Tezer Özlü’yü bir ‘eylem’ olarak düşünmek

tezerozlu_cocukluk

Suzi Kara

Seyyar Sahne, Tezer Özlü’nün “Çocukluğumun Soğuk Geceleri” isimli eserini tek kişilik bir oyun olarak sahneye koydu. Nesrin Uçarlar’ın tek kişilik performansıyla sahnelenen oyunda, “Çocukluğumun Soğuk Geceleri”, bir ses ve eylem bütünü olarak ele alındı.

Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri” eseri, uzun zamandır tiyatroya bir diyalog sanatı olarak yaklaşan; prova ve gösteri süreçlerini oyuncu ile yönetmen arasında başlayıp, oyuncu ile seyirci arasında devam eden bir diyaloga dönüştürmeye çalışan Seyyar Sahne tarafından tek kişilik bir oyun olarak sahneye taşındı. Tezer Özlü’nün çocukluk, ilk gençlik, kadınlık, cinsellik ve delilik temalarını, yaşam ve ölüm izlekleri etrafında, yalın ve sarsıcı bir dille işlediği, derinleştirdiği ve tartıştığı bir özyaşamöyküsel anlatı olan “Çocukluğun Soğuk Geceleri” oyununun yönetmeni Celal Mordeniz, oyuncusu ise Nesrin Uçarlar. Nesrin Uçarlar ile metinle karşılaşma, sahneleme ve seyirci ile buluşma süreçlerini ve Seyyar Sahne’nin öncülüğünde yapılmakta olan Tiyatro Medresesi’ni konuştuk.

“Çocukluğun Soğuk Geceleri” metninden yola çıkarak bir oyun yapma fikri nasıl oluştu? Seyirciyle buluşuncaya kadar nasıl bir hazırlık süreci yaşadın?

Seyyar Sahne’de edebî eserlerden yola çıkarak tek kişilik çalışmalar gündem olunca, Celal bana çalışmam için “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ni önerdi. Tezer Özlü’yü “Yaşamın Ucuna Yolculuk”tan daha karanlık bir imgeyle biliyordum. Ve tekrar “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ne baktım. İlk başta metinden iyi bir tiyatro uyarlaması olur diye düşünemedim, hatta çok zor geldi. Metni bir söz yığını değil de bir eylem olarak düşünmeye başlayınca zihnim açıldı.

Metni eylem olarak düşünmek ne anlama geliyor?

Seyyar Sahne’nin bir süredir üzerinde çalıştığı bir teknik, hareket makamı tekniği. Bir metnin, bir cümlenin sesteki, hareketteki karşılığını bulmak; grubun solo performanslarına, metnin anlamını açığa çıkarmak üzere yapılan araştırma çalışmaları bu tekniğin içeriğini oluşturuyor denilebilir.

“Çocukluğun Soğuk Geceleri”ni de bir ses ve eylem bütünü olarak düşünmek, metnin olanaklarının da açığa çıkmasına izin verdi. Kitabın tamamı nasıl olur diye düşünmeden, ilk sayfalardan itibaren metnin esinlediği hareket ve sesle birlikte çalışmaya başladım. 2009 Gümüşlük Kampı’nda çalışma parçamı gösterdiğimde Celal doğru bir başlangıç noktası bulduğumu ve buradan gitmek gerektiğini önerdi. O arada İsveç’e gittim; döndüğümde çalışmayı sürdürdüm. Ses ve hareketle okumaya başlayınca, metnin klasik okumasının üstüne çıkan bir durum, bir hâl oluşmaya başladı. Kitabın geri kalan bölümünü bu rehberle çalışmaya devam ettim. Celal’e ve gruba çalıştığım parçaları zaman zaman göstererek kitabın tamamını çalıştım ve sonra da ayrıntılara baktık. Birçok insan için Tezer Özlü’nün açığa çıkardığı anlamlar bende yoktu, halen de öyle olduğu söylenemez. Aslında bunun bir kadın oyununa yakın olduğunu seyirciyle buluştuktan sonra gördük diyebilirim.

Seyircinin yaklaşımı nasıl oldu?

Farklı tepkiler var. Mesela, Tezer Özlü okuyan ve ona dair bir imgesi olanların bir kısmı oyunu görmemeyi tercih etti. Metnin bir takım karanlık, bunalımlı niteliklere sahip olduğunu düşünen bu insanlar, onu bir de sahnede görmek, yeniden yaşamak istemediklerini söylediler. Kitabı yalnız başına okuduğunda böyle bir noktaya gelebiliyorsun. Ama ben bunun yalnız başına evde kitap okumakla ilgili olmadığını, bize öğretilen ‘kitap okuma biçimi’nun bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Kitabın kapağından başlıyor bu durum, ‘nostaljik prenses’ gibi dramatikleştirme, trajikleştirme eğilimleri var. Bu sebeple, oyuna hiç gelemeyenleri oyuna çağırmaya devam etmekten başka yapacak bir şey yok.

Bir de ‘nostaljik prenses’ imgesiyle gelmiş ve salondan bu imgesi kırılıp çıkmış olan insanlar var. Kadınlığın yeniden farkına varmış olarak çıkanlar… Bu ülkede kadınlık pek çok açıdan, kederlerle yaşandığı için onun taşıdığı potansiyel güç de görülemiyor. Tezer Özlü, metninde farklı olmanın cezasını çektiğini söylüyor, hastanelere kapatılıyor, evlenmek zorunda kalıyor, sürekli bir baskıyla karşılaşıyor… Ama kadın farklı olduğunun ayırtına vardığında çok önemli yaşam gücünü de bulmuş oluyor. Tezer Özlü, metinde bunu da söylemeye çalışıyor bence.
Bir de Tezer Özlü’ye dair herhangi bir önyargısı olmadan gelen izleyiciler var. Orada da şöyle bir şey gerçekleşiyor: Kadın seyirciler erkek seyircilere göre daha farklı bir dikkatle izliyorlar oyunu. Batman’daki gösteride bunu daha da açık bir şekilde gördük. Salonda sadece 2 – 3 kadın vardı, kalanlar erkekti ve ‘çok erkekti’. O zaman ben de oynadığımın bir kadının hayatı olduğunu daha farklı bir algılamayla fark ettim. Metinde cinselliğe dair kadınların çok kolay dile getiremediği, duyduğunda kolay dinleyemediği şeyler var. Bir kadın dili kurulabildiğinde neler olabileceğini fark etmek için belki de doğru bir karşılaşmaydı bizimki.

Bu fark edişten sonra oyunun yorumu değişti mi?

Tezer Özlü, metninde bir erkekle ilişkisini iki farklı cinsin ilişkisi gibi değil, iki farklı varlığın ilişkisi gibi anlatıyor. Kendini herkes gibi biricik bir varlık olarak düşünüyor ve iki biricik varlığın cinsel anlamda birleşmesinin bir sonsuzluk yarattığını, dünyadaki bütün varoluşun buradan ortaya çıktığını söylüyor. Bir kadınla bir erkek demiyor, bir insanla birleşmek diyor. Hep insan vurgusu var. Buradan yola çıkarak Tezer Özlü’ye ‘kadın romancı’ demenin de yanlış bir okuma olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir yaklaşım Tezer Özlü’ye haksızlık. Tıpkı Tezer Özlü’ye yapılan ‘bunalımlar yazarı’ yakıştırmasının yanlışlığı gibi. Özlü bu ikisini de aşan bir yazar.

Seyyar Sahne, belli ki, metindeki eylemi ortaya çıkaracak denemelerle gizli anlamları ortaya çıkarmayı, çalışma sürecinden süzülenleri paylaşmayı tercih ediyor. Bu teknikle edebi metinlerde ilk okumada yakalanamayan derinlik de yakalanabilir sanırım?

Kesinlikle. Her provamda bir süre sadece ilk cümle üzerine çalışıyorum. “Metin başka nasıl yorumlanabilir?”i araştırıyorum. Çünkü ben de bu toplumun içinde bir kadın olarak klişelere yatkınım. Ben de daha melodik, daha romantik okumalara teşneyim. Bu kadar oynamış olmama rağmen, hareket makamından yola çıkarak eylemi ortaya çıkaran bu yöntemle çalışmasam klişe okumaya düşebilirim. O yüzden de sürekli bir uğraş olmak durumunda. Buradaki avantajım nasıl yapmamak gerektiğine dair bir izleğimin olması. Bu izlek, seyirciyle buluştuğumuzda her seferinde nasıl yeniden ilişki kurabileceğimize dair araçlar da sunuyor, sabit bir sahneleme biçimine izin vermiyor.

Kadın izleyicilerle erkek izleyicilerin farklı tepkiler verdini söylemiştin.

Tezer Özlü, kadınlar için erkek bedenlerine alışmanın zorlaştığını söylüyor, erkeklerle kurulan klişe ilişkileri, erkeklik hallerini eleştiriyor. Kadınlıktan değil, dolaylı bir şekilde erkekliğin kadınlık üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsediyor. Erkek izleyiciler bu anlatıda bir fail olarak ortaya çıkıyorlar. Cinsellikleriyle ve kadınlarla kurdukları ilişki üzerinden bir karşılaşma yaşıyorlar.
İzlemeye dayanamıyor, duymak istemiyor ve hatta yanlarındaki kadını da izlemekten alıkoymak istiyorlar. Adeta, “Sen ona bakma, inanma, seyretme” diyorlar. Bu o kadar çok yapıldı ki! Oyunu hiç beğenmemiş de olabilirler elbette ama bu huzursuzluğun hep erkek seyircilerde görünmesi tesadüf olamaz sanırım.
Metnin komik yorumlandığına dair birkaç eleştiri gelmişti. Ki özellikle komik bir yorum yok aslında. “Metinde bu kadar komik bir şey yok. Tezer Özlü böyle mi düşünmüş?” diyenler oldu. Mesela evlilik sahnesinde, “Beyaz, dantel bir elbise diktiriyorum, üstüne saten bir pardösü giyeceğim” diyor. Buradaki yorum için, “Sanki evlendiğine, o kıyafeti giydiğine biraz da olsa seviniyormuş gibi” diyenler oldu. Oysa orada bir ironi var, kadın, gülerek “evleniyorum galiba” diyor.

Bense, oyunu izlediğimde, tam da bu ironik ve çocuksu detayları açığa çıkarmanın, yaşama dair çok boyutlu bir izlemeye de imkân yarattığını düşünmüştüm.

Tezer Özlü’nün hiç gülmediğini, hep kederli olduğunu mu düşünüyorlar acaba? Metinde çok açık bir şekilde söylüyor yaşama arzusuyla dolu olduğunu, sokaklara çıkmak istediğini, koşmak istediğini, kendini deniz kıyılarına attığını… Sürekli bunu anlatıyor. Metni yeni çalışmaya başladığım sıralarda Yıldırım Türker’in bir yazısını okumuştum. Tezer Özlü’nün onda bıraktığı hatırasını, yaşama arzusunu, bildiğimizin dışında bir imgeyle anlatmıştı. Tanıyan kişiler onun delişmen, uçarı, deli dolu biri olduğunu anlatıyorlar. Elbette bir oyuncu için tek başına gerçek hayat bir çıkış noktası olamaz ama metin bunu söylüyor, bunu duymamak için ağır sakatlanmış bir kulağa sahip olmamız lazım. Gerçi Türkiye’de böyle bir sakatlanma var sanırım.
Geçen yıl Kadir Has Üniversitesi’nde Tezer Özlü konferansı yapıldı. İzleyebildiğim tebliğlerin çoğunda alıntılar aynıydı: Gitmek, yalnız kalmak arzusu, kurallara karşı çıkışı, bir protest hal… Oysa başka çarpıcı şeylerden bahsettiği yerler de var: Mesela, yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi anlattığı ‘Yeniden Akdeniz’ bölümü var, biten bir sevgiyi uğurlamak gibi yaşamı uğurlamaktan bahsettiği, bir kentte yaşamanın güzelliğini anlattığı bölümler var. Akdeniz’de bir köyün güzelliğini de anlatır, kentte yaşamanın, sinemalara, kahvelere gitmenin, sokaklarda dolaşmanın güzelliğini de. Bu kadar yaşamın içinden şeyler söylerken, sürekli benzer ve karanlık bölümlerin alıntılanması bu ülkedeki ideolojik sıkıntıyı düşündürüyor bana, ya da onun bir uzantısını. Seyyar Sahne olarak bu ideolojik durumu sorguladığımız için ve elbette tiyatronun olanaklarıyla başka bir okuma yapabildik sanırım.

Seyyar Sahne öncülüğünde bir Tiyatro Medresesi yapılıyor. Bu konuda neler söylemek istersin?

İzmir Şirince’de, Türkiye’den ve yurt dışından gösteri sanatçılarının, araştırmacıların, akademisyenlerin buluşup, araştırma ve yaratma imkânı bulabileceği bir mekân olması arzusuyla Tiyatro Medresesi’ni yapmaya başladık. Böyle bir mekân, Seyyar Sahne’nin ilk yıllarından beri var olan bir hayaldi. Bir yerimiz olacak ve orada istediğimiz gibi çalışmalar yapabileceğiz, alternatif bir hayatımız olacak gibi bir şeydi ve İstanbul’da düşünülüyordu. Tiyatro kamplarıyla bu değişti. Şehirden uzakta bir yoğunlaşmanın İstanbul’da yaptığımız çalışmaları tamamladığını ya da derinleştirdiğini fark ettik.

Seyyar Sahne’de sevdiğimiz işi yaparak dönüşebilmek mümkün. Bir araştırma ve tartışma platformu yaratıyor…
Evet, kesinlikle. Oyunculuk adına daha neler yapılabilir sorusu çok büyük bir heyecan veriyor ve bu mekân bu araştırma için bir fırsat. Yaptığımız şeyin bizi aşan bir heyecan yaratması ve bize ait olmaması çok güzel.

Seyyar Sahne etkinlikleri hakkında bilgi almak için:
www. seyyarsahne.com
http://www.facebook.com/pages/Seyyar-Sahne sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.

Share Button