Sandık
Sayı 32
İşte kalbiniz kadar temiz bu dergi, sırlar hakkında hasbıhal etmeye koyuldu. Bir kadınlık bilgisi olarak sır ve herkesin bildiği sırlar hakkında yazılarımız var. Devletin, milletin, ailenin sırları hakkında. Kişisel sırlarımız, ifşa etmek için yanıp tutuşulan sırlar…
Kâh insanın kalbini çürüten sırları konuştuk, kâh kalbin sırrının dökülmesinin nasıl bir felaket olabileceğinden bahsettik. Konuştukça,açıldıkça, düşündükçe bir kez daha fark ettik ki, dünyanın bütün sırları birbirine bağlı. Sırgeçirmez bir ışın olsa da bu bağları, bu örümcek ağını gösterse, sır perdesinin gerçekliği örtmediğini, tersine, gerçeğin ta kendisi olduğunu anlayacağız.
Sayı 31
Kimininki Alınganlık, Kimininki Hassasiyet!
Çok hassas bir dönemden geçiyoruz… Millî hassasiyetler bir taraftan,dinî olanlar zaten hep, erkeklik gururuydu takım ruhuydu… Çok hassasız sizin anlayacağınız. Dokunsanız patlarız.
Alınganlık kadınlara mı özgüdür? İnsan şu dünyadan pek bir şey alamadığında mı biraz alıngan olur?
Neyden alınırız en çok? Kimden?
Yerelden Yerel Seçime, Adaletten Barışa
İlknur Üstün
Yerel seçimler geldi dayandı kapıya. Ne adayların tümü belli, ne yerele dair ne yapılacağı. Kadınların, ayrımcılığa uğrayanların, kenarda dışarda kalmışların ise lafı bile edilmiyor. Üstelik hak, hukuk, eşitlik özgürlük yolundaki bazı çevrelerde bu konuda konuşmak biraz yersiz karşılanıyor; “memleketin içinde bulunduğu şu siyasi ortamda, yerele gelene kadar…” Bu sert siyasi iklimin yerel ile ve yerelde yaşayanla ilişkisini kurmaya, daha yakından bakmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Kadınların Yazma Serüveni
Neslihan Cangöz
“Kalem simgesel bir penis midir?” Sandra M. Gilbert & Susan Gubar,feminist edebiyat eleştirisinin kurucu metinlerinden The Madwoman in the Attic (i) adlı kitaplarına (1) bu provakatif soruyla başlarlar. Ve devam ederler: “Gerard M. Hopkins belli ki böyle düşünüyordu. Nitekim 1886 tarihli bir mektubunda şöyle yazmıştı: ‘Bir sanatçının en hayati niteliği ustaca icra etme, yapma niteliğidir ki bu erkeklere bahşedilmiş ve özellikle erkekleri kadınlardan ayıran bir yetenektir… [E]rkek vasıfları tanrı vergisi yaratıcı yetenektir”(3). Gilbert & Gubar’a göre 19. yüzyılda “erkek cinselliği, sadece kıyasla değil fakat fiili olarak edebi gücün özü” olarak görülmektedir (4). İngilizce to father fiilinin anlamının vücuda getirmek, icat etmek olmasından hareketle, Gilbert & Gubar, dünyayı vücuda getiren Tanrı gibi yazarın da kendi metnini vücuda getirdiği patriarkal kavramının Batılı yazın dünyasında yaygın olduğunu ve Edward Said’in (ii) de gösterdiği gibi, yazar (ing. writer), ilah ve ailenin babası (lat. pater familias) kelimeleriyle bir tutulan müellif (yaratıcı yazar, ing. author) kelimesinin bu metaforu içerecek biçimde kurulduğunu ifade eder. Onlara göre patriarkal Batı kültüründe metnin yazarı, baba, ata ve kalemleri penisleri gibi üretme gücünün aracı olan estetik patriarklardır. Erkek author aynı zamanda “yazın adamı”dır, kendinin ilahi eşi, her şeyin tek yaratıcısı Allah Baba (Father God) gibi baba, üstat, hükümran ve maliktir.
Keşke Siz de Zerdüşt Olsaydınız
Hidayet Tuksal
Başörtülü kadınlar yıllardır başörtüsünü bir suç, bir dışlanma ve ayrımcılık nişanesi olarak taşımanın dayanılmaz ağırlığı altında eziliyorlar. Birilerinin dalga geçer gibi “hani nerede Kürt sorunu, ben baktım baktım göremedim” demesine nazire yaparcasına, yıllardır başörtüsü sorunu da, görmek istemeyen gözlerin görmediği bir sorun olarak yaşandı durdu. Bir metrekarelik bir bez parçasıydı altı üstü, zaten zorla takılıyordu, varsın çıkarıp atıversinlerdi… Evet dayatmaydı belki yapılanlar ama, kadınların iyiliği içindi bunlar, bir kere açtılar mı, büyük bir özgürlüğe kavuştuklarını onlar da anlayacaklar ve minnettar olacaklardı. İş bu iyiliğin hayata geçmesi için, üniversite kapılarına güvenlik kulübeleri kuruldu, yetmedi ikna odaları açıldı. Eee, bu yakınlarda bir büyüğümüzün tekrar hatırlattığı gibi, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir” kaidesince, uslanmayan, akıllanmayan başörtülü genç kızlar, yaşını başını almış kadınlar, okullardan kovuldu, işlerinden atıldı. Bu nankör kadınlara bu cezalar az bile gelirdi ama onları idamla yargılamak için Malatya’daki mangal yürekli hakim gibi esaslı hakimler gerekti. Onlardan da pek fazla bulunmuyordu ne yazık ki.
Adımı Görünce Niye Duraksadınız?
Şebnem İşigüzel
“Alınganlık ve kıskançlık insanın zehiridir,” derdi babaannem.
“Şükür sizde yok.”
Göz ucuyla şöyle bir bakıp,
“Yani pek yok,” deyişi bile aklımda.
Akabinde kuzenimin ayaklanıp, “Ne yani ben alıngan mıyım? Ben kıskanç mıyım? Onlar benden daha alıngan, onlar benden daha kıskanç,” deyişi bile… Öğle ışığının doldurduğu huzur dolu evin salonunda bir gün bütün bunların hatıralarımız arasına karışacağını düşünürken o sırada ne yapmakta olduğumu bile nakşetmiştim zihnime: Babaannemin yün çilesini sarmasına yardım ediyordum. Ellerim gövdemden uzakta iki yana açılmış, bilmeyene nasıl tarif edilir bilemediğim şekilde, bir o tarafa bir bu tarafa sadece biz kadınların bildiği bir ritimle salınmaktaydı. Yün çilesinin geçip giden zaman gibi hızla tostoparlak yumağa doğru akıp gidişini izlemekteydim. Ellerimin yumuşakça dönüşüyle sarılmakta olan yün çilesinin konumuzla alakası şu: Kuzenimin bir sonraki fevri çıkışı, “Zaten ben yün çilesini iyi saramadığım için ona sardırıyorsun!”
Çokuz, hassasız, üstümüze gelmeyin incinir ve de incitiriz
Pınar Ögünç
Çoğunluk kelimesinin en mühim özelliklerinden biri çokluğu işaret etmesidir. Çoğunluk çoktur. Çok olmak başlı başına güçtür, siyasi iktidarlar çokluk üzerine inşa edilir. Hangi buluşturucu nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın, yalnızlık hissini emdiği, bir güven membaı olduğu için kalkandır. Psikolojik bir kalkan olduğu kadar, söylemeye lüzum yok, kavgada da kalabalık olan taraf kazanır. Teker teker de gelmezler üstelik.
Çoğunluk çok hindir. Nicelik bakımından üstünlüğün toplumsal ve siyasi bir iktidara dönebilmesi için, normal koşullarda karşısında az kalana atfedebilecek bir hasleti de gasp eder.
Duygular Siyaseti ya da Birbirimizin Ciğerini Bilmek
Gülsüm Depeli
Kimlikler dönemeci sonrası toplumsalı tanımlamada artık yeni bir kavramlar seti kullanıyoruz. Tarihin birikmiş bütün eşitsizliklerini ve baskılarını tanıyarak önlerinde utanç ve sorumlulukla eğilmeye gayret ediyoruz; Kürtler, Türkler, Aleviler, Ermeniler, Kadınlar, Başörtülü Kadınlar, Eşcinseller, özür sırasında kimseyi atlamamaya çalışıyoruz. Özür dilemek bir adım; bu yolla ulus-devlet programlaması sonucu ‘özne’liğimize nakşedilmiş ulus-kimliğini reddetmenin ve sökmenin, özgürleştirici, politik yollarını üretmeye çalışıyoruz… Öte yandan kim olarak özür dilediğimizi sorduğumuzda, görüyoruz ki birçoğumuzun tanımlı kimlikleri, Türk-Sünni Müslüman-Erkek-Heteroseksüel olarak çerçevelenen hegemonik gövdeye demirlemiş değil genellikle: Çoğunlukla bizler zaten Kürt, Ermeni, Alevi, Kadın, Eşcinseliz.
Gezinin Kalan’ı
Hazel Halavut
Kimsenin acısı kimseye değmiyordu. Ve sizin ulus-devletiniz, milliyetçiliğiniz, devlet geleneğiniz böylesi bir değmeme halini, böylesi bir umursamamayı açıklamaya yetmiyordu. Anlatabiliyor muyum? Hayır. Anlatamıyorum. Zaten kim anlatabilmiş ki anlatılamayanı?
Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Gülten Akın/ “İlkyaz”
Kelimelere inanır mısınız? Ah! İnanmaz olur musunuz hiç? “Söylem” deyince akan sular durur; kelimeden güçlüsü, kelimeden kurucusu, sürü’cüsü, sürdürücüsü, seyyahı, seyyaresi yoktur. E malum, söylem söylemeden olmaz. Söylemin peşi sıra “politik doğruculuk” buharlaştırır donmuş suları. “İlişkilenmeden ilişkilenmelerin hastayız!” çağında doğruculuk denen doğrulayıcılık (ama yalnızca kendini) da kelime’yi ciddiye alır. E yine malum, kelime yalnızca kelime değildir söylemde de söylemin doğruculuğunda da.
Gezi Direnişi Kızılay Notları
Hatice Ayrancı
En vazgeçilmez aksesuarları küçük sırt çantaları olan gençler (maske, talcid solüsyonu, poşu, deniz gözlüğü, vs. için)…
Son model arabalarıyla ambulans hizmeti veren gencecik kızlar…
Tıp öğrencilerine uygulamalı ilk yardım bilgileri sunan doktorlar…
Konur Sokaktan “yaralı var” nidasının duyulmasıyla birlikte kalabalığın Atatürk Bulvarına kadar ortadan ikiye bölünmesi ile yaralıları hızlıca revirlere yetiştiren taşıyıcılar…











