Kurtlara Yem Olan Kadınlar

Ayşe Uslu

kurtlarakosankadinlar

Akılcılığın dünyası ile mitosun dünyası arasında zamandan daha yaşlı bir kadın durmaktaymış. Dişil niyetlerin arşivleyicisi bu kadın, bıyıklarıyla geleceği hisseder, yaşlı kocakarıların çok uzağı gören süt gibi beyaz gözleriyle zaman içinde geriye ve ileriye doğru eşzamanlı yaşar, bu ikisini dans ederek dengelermiş. Zihin ve içgüdülerin birbirine karışıp bu iki dünyanın üzerinde döndüğü eklem kemiğinden evi, bağışıklık sistemimizin kök saldığı, okyanuslardan daha yaşlı topraklarda kuruluymuş. Kaybolmuş ve başıboş dolaşan insanların ve arayış içindekilerin yaşadığı yere gelmelerini beklerken yaptığı tek şey kemik toplamakmış. Mağarası her türden çöl yaratığının kemikleriyle dolu olan kadın, özellikle Dünya’dan kaybolma tehlikesi olan kemikleri toplar, korur ve saklarmış. Toprağı didik didik ederek bulduğu kemiklerden bütün bir iskeleti bir araya getirdiğinde, onun yanında durur ve şarkı söylemeye başlarmış, bu iskelet yeniden can kazanıp ete kemiğe bürünene dek.

La Loba, kemik toplayan kadın, geçmişi ve kadim tarihi bilen ve onu öyküler halinde bizim için kaydedip saklayan mitsel sese bir örnektir. Kadınlar için, kemik toplayan kadının yuva kurduğu yer, içinde dünyanın fidanları, kök kütükleri, tohumluk buğdaylarıyla ilgili doğrudan bilgiler taşır. Bu bilgi kadının yumurtalıklarında yuvalanmıştır. Neyin ne zaman ölmesi, ne zaman yaşaması gerektiğini kemiklerinde bilir. Bu topraklar, Dünyada bugüne kadar varolan bütün öykülerin ve masalların temel malzemesidir. Öyküler ve masallar insanın buradaki, bu açıklanamaz tinsel topraklardaki deneyimiyle ve burada başına gelenleri anlatma çabasıyla ortaya çıkmıştır. Kendisi bir kantadora yani öykü toplayıcısı olan Clarissa Estés 25 yıllık bir çalışmanın sonunda yazdığı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında bu diyardan iki sözcük çağırır “vahşi kadın”. Bu kadının unutulan adıdır. Kadın bu adı duyduğunda, derinlerinde yatan vahşi doğasına dair bir kapı aralanır, zihninde çok eski anılar canlanır ve hangi kültürden olursa olsun sezgileri yoluyla bu sözcüğü anlar. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan toplum tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun korumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin savaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; ilişkileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef olmazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sahiptirler. Artık gün sonu yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihinsel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalarıdır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bilirler; nasıl kalınacağını da.
Vahşi kadın bir arketiptir. Jungcu psikolojinin dediği üzere arketipler içerikleri öznel yaşantılarca belirlenen fakat doğuştan getirilen evrensel ortak yapılardır. Bu yapıların ilk elden çözümü zor olduğu için Jung tarafından görünmez ruhsal faktörler olarak kabul edilir. Kökenleri, kültürel yaşamın çok öncesinde, evrim tarihinin biyolojimiz üzerinde bıraktığı izlere dayanır. Bilinçdışı çok katmanlıdır ve Jung’a göre bu katmanlarda insanlığın hayvan atalarından bu yana tüm bilgiler saklanmıştır, bu kollektif bilinçle de ifade edilir. Eğer insan bilincini bilinçdışına doğru genişletebilirse, yaşadığı çağın getirdiği kendine yabancılaşma durumunu aşmak için bir basamak daha evrilebilir ve yaşadığı çağla kendi doğası arasında karşılaştırma yaparak yaşadığı dünyayı yeniden görür. Vahşi ve kadın sözcükleri kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Bu vahşi kadın doğasının kavranması bir inanç değil, bir eylem işidir. Ruh ve ruh bilgisi olarak psikoloji işidir. O olmadığında, kadınlar onun gönül sohbetini işitecek ya da kendi içsel ritimlerinin vuruşlarını kaybedecek kulaklardan yoksun kalır. O, kadınlar aracılığıyla kendine bir çıkış bulur. Baskı altına alınıp ezilirse, yukarıya doğru çıkmak için didinir. Kadınlar özgürse, o da özgürdür. Kaç kere yasaklanmış, ezilmiş, önü kesilmiş, sulandırılmış, eziyete uğramış; güvenilmez, tehlikeli, çılgın gibi sayısız aşağılamalarla yaftalanmış olursa olsun, kadınların içinde yukarıya doğru öyle bir çıkar ki, en sakin, en çekingen kadın bile ona gizli bir yer ayırır. En tutsak kadın bile vahşi benliğinin yerini savunur, çünkü sezgisel olarak bilir ki, bir gün bir mazgal deliği, bir çıkış, bir fırsat bulduğunda tabana kuvvet kaçmak için ondan güç alacaktır.

Aynı zamanda bir psikanalist olan Estés, masalların ve öykülerin, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağladığını düşünüyor ve onları kendisine danışan insanların tedavisinde bir tür terapi aracı olarak kullanıyor. Zaten bu öyküler onun yıllar süren etnolojik çalışmaları sonucu ortaya çıkarılmış; yani sözlü geleneğin içinden çıkan bir tarihsellik söz konusu. Estés, “öykülerin dokusuna, hayatın karmaşıklıklarına ilişkin olarak bize rehberlik eden dersler yerleştirilmiştir ve arketipi yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları öyküler doğuruyor” diyor.

Vahşi kadın miti tüm kadınları birbirine bağlayan iyileştirici bir etki yaratırken yine de eleştiriye açık noktalar bırakıyor zihinlerde. Örneğin “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabı newage kültürünün yeniden üretimi olarak görülebilir. Bunu diyen pek de haksız sayılmayacaktır; çünkü newage inanışlarının bir çok türevinde temel olarak, doğu dinlerinin etkisiyle, kişinin içinde hali hazırda varolan bir güç ve bunun bilinçlenmeyle keşfedilmesinden söz edilir. Daha ilginç olanıysa insanın “eğer isterse” bu gücü hiçbir engele takılmadan istediği yönde kullanabiliyor olmasıdır. Bu bağlamda, Estés kadını sosyo-ekonomik koşullarından, daha genel olarak da maddeselliğinden bağımsızlaştırıp, analitik psikolojinin sınırlı alanına kapatarak işi psikolojizme vuruyor denilebilir; ruhların ve gizil güçlerin pençesine düşmüş bir tür idealizmle suçlanabilir. Ayrıca kitapta kadın kimliğinin oluşmasında açıkça patriyarkanın rolüne değindiği pek bir örnek de bulunamayabilir. Diğer yandan özcülükle eleştirilebilir. Kadını vahşi doğa dediği şeyle özdeşleştirerek ona değişmeden çağlar boyunca kalan verili bir hakikat atfediyor ve mutlaklaştırıyor denilebilir. Bakıldığında Jungcu eğilim feministler tarafından tam da bu nedenle eleştirilmiştir.

Jung çalışmalarını sürdürdüğü dönemde kadını bir ‘eksiklik’ üzerinden tanımlayan Freudyen anlayışa karşı bütünsel bir yaklaşım kurmasıyla ayrılmaktadır fakat sunduğu dişilik arketipi anlayışıyla zihin-beden ayrımına dayalı bir özcülük yaratmaktan öte gidememiştir. Örnek olarak, arketipler içinde en önemlilerinden anima ve animus verilebilir. Anima ruhu temsil ederken, animus düşünceyi temsil eder. Anima erkeklerde bulunan ‘kadınsı’ taraftır, animus ise kadınlarda bulunan ‘erkeksi’ taraftır, yani kadının sadece ‘duygusallıkla’ erkeğin ise ‘akılla’ özdeşleştirildiği bir düşünce rejimidir Jungcu anlayış. Ona göre, erkek ve kadının diğer yarısını aradığı mitolojik aşk öyküleri burdan çıkmıştır. Erkeklerin taşıdığı kadınsı taraf onlarda bilinçdışı olarak tasvir edilir yani karanlık ve bilinmeyen olarak. Irigaray’ın Platon’un mağara alegorisini eleştirirken söylediği üzere kadın rahmi mağaranın karanlık yüzünde kalan yanılsamalara indirgenen bedenin ve duyguların bilinmez dünyası olurken, erkek mağaranın dışında kalan gerçek ışığın yani aklın temsilcisi olmuştur. Bu anlamda, Jung’un arketipleri Platon’un bedensiz yani maddeselliğinden kopuk formlar/idealar dünyasına benzemektedir. Çünkü cinsiyet meselesini anlamak için aşkın bir üst insan modeli kurmaktadır. Estés’in vahşi kadın arketip örneğine de benzerlik taşıyarak, Jung’un dişilik arketipi, bir çok kültürde ve dinde bulunan kutsal dişilik imgesinin yeniden üretimine katkıda bulunmuştur. Ekofeministlerin yer yer sahiplendiği kavramlardan olan kutsal anne, doğa ana, toprak ana gibi örneklerde özetlenebilecek imgeler, kadınların erkek tanrıdan kurtulmalarını sağlasa da nihayetinde kadını sadece doğa ve beden kategorilerinde anlamaya iten indirgemeci yaklaşımlardır.

Bu atmosferde yaratılan zamanın kadınlık paradigması, sadece erkekleri inandırmakla kalmamış önce kadınları cezbetmiştir. Sokaklarda ve işyerlerinde değilse bile kadının evin içinde patriyarkayla işbirliğini sağlamlaştıran imgeler üretmiştir, ‘annelik’ ve ‘kadınlık görevi’ gibi. Kadınların toplumsal statüsü görünürde bir çok değişikliğe uğramış gibi görünse de, feminist hareketin öncelikli dayanaklarından olan erkek egemen zihniyetin pratiğe yansıyan oranda değişmesi gerektiği savı bu değişimi henüz yaratabilmiş görünmüyor. Bu değişim kadınların içsel yolculuğuyla beslenmesi gerektiği kadar erkekleri de dönüştürecek güce eriştiği zaman anlamını bulacaktır. Kısaca kadınların gitmeyi öğrenmesi gerektiği zaman, kaçılacak bir köşe bırakmayan koşulların boyunduruğundan da kurtulabilecekleri bir dayanaklarının olması lazım.

Maalesef yazar kurtlarla koşan kadınları tasvir etmekten, kurtlara yem olan kadınlar üzerine fazla eğilemiyor. “Doğamıza” dönüş meseli yabancılaşmanın daha bütünlüklü bir bakışla değerlendirilmesiyle daha iyi kavranabilir.

Estés kadınlar arası bilgi aktarımı ve dayanışmayı besleyen, kadınların birbirine tavsiye edebilecekleri pratik keskinlikler geliştirecek bir kaynak sunmakla birlikte, denebilir ki bağlı olduğu düşünce zemini, post-feminist bunalımı çözmek bir yana daha da besleyecek, bizi eski aile ve dişilik mitlerine geri çağıracak bir dilin dışına çıkamamakta. Vahşi olana, dilsel düşünümselliğin ötesine, sezginin evrenine çağrı, iki kez yabancılaşmayla baş etmek zorunda bırakılan kadının kulağına tatlı bir seda fısıldayabilir. Ama sağolsun medyanın da yardımıyla ‘vahşi’ ve ‘özgür’ kadın imgeleri çoktan tüketime sunulmuş ve kadınlar bu yalanın kıskacında iki yüzlü bir oyunun içine çoktan çekilmiştir. En azından durum kapitalist dünyada böyledir, öncesinin öykülerine ulaşacak kulaklar, bu öykülerin içerdiği mesajları bugüne taşırken gözlerini kapamamalıdır.

Kurtlarla Koşan Kadınlar
Clarrissa P. Estes
Çev. Hakan Atalay
Ayrıntı Yayınları 2010 (4. Baskı)

Share Button