Üreme Sağlığı için Çetin Mücadele

Hazal Halavut

Amargi Sınır Ötesi Buluşmaları’nın ikincisi Ağustos ayında, Ayşe Dayı ile “ABD Deneyimi Üzerinden Kadınların Üreme Sağlığı Hizmetlerinde Güç Kazanımları” ve “ABD’de feminist Hareketin Dünü ve Bugünü” başlıkları altında gerçekleştirildi. ABD’de Towson Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak çalışan Ayşe Dayı, 2007’de üniversite dışında kurduğu Ulusötesi Kadın Konuları Merkezi’ni (Center for Transnational Women’s Issues, www.c4twi.org) yönetiyor. Araştırma konuları arasında Amerikan Kadın Sağlığı Hareketi’nin tarihi ve mirası, kadın sağlığı ve üreme sağlığı hizmetlerinin tıbbileşmesi, ulusötesi feminizm, poststructural –yapısal sonrası- ve postmodern feminist teori ve metotlar ile kadın sağlığını sanat yoluyla araştırma/aktivist projeler yaratma yer alıyor.

Kadın üreme sağlığının bir alan olarak feminist hareket içindeki yeri ve bunun tarihsel süreciyle başlayalım. Amerika’da nasıl gündeme geldi bu konu?

Üreme sağlığı Amerika’da ikinci dalgayla ortaya çıkan ve daha çok, var olan sorunlar nedeniyle kadınların ve feministlerin üzerinde yoğunlaştıkları bir alan. Aslında şöyle bir yanlış anlaşılma var: Sanki kürtaj bir anda sorun oldu; kadınlar doğum kontrolünü sanki ‘60’ların sonunda bir anda fark ettiler. Öyle bir şey yok tabii. Bu, esasında 1800’lerin sonunda başlamış bir hareket. Bu hareketin öncülerinden biri, Margaret Sanger. Kendisi
hemşire… 1900’lerin başında kendi deneyimlerinden yola çıkarak –ve ayrıca, doğum sırasında ya da kendi kürtajını yapmaya çalışırken yaşamını kaybeden kadınları görerek “Kadınlar üreme konusunda kendi bedenlerinin kontrolünü üzerlerine alabilmeli” diyerek ‘doğum kontrolü’ kavramını koyuyor ortaya. Böyle başlıyor süreç. Kürtaj da, hele Amerika’yı düşünürsek, ‘60’ların sonunda bir anda çıkmıyor ortaya. Onun da 1800’lere uzanan bir tarihi var; bir yasal oluyor, bir yasa dışı kalıyor. Doktorların, kilisenin, politikacıların, her birinin bir tavrı var. ‘60’ların sonunda üreme meselesi bir gündem halini alarak ikinci dalga hareketinin de ana konusu oluyor. Kürtajın yasal olmaması birçok sorun yaratıyor: Her kadının ulaşamayacağı kadar pahalı, çok acılı –çünkü ağrı kesici vermeyebiliyorlar- ya da güvensiz olması sorunlar arasında. Veya mesela adamlar kürtajı yaparken taciz de yapıyor. Kadınlar, bütün bu sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik bir harekete başladıklarında, o hareketin devamı niteliğinde başka bir adım daha atarak, kürtajın yasallaşmasını talep etti. “Yasallaşmayacaksa da kendi imkânlarımızı yaratalım,” dendi. Doğum kontrolünde de yine 1800’lerden gelen ama hep süregelen sorunlar var. Kadınların, 1969 yılında düzenlenen bir kadın konferansında, doktorlardan gördükleri muamelelerin benzerliğini fark ederek başlattıkları Boston Kadın Sağlığı Kolektifi var. Onun yanında Chicago’da kurulan ve Jane’ler denen bir grup kadın var ki kendi kendilerini eğiterek kadınlara kürtaj hizmeti sağlayan bir grup kadından oluşuyor. Black Women’s Health Project (Siyah Kadın Sağlık
Projesi) var, siyah kadınların üreme sağlığıyla ilgileniyor. Çünkü hareket gösteriyor ki göçmen kadınlara, siyah kadınlara, yoksul kadınlara yönelik çok daha büyük ayrımcılıklar var. Mesela kısırlaştırmalar uygulanmış. Yoksul, siyah ve aklî dengesi yerinde olmayan kadınlara –ki bu kategori gayet geniş tanımlanarak cinsiyet düzenine uymayan kadınları da cezalandırmak için kullanılmış- istem dışı kısırlaştırma yapılarak veya uzun dönemli doğum kontrol hapları verilerek üremeleri engellenmiş. Östrojeni çok yüksek olan ilk doğum kontrol hapı, tam bilgi verilmeden Porto Ricolu kadınlar üzerinde deneniyor. Siyah Kadın Sağlığı Projesi’nde de olduğu gibi bu kadınlar da, beyaz Amerikalı feministler doğum kontrol hakkını ararken, “Biz de istem-dışı kontrole, kısırlastırmalara karşıyız” diyor. Hem güvenli doğum kontrolü hem de istediğimiz zaman üreyebilme hakkı istiyoruz diyorlar. Amerikan feminist hareketi de böyle böyle zenginleşiyor.

Hareketle birlikte herkes kendi deneyimini paylaştığında mı gelişiyor süreç?

Evet. Kadınlar konuşmaya başlayınca gelişiyor hareket. Yine 1970’lerde Amerika’da, önce güneyde sonra ülke çapında ortaya çıkan bir durum var: Siyah ve fakir kadınların, yanlış bilgilendirilerek ya da hiç bilgilendirilmeden, doğum hizmetleri karşılığında kısırlaştırılmaları. Mesela, Dorothy Roberts’ın kitabından referansla, 1973’te, güneyde, federal devlet parası / programları kullanılarak yılda 100 bin – 150 bin siyah kadın ve genç kız kısırlaştırılmış ki bu, Nazilerin 1930’lardaki kısırlaştırma programı rakamlarına eşit. İşte bunlar ortaya çıkmaya başlıyor o dönemde. Ve feminist hareket bu tip olayların tek tük vakalar olarak nitelendirilemeyeceğini, sadece doktorların önyargılarından kaynaklanmadığını, aksine sistematik bir yaklaşım / uygulama olduğunu söylüyor. Sonuçta, bu kadınların, onların oluşturduğu örgütlerin ve siyah kadınların deneyimlerinden gelen, tüm bunların sentezi bir hareket çıkıyor ortaya. Hareket, “Yaşananlar ‘tıbbileşme’yle çok alakalı,” diyor. “Biz vücudumuz üzerindeki kontrolü giderek kaybettik. Kendi sağlığımız üzerinde, üreme sağlığımız üzerinde kontrolümüz yok,” diyor. ‘Üreme sağlığı’ bu şekilde, bu söylemle giriyor literatüre. Kadınlar Batı tıbbına üreme sağlığı altında giriyor. Kadın sağlığı hep üreme sağlığı diye anılıyor uzun süre. Hâlâ da büyük ölçüde öyle gelir akla. ‘Kadın hastalıkları’ diyoruz mesela. Ama öbürüne ‘erkek hastalıkları’ demiyoruz. Üroloji diyoruz, daha genel bir ismi var.

Tarihsel açıdan nasıl böyle gelişti peki?

Feministler, tarihsel bir açıklama getiriyor deneyimlerine. Batı’da, Ortaçağ’da üniversiteler kilise çatısı altındaydı. Tıp okunursa burada okunuyordu. Fakat tıp, üniversite okumayanların uygulamasına engel kapalı değildi o zamanlar. Bir usta-çırak ilişkisi içinde, öğrendikleri şeyleri uygulayabiliyordu insanlar. Tıp, 1800’lerin sonlarında Batı’da bir bilim haline gelip, ayrışıp, üniversitede lisans mecburiyeti gelince, sadece bu koşulları yerine getirmiş olanlar yetki kazanıyor. Böylece tıbbi uygulamaları usta-çırak ilişkisi içinde öğrenen ve uygulayan şifacılar yasadışı oluyor. Ayrıca üniversiteye kadınların alınmaması sonucu şifa dalında erkekler kontrolü ele alıyor. Burada Foucault’nun dediği ‘disiplin’ meselesi var. Yani alan olarak ‘disiplin’le, baskı anlamındaki ‘disiplin’in eşsesli olması boşuna değil. Her alanın kendi kuralları, kendi birlikleri, kendi araştırmaları, kendi yayın örgütleri ve yayınları var. Yani kurumsal tıp, büyük bir güç. Gittikçe de gücü artıyor. Batı’da da öyle başlayıp ayrışa ayrışa gelişiyor. Şimdi tıpta genetik bilim dalının etkisi var mesela. Artık tıp, medikal değil. ‘70’lerin analizi biyomedikal ve biyomedikalizasyona karşı, öyle bir tıbbileşmeye karşıydı. Adele Clarke diye bir sosyoloğun da dediği gibi şimdi artık tekno-bilimsel biyomedikal tıptan bahsediyoruz. Çünkü artık tıp ile teknolojinin, tıp ile genetiğin karışımından bahsediyoruz. Tıbbi araştırmalarda ve uygulamalarda aşırı teknolojinin ve genetik açıklamaların kullanımıyla ilgili bir şey bu…

1800’lere dönersek… Tıbbın bir disiplin olarak ortaya çıkışının kadınlara etkisi nedir? Kadınlar hem disiplin dışı hem uygulama dışı hem de yasa dışı kalıyor. Kadınların yüzyıllardır biriktirdiği –ebelerin veya kadın şifacıların aktardığı- bilgiler bir anda gayrimeşru oluyor. Meşru bilgi artık tıbbi bilgi anlamına geliyor çünkü. Bir de tabii tıp gelişirken de model olarak kendine erkek bedenini alıyor; sadece sembolik olarak da değil üstelik. Gerçekten de erkek bedenini esas almışlar; kadınları erkek vücudundan vajina ve iki memeyle ayrılır görmüşler. “Üreme sağlığı biraz farklı ama onun kalbi ve beyni aynı çalışıyordur nasıl olsa; kadın bedeni erkeğinkine uyar,” demişler. Kalp hastalıklarında olduğu gibi birçok hastalık ve ilaç, erkek vücudundaki seyri dikkate alınarak çalışılmış, alınan sonuçlar, kadına öylece uygulanmış.

Tıbbileşme kavramı, esas olarak kadınları ve kadınların deneyimini dışlayarak kurumsallaşan tıbba yönelik bir eleştiri mi bu durumda?

Evet, ebeler, şifacı kadınlar dışında kalıyor bu sistemin. Kadınların bildiği bilgiler de artık ya yok oluyor ya bastırılıyor ya da gerici görülüyor. Amerika’da doğumun 1920’lerde hastaneye taşınması önemli bir olay mesela. Kadınların eskiden kendi başlarına ve ebeyle yaptıkları sosyal bir şey tıbbi bir şey haline geliyor. Ve şu anda ‘normal’ doğum, hastane ortamında, tıbbi teknolojik müdahalelerle gerçekleştirilen doğum haline geliyor. Evde veya ebeyle doğum yapmak gerici bulunuyor. Doğum kontrol metotlarında da aynı şey geçerli; kadınlar bir hap olsaydı da kendimizi korusaydık diye beklemediler ki bunca yıl. Eskiden beri kullanılan metotlar vardır. Bunları kadınlar bilir, kadın kadına öğretirdi. Mesela prezervatifin çok ilkel halleri var ya da otlarla korunma ve kürtaj yöntemleri. Ama bütün bunlar tıbbileşiyor. Feministler bunun kritiğini yapıyorlar. Regl, hamile kalma, doğum kontrolü, menopoz gibi normal kadın halleri, tıbbın altına girince, tıbbi müdahale gerektiren durumlara çevriliyor ve böylelikle sadece tıbbi müdahale meşru oluyor. ‘Adet Öncesi Sendromu’ oluyor, ‘menopoz’ oluyor… Amerika’da mesela menopoza ‘değişim’ diyorlarmış eskiden ama şimdiki adı menopoz.

Bir de doktorların kadınlara yaklaşımları var. Doktorların kadınlara hitap şekilleri mesela… Canım, şekerim, küçük hanımefendi gibi küçümseyici hitaplar… Kadına hastalığı ya da tedavisi hakkında tüm bilginin verilmemesi veya verilmesi halinde de teknik terimler kullanması ki bu teknik terimler doktorun otorite yaratmasını da sağlıyor… Tüm bunlar, kadınların paylaşımları sırasında ortaya çıkıyor. Fark edilen şey şu: Biz doktora birey olarak gidiyoruz; ortak deneyimlerimizden haberimiz yok ve aslında bir kurumla karşı karşıyayız. Ve bu tıp kurumuna girdiğinizde, yani sağlığınız tıbbileştiğinde kadının alabileceği tek pozisyon hasta pozisyonu oluyor. Hâlbuki biz hasta değiliz. Âdetim biraz gecikti diye ben hasta değilim. Ya da kürtaj, doğum, düşük de bir sürü kadının yaptığı, deneyimlediği şeyler. Ama doktora gidince benim alabileceğim tek pozisyon bu oluyor: Hasta.

Bir de tabii 1800’lerdeki tıp, mikrop teorisine dayalı. Hastalığın seyri, patolojiler ve patolojilerin ortaya çıkması halinde yapılması gerekenler… Oysa öncesinde bir şifa sistemi söz konusu; genel bağlamda şifan olması ve iyi bir hayat sürmen esas. Bu nedenle kadınlar itiraz ediyor; “Hasta değiliz ama hastaymışız gibi davranılıyor bize. Tıpta sadece nokta üreme sağlığımız üzerine bakılıyor ve üstelik ürememiz de hastalık olarak görülüyor,” diyorlar. Feministler ‘60’ların sonunda meselenin adını koyuyor, hem tıbbileşme hem kapitalizm var diyor. O zamandan da fark ediyorlar ilaç firmalarının gücünü –ki bugünle kıyaslanır bir güç söz konusu değil o zamanlar. Tıbbileşme ve tüm sağlığa bakış artık aşırı teknolojik (tekno-bilimsel) hatta –human genome project –sonrası genetik baza indi. Söyleme bakarsak, Batı tıbbı dışındaki sistemler –mesela Çin tıbbı- alternatif tıp olarak anılıyor. 2000-3000 yıllık sistem nasıl olur da alternatif bir şey olur, neye alternatif?

Ama bugünlerde çok daha üst sınıf ve belirli bir yaşam paketi gibi sunulan bir eğilim de var bu alternatif tıbba yönelik…

Evet, hem tüketime hem gösterişe yönelik… Hadi yoga yapayım, 3 tane papatya çayı içtim ama hiçbir şeyimi değiştirmedim hayatımda. Öyle olmuyor işte. Bireysel sağlık durumu da kritiğe çok açık. Tıbba yönelik eleştirilerden biri, tıbbın mikrop teorisinden gelmesi bir yana, hastalığın bireyde başlayıp bireyde biteceğini söylemesidir. Böylece hastalığın sosyal nedenlerine hiç bakılmamış oluyor. Mesela Amerika’da genç doğum yapan siyah kadınlarda ve fakirlerde prematüre doğum oranı çok yüksek. Bu onun ırkıyla alakalı değil. Siyahların ya da fakirlerin prematüre doğum yapmalarına neden olacak diye bir genleri yok. Ama prematüre doğum yapmalarına neden olan bir sosyal ortamda yaşıyorlar. Hangi sağlık ve hangi sosyal güvenlik hizmetlerine ulaşabiliyor bu insanlar, ne tür işlerde çalışıyor ve nelere ulaşamıyorlar? Bunlara bakıp müdahalede bulunmak gerekir.

Öyleyse, ikinci dalgayla beraber özellikle Amerika’da ‘60’lar sonu ‘70’ler başı bütün bu eleştiriler yapılmaya başlandı ve bu yönde bir bilinç oluştu. Sonrasına mı denk düşüyor feminist üreme sağlığı merkezlerin açılması?

Evet. Amerikan yasalarında kürtajın yasallaşmasının öncesinde ya da biraz sonrasında, ‘73-74’ten ‘78’e kadar bu üreme sağlığı merkezleri açılıyor. Her sosyal hareketin örgütlenmesi farklı seviyeler içerir; hareketin içinde hem ulus bağlamında çalışan ve politikaları değiştirmeye uğraşanlar hem de tabandan örgütlemeye çalışanlar vardır. Hepsi de yararlıdır aslında çünkü bu çabaların el ele gitmeleri lazım. Birisinin senatoya gidip uğraşması lazım lobi gibi şeylerle… Jane’ler, Boston Kadın Sağlığı Kolektifi gibi tabandan gelip çalışanların da olması lazım. İşte bu hareketin ürünü olan feminist merkezler de daha köktenci gibiler. Çünkü küçük küçük merkezler. Burada “Biz düşündüklerimizi uygulamaya geçireceğiz ve tıbbı değiştireceğiz,” diyorlar. “Alternatifmiş gibi başlayacağız ama içlerine gireceğiz”. Peki, nasıl değiştirecekler tıbbı? Hem feminist uygulama yaparak hem de tıp eğitimini değiştirerek. Tıp okullarına kadınların girmesini teşvik ediyorlar. Bir de kendi vücutlarını ortaya koyuyorlar. Bu kadınların bir bölümü, tıp okullarına gidip diyorlar ki “Siz doğru düzgün muayene etmesini bilmiyorsunuz, hastayla konuşmasını bilmiyorsunuz. Biz gönüllü olarak geldik, şimdi size öğreteceğiz”. Jinekolojik muayene masasına yatıp kendi vücutlarını öğrencilere açıp “Şimdi şöyle yapacaksınız, bunu yaptığınızda rahatsız oluyoruz” diyerek bilen bir kadının gözüyle onları eğitmeye çalışıyorlar. Merkezler çok etkin o dönemde. Ben de merak ettim, 2000’lerde ne yapıyorlar diye. Madem ‘70’lerde kuruldular, otuz sene geçti üzerinden. Şimdi ne oldu, nasıl oldu? Tez araştırmamı bunun üzerine yaptım.

Ve iki merkeze gittiniz araştırmak için değil mi? O merkezleri biraz anlatabilir misiniz?

Merkezlerin ikisi de ‘74 –‘78 döneminde kurulmuş. İkisi de kürtajdan yola çıkmış. O toplulukta kadınların gidebildikleri yer sadece hastane ve hastaneler de pahalı. Tam da bu nedenle kürtaj olmak isteyen kadınlara bu hizmetten güvenilir ve ucuz bir şekilde faydalanmalarını sağlama imkânı yaratalım demişler. Kürtaj ana konuları ama tek konuları değil. Bunun yanında sıhhat, genel sağlık hizmetleri (‘wellness’) verelim, iyi doğum kontrolü sağlayalım diyorlar. Bu iki merkezin politik aktiviteleri de var; konferanslara gidip diğer merkezlerle iletişim kuruyor, bu sayede hem araştırmalarını sürdürmüş hem de politik bir yasa geçecek olursa güç birliği etmiş oluyorlar. Ama daha da önemlisi, tıp ya da psikoloji eğitimi almadığı halde o merkezlerde çalışan kadınların olduğunu gören bir kadın topluluğunun oluşması… Kadınlar, “Ben de yapabilirim,” diyerek tıbbileşmeden uzaklaşıyor çünkü. Kadın sağlığı hareketinde ‘Self-help’- ‘kendine yardım’ kavramı büyük bir şey. Tıbbın bize yapılmaz gibi gösterdiği kürtaj, doğum olsun, genel jinekolojik muayene, doğum kontrolü ya da kan almak, birbirini eğitimle, tıp doktoru olmadan da yapılabilecek şeyler. İşte kendine yardım bu demek. Bunu nasıl gösteriyorlar? Bir kere feminist sağlık merkezinin idaresinde kadınlar oluyor. Yani merkezler kadınlar tarafından sahip olunup, kadınlar tarafından işletiliyor. Tıbbi açıdan doktorlar çalışmakla birlikte, inisiyatifi kadın personele bırakıp, doktorun da bunu hissetmesini istiyorlar. Yani “İstemediğimiz zaman işine son verebiliriz. İstemediğimiz şeyi yaptığın zaman uyaracağız. Çünkü bizim amacımız kadınlarla çalışmak, onların haklarını korumak. Yani lisansınızı, otoritenizi zorluyoruz,” diyorlar. Benim çalıştığım iki merkezde de doktorlar, hemşireler, pratisyenler vardı. Ama ‘kendine yardım’ kavramını uygulamaya sokmuşlar. İlk kurulduklarında tıp okumamış olan kadın personel nasıl jinekolojik muayene yapılır, öğrenmiş. “Sen de yap istersen, yapabilirsin, düzenli yaptığın zaman öğrenirsin.” Hani işte spekulumu sok, bir ayna koy karşına, bak neye benzeyecek, doktorların neye baktığını gör, yani nedir bu çok gizemli bir şey olarak gösterilen. Bu da tıbbileşmenin içinde başka bir şey. Diyorlar ki jinekoloğa gidince neden bir örtü konuluyor üzerimize, zaten komik bir şey giyiyoruz, neredeyse çıplağız, peki o zaman bacaklarımız niye örtülüyor? Orada şöyle bir varsayım var: Kadın vajinasını, rahim ağzını (cervix) görmek istemiyor. Orası ayıp, orası sadece doktorun görebileceği bir yer… Hakikaten de göremiyorsun, görmek istesen de göremiyorsun. Hani sormuyorlar da istiyor musun örtü istemez misin diye. Benim ziyaret ettiğim feminist kolektif, kadınlara doğru düzgün gecelik yapmış mesela, önden açılır bir şeyler. Yani çok ince detayına kadar bu tıbbileşmeye karşı pratikler geliştirmişler. Mesela masaya yatınca ayağını koyacağın yerlere patik gibi bir şeyler koymuşlar, ayağını metale koymuyorsun o patiğe koyuyorsun. Sonra spekulumu ısıtıyorlar, biraz daha ılık oluyor, soğuk bir şey girmesin diye içine. Merkezlerden birinde hafif müzik vardı, lavanta kokuyordu. Çok ince detaylar yani, çok saçma görülebilecek şeyler ama değil. Çok dikkatliler, her şeyi önceden anlatıyorlar kadına, soyunmadan önce konuşuyorlar. Özellikle de ilk muayeneyse her şeyi anlatıyorlar.

Son olarak, merkezlerin kendi bilgilerini üretmeleri ve kendileri için bir alan yaratmalarının, genel tıbba ve üreme sağlığı alanlarına ve doktorların tavırlarının değişimine katkıları oldu mu?

Tabii, bilgi üretiyorlar. ‘60 sonlarında Amerikan kadın sağlığı hareketinden çıkan, Boston Kadın Sağlığı Kolektifi’nin hâlâ yayımladığı “Biz ve Bedenimiz, Bedenimiz Biziz” isimli klasik bir yayın var mesela –ki şu anda Türkçeye de uyarlanıyor. Feminist merkezler kendi başlarına araştırma yayımlıyorlar mı bilmiyorum ama kendi broşürleri var. Mesela ebeveynlere yönelik ilginç bir broşür vardı birinde: “Kızımla cinselliği nasıl konuşurum”. Merkezlerde erkeklere yönelik broşürler de vardı. Erkek ve kürtaj diye. Babasıydı, eşiydi, partneriydi, onlar gelip kadınlara eşlik edeceklerse ya da bilgilenmek isterlerse diye… Ayrıca Amerikan kadın sağlığı hareketi, doktorların bugün kadınlara daha saygılı davranmalarını sağladı. Mücadeleyle, doğum kontrolü veya kısırlaştırma öncesi kadına bu uygulamalar ve yan etkileri konusunda bilgi verilip yazılı izni alınması şartlarını getirdi. İlaç firmalarının, doğum kontrol metotlarının içine metodu açıklayıcı prospektüs koymaları sağlandı. Kadınlara etki edecek sağlık ve ilaç araştırmalarında kadınların da araştırılması sağlandı. (Amerikan NIH- Ulusal Sağlık Örgütü’nde Kadın Araştırmaları kolu kuruldu). Bunlar kazanımlar. Ama ne yazık ki tıp eğitimi ve genel uygulamayı değiştiremediler. Benim de bulduğum üzere 2000’li yıllarda ‘kendine yardım’ kavramı ne doğru dürüst uygulanıyor ne de kadınlar bunlardan haberdar… Ve doğum ve menopoz gibi alanlar aksine aşırı tıbbileşti –bu alanlarda tıbbi ve teknolojik tıbbi müdahaleler arttı.

Share Button