Tomris Uyar için bir “Gündökümü”

Ayşe Sağlam

Tomris Uyar yazmayı yaşamdan; yaşamayı yazıdan hiç ayırmadan kendi özgün dilini oluşturan, kelimenin tam anlamıyla özgün bir yazar. O nedenle sadece öyküleri değil ‘yaşayış hali’ de üzerinde uzun uzun konuşulması gereken bir konu olmuştur daima. Güncelerinde kişiliğinin, dünyaya bakışının, nelere kızıp neleri çok sevdiğinin, tutkularının ve çekincelerinin ipuçlarını vermesi bakımından en az yazınsal varlığı kadar ‘esaslı bir kadın’ oluşuyla da ayrıcalıklıdır.

Var olmanın salt hayatta kalma kurgusundan kopup, bir şeylere dokunarak; yanarak ve bazen de yakarak yaşamakla ilişkili olduğunu ilk muştulayandır edebiyat. Yazmak bir direnme, uyumsuzlanma hali olursa ancak sanata dönüşür ve buradan yola çıkanların elindeki kalem yazanın uzvundan ötesi değildir.

Sancılı bir ruhla yazanların giderek azaldığı bir dönemde Tomris Uyar adı içte bir ferahlama; huysuzlukla bilenmiş uyumsuzluğun olumlaması gibidir. Sadece öykü yazmayı seçmiş olsa da edebiyata dair ne varsa bir ucundan Tomris Uyar’ın tuttuğunu biliriz. “İkinci Yeni’nin Kraliçesi” adlandırması boşuna değildir. Çünkü O, şiirin içinden geçer, felsefeye döner ve yaşamdan topladıklarıyla oturur yazının başına. Üstelik öykü yazmayı bir kenara bıraktığı günlerde bile yazının içindedir; günceler biriktirir, hâlâ tazeliğini koruyan çeviriler yapar. Türk Edebiyatı Tomris Uyar‘ın rengiyle bugünkü şeklini almıştır demek abartılı olmayacaktır. Dile tutkusu, onu korumaktan öte evrilten bir boyut kazanmıştır. Dille oynar, onu kurcalar ve adeta doğurur. Şimdi bile içinden sıklıkla geçtiğimiz sokaklar, öykülerinde yarattığı dil evreninin parçasıdır. Bir gelecek öngörüsü müdür, yoksa dillendirilmesinden hoşlanmadığı yaratıcı zekâsının bir oyunu mudur bilinmez; ama Tomris Uyar akılda hep şu anın tazeliğinde kalmıştır.
İstanbul’da geçtiğimiz yılın sonbaharından itibaren, okur-yazarlığın gözle görülür düşüşüne bir gönderme gibi gelen sempozyumlar düzenlendi. Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Bilge Karasu, Sevim Burak sempozyumlarının arasında Tomris Uyar adı olmasaydı büyük bir boşluk kalacaktı. Ancak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü yılın belki de en doyurucu etkinliklerinden birine ev sahipliği yaparak Tomrissiz bir edebiyatın eksik kalacağını imledi. Handan İnci ve ekibinin hiçbir detayı atlamadan düzenledikleri “70. Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Bir Sempozyum” adı gibi incelikli hazırlanmıştı. Renkleri ve yaşama içkinliğiyle hiçbir zaman bir yitime uyarlanamazlığı bu sempozyumda bir kez daha anımsatıldı. Gerek konuşmacıların dile getirdikleri, gerekse zaten adının her geçtiği yerde açılan sonsuz ‘aydınlanma anı’ sayesinde en çok da yeni nesille tanıştırılması açısından bu etkinliğin önemi yadsınamaz.
Tomris Uyar yazmayı yaşamdan; yaşamayı yazıdan hiç ayırmadan kendi özgün dilini oluşturan, kelimenin tam anlamıyla özgün bir yazar. O nedenle sadece öyküleri değil ‘yaşayış hali’ de üzerinde uzun uzun konuşulması gereken bir konu olmuştur daima. Güncelerinde kişiliğinin, dünyaya bakışının, nelere kızıp neleri çok sevdiğinin, tutkularının ve çekincelerinin ipuçlarını vermesi bakımından en az yazınsal varlığı kadar ‘esaslı bir kadın’ oluşuyla da ayrıcalıklıdır. Söz gelimi, adının yanında ‘ayrıcalık’ halinin kullanımına ne denli kızacağını, güncelerini okumuş sadık okur bilecektir. Bütün abartmalardan, yüceltmelerden gerildiğini her fırsatta belirtse de ona dair kurulabilecek hiçbir cümle saydam ve sakin kalamaz. Renkler vardır Tomris Uyar’ın yürüdüğü yollarda bile. Yalınlığı, özde kalmayı tercih eder ama direnişin bütün alacası ondan taşıp okuruna, sevdiklerine büyük bir tutku üzmesi olarak yansır. Her adımı, cümlesi planlıdır belki ama bunu bilmeden, ‘elinden böylesi geldiği için’ yapar. Bu sempozyumda, onun çok yakınlarının örneklediği ‘yaşam kesitleri’ de bunu yineledi. Yaz göğünün altında, ille de denize en yakın mesafede hayata kafa tutmayı yeğleyen, inandıklarına ters gelenle ‘dibine kadar’ didişen bir yazara hiç görmeden dokunabilmek için 17 Kasım 2011’de düzenlenen sempozyum sahici bir vesile oldu.
Oturum, TV arşivlerinden seçilmiş Tomris Uyar’ın yaşamından ve edebiyat anlayışından kesitler sunan programların mini gösterimiyle açıldı. Öyle ki konuşmacıların söz edecekleri her ne olursa olsun, Tomris Uyar daha ilk andan itibaren iri yeşil gözleri ve hayata dair keskin söylemleriyle salondakileri etkisi altına alıverdi. Kurulacak cümleler özenle seçilmeliydi; hiçbirinde ölümün esrikliğinden doğan yüceltmeler, sulu abartmalar olmamalıydı. Zaten konuşmalar süresince tüm konuklar, ifadelerinde bunu özellikle belirttiler: Tomris Uyar gereksiz yüceltmelerin ve bütün içli duygusallıkların karşısında sertlikle durur!
Oğlu H. Turgut Uyar’ın konuşması sırasında “Gündökümleri”ni okuyan okur ‘küçük Turgut’ imgesini, bu defa annesinden söz ederken dinlemek fırsatını buldu. Yazarın yaşadığı çağa, o döneme ait en ufak bir ayrıntının ete kemiğe bürünmesi; tıpkı Tomris Uyar’ın öykü kişilerinin bir yerlerde yaşamaya devam ettiklerini söylemesine gönderme gibiydi.
Malzemesi hayat olan, hiçbir zorlama imgeye yer vermeden sonuna dek açık algısıyla dâhil olduğu yaşamdan beslenen bir yazarın, yakınlarının anlatımıyla tıpkı yazdığı gibi yaşadığını, ilkelerinin hiç değişmediğini anlama fırsatı ancak böyle yakalanabilirdi. Sema Kaygusuz’un söz ettiği ‘kontrollü yakınlık’, ‘duygu patlamalarından arınmış ve içinde ille de edebiyat olan sohbetler’ yaşanmasa da tahmin edilebilen bir Tomris Uyar algısını daha da derinleştirdi. İçmeyi yaşamdan hiç ayırmadığı, güzel içen bir kadın olduğu halde, esrimeye, kendini bırakmaya, sarhoşluğa bir an olsun yer vermediği hayatında hep ona hayranlıkla bakan okurlar, arkadaşlar ve aşklar yaratışı yine O’nun kendine özel, benzersiz doğası gereğidir. Giderek yaşama eklemlenen cehaletten, yozluktan, dönemin köreltilmiş siyasi olan biteninden bunalan Tomris Uyar’ın yozlaşmayla direnecek cümleleri bulamayınca “Gündökümleri”ni yazmaya son verdiğini, içinde bulunduğumuz döneme bakınca bir öngörü gibi yaşadığını anımsatır. Sema Kaygusuz, ortak anılarından söz ederken, Virginia Woolf’un ezeli rakibi Katherine Mansfield’in ölümü ardından “Ben şimdi kimin için yazacağım?” cümlesini Tomris Uyar’ın nasıl dokunaklı algıladığını, bunu kendi yaşamışcasına aktardığını söylediğinde salonda belki de ilk duygusal an yaşandı. Bunun karşılığı ne yazık ki günümüzde olmadığı için, özlenen bir tavrın anımsanmasıydı yalnızca. Tam da bu noktada edebiyat okuru olmanın, gerçekten okur olabilmenin kendi içinde kurallar ve duygular taşıyan özel bir dünya olduğu gerçeği devreye giriyor. Yazarın söz ettikleri ancak böyle bir algıyla tam olarak kavranabilir.
Konuşmacılar arasında bir dönem evinde verdiği ve adını “Kıyıdan Açılmak” koyduğu derslere katılan Zeynep Miraç Özkartal da vardı. Onun anlatımı bambaşka bir Tomris Uyar resmi çizmek açısından farklıydı. Tomris Uyar’ın gençlerle kurduğu bağı ve onlara yaklaşımını Özkartal’ın capcanlı ifadesi ele verdi. Tomris Uyar’ın “Gündökümleri”nde “Biz bu gençlere ne yapıyoruz, onları nasıl yalnız bırakmışız” serzenişini anımsayanlar, aslında özeleştiri yapması gereken son kişi olduğunu bu konuşmadan çıkaracaklardır. Zira onun tahlil ve tespitleri, yaklaşım biçimi gençlere hep ‘kıyıdan açılmak’ fırsatını verdi. Ancak günümüzde Tomris Uyar’ın gördüğü kıyının yerinde yeller esmektedir. Zeynep Miraç Özkartal’ın sıklıkla yinelediği “Kafa karıştırmayı severdi” cümlesi, bilinen keskin Tomris Uyar zekâsının bir örneğidir. Birlikte yaptıkları derslerde, aynı anda sevilemeyecek yazarlardan, yaşama sanatından, usul ve tavırdan, hatta “Sigara içmenin bir haysiyeti var,” diyerek yaşam algısından üstü kapalı söz edecek kadar özgün dünyasını öğrenciye zorlamadan yansıtmış kaç yazar vardır?
Haydar Ergülen “Yüksek Terzi” adını verdiği konuşmasında sanırım Tomris Uyar’ın en şiirsel anlatımını yaptı: “Tomris Uyar kadın yazarlar içinde yaşının da arada olmasına bakmadan sanki böyledir. Karıştırıcıdır, ne karıştırdığını bilmezsiniz ama varlığı bunun için yeterlidir, doğal lider diyelim, seçimsiz, tartışmasız, itirazsız ve öyle… O yüzden kadınlarına bakarak anlaşılır bir dilin güzelliği, bir edebiyatın birikimi, bir hikâyenin inceliği ve elbette bir itirazın sürekliliği ve yalnızca var olma değil var kalma mücadelesinin, arzusunun da sarplığı, çetinliği. Kadınlar bunu yapmak için tırnaklarıyla mı tutunuyorlar hayata? Öyle de olabilir ama Tomris Uyar güzel akışlı bir nehir gibi, bunu demiş miydim, öyleyse şimdi yalnızca Tomris Uyar için söylüyorum, uslu, taşkın, dalgın, hülyalı, kızgın, derin, ama her zaman geçtiği yerlere, topraklara, ağaçlara, göklere dokunarak hep yüksekten ama hep kıyıdan gitti: Yüksek bir kıyıdan, iç kıyıdan.” Böyle bir tanımın ardından insan en çok yakından tanıyamadığına, oturup bir yaz akşamüstü rakısı içemediğine mi yanar; yoksa yalnızca içinden böyle kadınların geçtiği hayatta hâlâ neden bir şeylerin değişmediğine mi? Sanırım Haydar Ergülen’in anlatımı bütün soruları aynı anda sorup yanıt arıyordu. Bu konuşmanın ardından salonda gerçek bir sessizlik oluştuğunda, geç kalmışlık hissi kendini ele verdi.
Yakın dostu, güncelerinde sıkça adı geçen Fatih Özgüven, ona dair bambaşka bir dünyanın kapısını araladı. Burada mizahla hüznün kendi içindeki uyumuna şaşırmamak elde değildir. Aslında bu Tomris Uyar’ın ta kendisidir ve ancak bu denli yakın bir dostunun dilinden tahlil edildiğinde yerini bulur. Fatih Özgüven O’nun büyük aşklarından, flörtöz yanından söz etti. Bu aslında o dönem için bir kadının adıyla yan yana anılamayacak kadar sert bir tavırdı. Ancak muhalif bir kadınla karşı karşıyaydı dönem. Çetin cevizdi ve önceden belirlenmiş kurallara pabuç bırakmayacak kadar ustaydı savaşmakta. Konuşmanın başlığı “Tomris Uyar’ın Çapkınlığı” idi. Ama elbette bunca yakın bir dostun söz edebileceği kadar incelikle dokunmuş bir Tomris evreniydi dile gelen. Sevilen, seven kadın; bir sanatçının tutku dolu yaşamsal kavrayışı… Türk şiirinin dört büyük adamının ortak noktası Tomris Uyar aşkıydı belki. Ama bu hiçbir zaman şimdinin dünyasında alıştırıldığımız gibi içerikten yoksun bir yorumlamaya maruz kalmadı. Aksine güzel dostlukların, dönemin gerçekten sanat ve edebiyat konuşulabilen paylaşımlarının özeti olarak yer aldı. Fatih Özgüven, Tomris Uyar’ın ölümünün ardından yazdığı yazıdaki gibi kendine has, kimselere benzemez o kadını anlattı.
On yedi konuşmacının her birinde farklı bir dünyaya dâhil edilen izleyici aslında özünde hep aynı duruşu ve dünya fikrini görebildi. Bu Tomris Uyar dünyasının doğalıydı zaten. O dingin bir yaşamın ezberlenmiş komutlarına uymaktansa yitirmek pahasına didişen bir uyumsuzdu. Bunu en çok dostlarının bakışı, onu yakından tanıyanların anlatımları böyle olanca gerçekliğiyle dillendirebilirdi. Yaratının günümüz icadı sayılabilecek ‘kendine dönük ve kapalı’ tavrının aksine bir dönem, kalabalıklar içinde, sokaklarda yaşanan; paylaşılan bir hayat kesiti olduğu düşüncesini Tomris Uyar ve çağdaşlarından bir kez daha anımsamak adına böyle bir sempozyum umut verici oldu. Yitirilenin büyüklüğüne rağmen, geride kalanlarla yola devam edebilmenin en akılcı yolu, izlekleri doğru yorumlamaktır. Tomris Uyar belki de en çok iz bırakan ve bıraktığı bütün izlerden yeni, yepyeni hayatlar çıkarılabileceğinin öngörmesini yapan yazardı. Sempozyum sonunda bunun en dokunaklı kanıtını Leyla Erbil verdi. Sahnede, dolu dolu bir hayatın ve paylaşımların ardından yaşanan o büyük boşluk Leyla Erbil’in yalın ve derin cümlesinden okunabilir: “Arkadaşımdı”… Yalınlığı yaşamının özü saymış bir yazarın ardından söylenebilecek en sade ve çok katmanlı ifade buydu belki de.

Share Button