse de sonunda dolanıp geldiği yer yine bir kadın omzudur. Kitapta Fincan Teyze evlilik için şöyle der, “sen de binersin o tahta, sallanırsın bir hafta”, sallantı geçince kadının gideceği yer bir başka kadındır. Sonra sadece sıkışınca da değil kadınlar aslında kadın kadına daha iyi eğleniyorlar.

Share Button