AMARGİST: Bir Sözlü Tarih Çalışması

Gamze Toksoy, Suna Yılmaz, Esen Özdemir, Özge Altın, Aksu Bora 

Amargi Kooperatifi sözlü tarih çalışmasının görüşmelerini tamamlayan Amargist grubunu konuk ettik ve sorduk:

Aksu: Her şeyden önce, bu kadar uzun ve zorlu bir yola çıkmayı göze aldığınız, bu yolu kazasız belasız kat etmeyi başardığınız için sizi tebrik etmeme izin verin… Sadece devletin ve ulusun değil, grupların, örgütlerin, hareketlerin ve hatta kişilerin bile ‘resmi tarih’lerin boğuculuğu içine hapsedildiği bir ülkede, içinde çeşitlilik ve farklılık barındıran bir örgütlenme modelinin oluşumunu ortaya koymaya çalışmak az buz bir iş değil… İsterseniz buradan başlayalım: Bu büyük işe girişirken aklınızda ne vardı ve neden sözlü tarih yöntemini seçtiniz?
Gamze: Sanırım tam senin dediğin gibi kişisel tarihlerimizi görünür kılma derdiyle hareket ettim ben öncelikle. Resmi tarihin böylesine belirleyici olduğu, bellek oluşturmada böylesine etkin olduğu bizim gibi ülkelerde resmi tarihin totalleştirici anlatısının dışında bir şeyler yapmanın kendisi politik bir seçim ya da refleksiyon olabiliyor. Sözlü tarih resmi tarihin önemsiz gördüğü, dışarıda bıraktığı anlatıları da tarihin konusu haline getirebilecek, gündelik yaşama ilişkin ayrıntılarda saklı bilgileri de bulabileceğimiz, buradan yaşamın bütününe dair sorular sorabileceğimiz bir yöntem. Söz konusu kadınlar ve onların anlatıları, örgütlenme deneyimleri olunca bu çok daha anlam kazanıyor.

Aksu: Neden özellikle kadınlar için önemli sözlü tarih?

Gamze: Kadınların ‘tarih dışı’na itilmiş olmalarının ataerkil sistemin işlemesini kolaylaştıran temel dinamiklerden biri olduğunu biliyoruz, bu konuda Türkçe literatürde de önemli çalışmalar var. Son zamanlarda her ne kadar kadınları bu coğrafyada da tarihi yazan aktörler olarak kurgulayan çalışmaların arttığını görsek de, yine de bu konuda söyleyeceğimiz, söylememiz gereken çok şey var. Türk modernleşmesinin kadınlar üzerinden nasıl yol aldığının öyküsü bence henüz parçalarını birleştirmeyi bekleyen bir puzzle gibi. Kadınların örgütlenme değimleri ise bu puzzle içerisinde ya görünür kılınamıyor ya da belli isimler, başlıklar etrafında tartışılıyor. Bu konuları dert eden bir yerden, özellikle de kadınların yaşadıkları deneyimleri aktarmanın yolunu sağlayacak nasıl yöntemler bulabiliriz diye düşündük ve nasıl katkı sağlayabiliriz diye tartışmaya başladık…

Aksu: Nasıl bir puzzle’dan söz ediyorsun, biraz açıklar mısın?

Gamze: Birilerini tanıyoruz, onlar bize örgütler hakkında bir şeyler söylüyor, ‘feminist ablalarımız’ oluyorlar, sonra yaşamda edindiğimiz deneyimler bizi başka bir yerden zorluyor, örgütlere, örgütlülüğe ön yargılarımız oluyor belki, belki hiç bilmeden, olup biten süreci göremeden tanımlamalar yapıyoruz ya da en kötüsü yaşadığımız sorunların sadece bizim sorunlarımız olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Ya da nasıl konuşacağımızı bilemiyoruz çoğu zaman, kelimeler ağzımızdan tedirginlikle çıkıyor, elimizdeki kaynaklarımız gündelik yaşamın sorunlarıyla baş etmemizde her zaman ilaç olmuyor… Ben, dinlemeye ihtiyacım olduğunu fark ettim; kadınlar neler yaşamış, dayanışma ağlarını nasıl kurmuş, neden kavga etmiş ya da dergileri niye kapatılmış ve daha bir ton soru… İşte tüm bunları ve belki başka başka öyküleri onları yaşamış kadınların dilinden duymaya ihtiyacım vardı. Bunun yolunu araştırırken sözlü tarih yöntemi bir kapı araladı.

Esen: Ben “Neden sözlü tarih?” sorusuna cevap veremem belki ama bu tercihin çalışma süreci içinde neyi mümkün kıldığını söyleyebilirim.

Çalışmaya ilk başladığımızda 5 kişilik bir gruptuk ve bu grupta sadece Hilal Amargi’dendi; şimdi bütün grup Amargili. Çalışmadan beni Pınar haberdar etmişti; ben Amargi kanadından ikinci katılımcı oldum. Doğrusu projeyi duyduğumda Amargi’de yeni örgütlenen ve Amargi tarihinin detaylarını öğrenmek isteyen biri olarak çok heyecanlandım; Amargi’deki herkesin kişisel feminizm ve Amargi tarihlerini çok merak ediyordum: Neden ve nasıl feminist olmuşlardı, feminist oldukları yıllarda Türkiye’deki feminist hareket ne alemdeydi, Amargi ile yolları nasıl kesişmişti ve bugüne kadar hangi süreçlerden geçmişlerdi. Bence bu soruların yanıtları kişisel tarihlerde gizliydi.
Sözlü tarihin resmi / yazılı tarihten farklı olarak, henüz yazılmamış olanı, insanların belleklerindeki tarihi almak gibi derdi vardır. Amargi tarihi özelinde de yazılı birtakım belgeler olmakla beraber ne yazık, önemlice bir ‘kayda geçirilmemiş’ birikim var. Yapılan etkinliklerin, atölyelerin, eylemlerin bir kısmının yazılı / görsel belgeleri olmakla beraber büyük bir kısmı arşivlenmemişti ve Amargi tarihinin geri kalan kısmı kişilerin belleklerindeydi. Henüz yazılmamış bu tarihiyse hem bir feminist örgütlenme olan Amargi’nin tarihi açısından hem de Türkiye’deki feminist hareket açısından görünür kılmak çok önemliydi. Sadece çok emek harcayanlar, çok çalışanlar, daha uzun süreli Amargili olanlar, feminizm üzerine daha fazla bilgisi olan kişiler ya da çalışma grupları değil, Amargi’yi Amargi yapan her şeyi görünür kılabilmek için çabaladık. Onca deneyim ve bilgi birikimi belleklerden yazıya ve tarihe aksın, kaybolmasın istedik. Ayrıca bu kişisel anlatıların sadece bu kayıp tarihi görünür kılmadığını, aynı zamanda daha sahici bir yeniden yazıma da aracı olduğunu düşünüyorum.

Suna: Başlarken benim aklımda olan, resmi tarihin dışında bir tarihsel deneyime dokunmaktı. Bunu hayata geçirmenin yollarını araştırdığımız bir anda “Özgürlüğü Ararken” kitabıyla karşılaştık ve onların bıraktığı yerden devam etme kararı aldık.

Ben ilk defa bir sözlü tarih çalışması içinde yer alıyordum ve öğrenmem gereken çok şey vardı. İlk önce sözlü tarih nedir ne değildir, nasıl yapılır, niçin yapılır, yöntemin faydaları nelerdir gibi sorularla geçen bir ilk toplantı gerçekleştirdik. Bununla birlikte kafamdaki sorular birer birer yanıtlanmaya başladı. Mesela, kadınların tarihi nasıl yazılmalı, bugüne kadar neden yeterince çalışma yapılmamış, Türkiye toplumsal mücadeleler açısında zengin ve deneyimleri ağır olan bir coğrafya iken yazmak neden bu kadar arka planda gibi…

Bu çalışmadan önce kamera ile bir münasebetim yoktu; şimdi artık kameradan korkmuyorum. Bu bir sosyal bilimci olarak beni zenginleştirdi. Ayrıca görüşmeler boyunca görüşülen kişinin söze döktüklerinden öte o anda yüzünün aldığı ifade, ses tonu, gülümsemesi, sinirlenmesi gibi birçok ayrıntı, işin bir parçası oldu.

Halen sürmekte olan bir harekete kendi üzerine düşünme olanağı sunmak, bence hem kuruma hem de feminist / kadın hareketine destek veren bir nitelik taşıyor. Sözlü tarih yöntemi bunu mümkün kılıyor çünkü insanlar görüşmeler sırasında geçmişte farklı düşündüklerini, fikirlerinin değiştiğini de ifade ettiler zaman zaman. Bu, tarihsel bir tanıklığa eşlik etmek açısından da çok değerli kılıyor yöntemi.

Özge: Projeye başlarken aklımızda birçok soru vardı: Amargi neresi, feminist hareketin neresinde, örgütlenme biçimi nasıl, diğer gruplar arasında nerede duruyor ve biz neden Amargi’deyiz? Olabilecek en katışıksız cevabı alabileceğimiz yöntem, sözlü tarih çalışmasıyla Amargi deneyimleri olan kadınları dinlemekti.

Çalışma süresince Amargi arşivini de inceledik; bizim için önemli bir kaynak oldu. Fakat tutanaklar ve belgeler bir eylemi, yöntemini ve katılımcılarını aktarsa bile oradaki kadınların hislerini, o iş için duyduğu heyecanı, süreç içinde yaşadıkları sıkıntıları, yani gündelik hayat pratiklerine dair herhangi bir deneyimi bizlere aktaramıyordu. Arşiv üzerinden bir kurum tarihi yazmaya kalksak, ne bu kadar verimli ne de bu kadar eğlenceli bir çalışma çıkardı ortaya. Resmi arşivde kaydedilmesine gerek olmayan bir konu üstüne kadınların dakikalarca anlatabilecek deneyimleri vardı ya da tam tersi, arşivde bir konu birden fazla dosyayı doldururken görüşmeler sırasında kadınların o konudan hiç bahsetmediği de oldu. Sözlü tarih görüşmelerinde, tutanaklardaki etkinlikleri kadınlardan en ufak ayrıntısına kadar dinleme fırsatı bulduk; belgelerden çok daha hisli ve gerçekti.

Bir örgütün kendi içinde deneyim aktarımı yapması o örgütün varlığını sağlıklı şekilde sürdürebilmesi için çok önemli. Örneğin Amargi’ye yeni gelen birinin zihninde Amargi’ye dair sorularının ne kadarına cevap bulduğu, orada nasıl ve ne kadar var olabileceğini de belirliyor. Bu çalışmada kadınların bireysel duygu, düşünce ve tecrübe anlatıları Amargi’nin deneyim aktarımını da sağlamış olacak; görüşmeler bizim için Amargi’ye dair çok sağlıklı bir deneyim aktarımı oldu. Bir kurumun varlık nedenini anlamak için geçmişine dair samimi bir anlatı dinlediğimizde “Ben de bu sebepten buradayım,” diyerek veya “Burada olup bu durumu dönüştüreceğim,” diye eleştirerek, orayı tanıyarak orada yer alma şansına sahip olabiliyoruz. Yaptığımız görüşmelerle de Amargi’ye yeni katılanların akıllarındaki soruların çoğu cevap bulmuş olacak diye umuyorum.

Sözlü tarih, hem bugünden geriye bakarak tarih yazmamızı hem de bugünü aktaran deneyimlerle geleceği düşünmemizi sağlayabilen bir çalışma yöntemi olduğu için, bu proje Amargi kurum tarihinin yazılmasının yanı sıra, Amargi’nin bugününe bakabilmesine de büyük ölçüde katkıda bulundu diye düşünüyorum.

Aksu: Bu çalışma sürecinin aynı zamanda kişisel bir deneyim ve öğrenme süreci de olduğu anlaşılıyor. Sözlü tarih ile bilinç yükseltme arasında bir bağ olabileceği daha önce hiç aklıma gelmemişti. Siz ne dersiniz bu konuda? Böyle bir bağ varsa, hep söyleyegeldiğimiz hareketin kendi üzerine düşünme ihtiyacına yanıt veren sözlü tarih, aynı zamanda ciddi bir bilinç yükseltme yaklaşımı olarak da düşünülemez mi?

Suna: Aslında bu biraz hareketin bu çalışmaya nasıl yaklaştığıyla alâkalı. Hareket sadece bunu bir atölye çalışması olarak görse ve oradan çıkacak ürüne odaklansa idi kendi üzerine düşünme süreci söz konusu olmazdı ama bu çalışmanın zaten en başından beri tartıştığı ve süreç boyunca asıl odaklandığı nokta ‘deneyim aktarma’ sürecinin nasıl işlediğiydi. Yani bu noktadan hareketle kurum kendi üzerine düşünme sürecini başlatmış oldu. Deneyim aktarım zinciri bir noktada koptuğu anda buluşmalardan tutun, atölyedeki deneyimlerin aktarımına ve kadınların birbirine ‘dokunma’ süreçlerine kadar her şey sil baştan tekrar ediliyor. Deneyim aktarıcı bu sürecin içinde yer alırsa bir zenginlik sağlıyor.

Ayrıca çalışma içindeki her bir birey bu süreçte akıp giden hayatın içinde kendi üzerine düşünme fırsatı yakaladı. Bunu bilinç yükseltme ya da farklı bir kavram ile tanımlayabiliriz ama böyle bir süreci en azından ben yaşadım. Söylediğine bu noktadan katılıyorum; sosyal bilimci olarak alana çıktığım her an, o alanın atmosferi, kişilerin dillendirdikleri beni esir alır, günlerce üzerine düşünürdüm. Nasıl bir deneyim, nasıl oldu, anlatılanlar bende neleri çağrıştırdı, anlatılanları nasıl aktarmalı, tutum ve davranışım bir sonraki görüşmecide nasıl olmalı gibi üzerinde günlerce düşündüğüm sorular üşüşürdü aklıma.

Esen: Bu, benim de ilk sözlü tarih deneyimim ama grupta yer alan ve kurumların sözlü tarihi konusunda oldukça deneyimli olan Gülay ve Gamze’nin anlattıklarına ve sözlü tarih yöntemi üzerine okuduklarıma dayanarak sözlü tarih yönteminin her zaman bir bilinç yükseltme yaklaşımı olabileceğini düşünmüyorum. Herhangi bir kurum tarihini sözlü tarih yöntemiyle yazmaya çalışmak, o kurum içindeki kişilerde ya da çalışmayı gerçekleştirilenlerde böyle bir etkiye neden olmaz ama bu kez, evet, sözlü tarihin kesinlikle böyle bir imkân tanıyabileceğini gördüm.

Bu çalışmanın amacı sadece Amargi kurum tarihini yazmak değildi. Dolayısıyla görüşmeler neticesinde elde edilen bilgiyi sadece bir süre sonra belgesele ya da kitaba ya da makaleye dönüşecek bir şey olarak görmedik. Esas amaç Amargi’nin kendi üzerine düşünmesini sağlamaktı ve bu çalışmada elde edilen bilginin bu yönde kullanılması sayesinde de sözlü tarihin bu çalışma özelinde bir bilinç yükseltme işlevi gördüğünü söyleyebilirim. Görüşmeler neticesinde elde edilen bilgilerin Amargi toplantılarında paylaşılması, yürütülen bir çok tartışmaya yol gösterici olduğu gibi yeni tartışmalar açılmasına da olanak tanıdı. Örneğin görüşmelerde çok net bir şekilde ortaya çıkan deneyim aktarım zincirindeki kopukluğun tespitinden hemen sonra buna dair toplantılar yapıldı ya da birçok Amargili’nin varlığından haberdar olmadığı ya da okumadığı manifesto tartışmaları başladı.

Çalışmada yer alan herkesin aynı zamanda Amargi üyesi olmasının da bu çalışmanın bir çeşit bilinç yükseltme işlevi görmesinde önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü aynı zamanda üyesi olduğunuz kurumun sözlü tarih çalışmasında yer almak çok yönlü bir sorgulama, düşünme ve öğrenme sürecini de beraberinde getiriyor. Hem bir araştırmayı yapan kişi hem araştırılan kişisiniz. Hem bilgi edinmeye çalışan hem bilgi kaynağı olansınız.

Dolayısıyla elde etmeye çalıştığız bilgiye ve kullandığınız yönteme dair –ayrıca feminist aktivist olarak feminist hareket ve örgütlenme deneyiminize dair çok kollu bir düşünme sürecine girmiş oluyorsunuz. Örneğin Amargi genel toplantısında tartıştığınız, belki de çok sinirlendiğiniz bir konuya iki gün sonra sözlü tarih toplantısında başka bir gözle bakıyor oluyorsunuz. Toplantıda kendi yaşadığınız sorun, sözlü tarih toplantılarında Amargi’nin örgütlenme modeliyle ilgili bir soruna dönüştüğünde meseleye hem daha sağlıklı bakıyorsunuz hem de bu sorunların kaynağına ve çözümünü yönelik hep beraber düşünmeye başlıyorsunuz. Böylece sorun kişisel olarak sizin çözmek zorunda olduğunuz bir sorun olmaktan çıkıp, örgüt olarak çözmemiz gereken bir soruna dönüşmüş oluyor. Ya da feminist forumlarda yürütülen tartışmalarda tartışmanın bir tarafıyken, sözlü tarih toplantılarında bu toplantıların değerlendirmesini yaparken, tartışmaları analiz etmeye ve anlamaya çalışan kişi oluyorsunuz.

Örneğin bana iktidar uyguluyorsun diye itham edilenin bir tek kendim olduğunu ya da birilerinin ne kadar sorumsuz olduğuna dair bir tek benim şikâyet ettiğimi düşünüyordum ki değilmiş! Ya da gönüllükle sorumsuzluğun aynı şey olmadığına bir tek ben çıldırmamışım veya her farklılığı anlayamayan bir tek ben değilmişim gibi. Bu tür sorunları Amargi’de başkaları da yaşamış ve daha da önemlisi bu tür sorunlar bütün yatay örgütlenmelerde varmış!

Gamze: Sözlü tarih yöntemi benim açımdan evet aynı zamanda bir öğrenme ve deneyim edinme süreci. Ama bir bilinç yükseltme yaklaşımı olarak adlandırabilir miyiz bilemiyorum. Belki ‘bilinç yükseltme’ tanımlaması bana fazla yüklü geliyor, hani örgütlülükler içerisinde de fazlaca tartışılmış, eleştirilmiş, kimi olumsuz deneyimlere de göndermesi var. Bir de sanki birileri ‘bilinçli’; onlar iyinin doğrunun ne olduğunu biliyor da ötekilerin yani ‘bilinçsiz’ olanların bilincini yükseltmek için uğraşıyor… Yoksa evet, sözlü tarih yöntemi hem uygulayıcıları hem de katılımcıları açısından çoğunlukla karşılıklı öğrenme, birbirine deneyim aktarma sohbetlerine dönüşebiliyor. En azından etkisi böyle olabiliyor. Bir kere her şeyden önce içinde olduğunuz hale bir durup bakıyorsunuz, ayrıntıları yeniden gözden geçiriyorsunuz, bu gününüzü geçmişle bağını kurarak anlatıyorsunuz –hele de söz konusu olan kurum tarihiyse daha da ayrıntılı bakmaya başlıyorsunuz. Kişisel tarihiniz, kurumla ilişkilenme biçiminiz, kendinizi orada nasıl gördüğünüz, neleri anlatıp neleri saklı tuttuğunuz, nerelerde iyi hissederken, nerelerde zorlandığınız vs. hepsi önünüze açılıveriyor. Gündelik hayatımızın keşmekeşi içinde çoğu zaman göz ardı ettiğimiz, bazen öylesine yaşayıp gittiğimiz, bazen nedeni üzerine çok da düşünmediğimiz durumlar, haller sözlü tarihin izin verdiği sohbet ortamında açılıyor; belki sorularımıza cevap buluyoruz belki yeni sorular ekliyoruz zihnimize. Bu ortamın kurum içindeki üyelerin hem kuruma yaklaşma biçimlerini etkilediği hem de kendileriyle kurum arasındaki ilişkiyi yeniden gözden geçirmelerine olanak sağladığı söylenebilir. Ama bu etkinin olumlu olduğu kadar olumsuz olma ihtimali de her zaman var, onu da göz ardı etmemeliyiz…

Özge: Ben de bilinç yükseltme toplantısı tanımına aynı tedirginlikle yaklaşıyorum ama karşılıklı bir bilinçlenme fikrine kesinlikle katılıyorum. Bu çalışmada konuşma fırsatımız olan kadınlarla yaşadığımız karşılıklı öğrenme süreci çok önemliydi benim için. Kadınların deneyimleri bizlere bilmediğimiz pek çok şeyi fark ettirdi; bizim sorularımız da onların daha önce üzerine düşünmedikleri şeyler üzerine düşünmelerini sağladı. Önemsizmiş gibi gördüğümüz durum ve olayların nelere cevap olabildiğini ve üzerine konuştuğumuz takdirde ne kadar aydınlatıcı olabildiğini gördük. Görüşmelerde, hem görüştüğümüz kadınlar hem de bizler dinleyen-anlatan-soran-sorgulayan-bilinçlenen-bilinçlendiren sıfatlarının hepsine bürünebiliyorduk. Başka bir sözlü tarih çalışmasında bu denli bir bilinçlenme süreci söz konusu olmaz belki ama bu çalışmada bizim için yalnızca sözlü tarih anlatısı dinlemek değil, içinde bulunduğumuz örgütün işleyişi anlamak, deneyimlerini öğrenebilmek ve bu öğrendiklerimizi paylaşabilmekti. Bu yüzden görüşmeler pasif birer anlatıcı ya da dinleyici olmasından ziyade bu etkileşimi sağlayabilecek interaktif görüşmeler şeklinde oluyordu. Daha önce içinde bulunduğum sözlü tarih ve kurum tarihi projeleri Amargi’de olduğu gibi aynı zamanda bir örgüt tarihini kapsamıyordu. İnsanların kendileri ve geçmişleri üzerine düşünmelerini sağlasa dâhi bu çalışmadaki gibi bir etkisi olabileceğini ben de hiç düşünmemiştim; ben de ilk kez, sözlü tarihin bir örgüt için bilinçlendirme yöntemi olarak kullanılabildiğini görmüş oldum. Bu çalışmadan sonra söyleyebilirim ki sözlü tarih bu yolla çalışıldığı sürece bir hareketin kendi üzerine düşünmesini, karşılıklı bilinçlenme sürecini ve deneyim aktarımını sağlayabilecek çok iyi bir yöntem olabilir.

Yeni kuşak Amargilililere geçmiş deneyimlerin aktarılması konusunda sıkıntılar vardı ve Amargi’de bu soruya cevap verecek bir çalışma yoktu. Bu konudan mustarip biri olarak şunu söyleyebilirim: Kadınların sözlü tarih anlatılarını dinlediğimde Amargi’nin neresi olduğunu gerçek anlamda öğrenmiş oldum.

Aksu: Akıp gidene mola verdiğinizde –hem siz hem görüştüğünüz kadınlar- ve durup baktığınızda, akıp giden karşısındaki farklı konumlarınızı, ona ilişkin farklı yorumlarınızı görmeniz mümkün olabildi mi? Demek istediğim, her bir kadınla ayrı ayrı konuştunuz, onların deneyimlerini, hatırladıklarını hikâye etmelerini sağladınız. Peki sonra, bu hikayeler Gamze’nin bahsettiği türden bir puzzle’ın parçaları gibi mi göründü size, yoksa soğan halkaları gibi mi? Bir araya geldiklerinde büyük bir hikâye mi anlatıyorlar, yoksa kendi bildiğiniz hikâyenin (yani sizin hikâyenizin) başka versiyonlarını mı? Eğer ikincisiyse, iş epey karmaşıklaşıyor çünkü, değil mi? Sadece gerçekliğin farklı yüzlerinden değil, o gerçekliğin farklı kurulumlarından da bahsetmek gerekiyor o zaman. Ve tabii işin içine her bir hikâyecinin kişisel tarihi, sınıfsal konumu, ideolojik yaklaşımı… bir sürü şey giriyor…

Gamze: Sözlü tarih çalışmalarına ilk merak duyduğum dönemlerde yapılmış bir çalışma, benim disiplin olarak tarihe bakışımı önemli ölçüde etkilemiş ve sözlü tarih yönteminin peşine düşmeme neden olmuştu. Çalışma Almanya’da savaşa ilişkin anlatıları alıyordu. Ama bu anlatılar hiç de karmaşık olmayan bir soru ile başlıyordu: O gün, savaşın patlak verdiği o gün hava nasıldı? Düşündüğünüzde son derece nesnel bir şey üzerine sorulmuş bir soru gibi duruyor değil mi? Havadan söz ediyoruz, nasıl olduğunu gözle görebiliriz, yağmur yağarsa tenimizde hissedebiliriz, bulutlu ise bunu da fark edebiliriz. Etrafımızdaki herkes aşırı güneşli bir havada, sıcaktan şikâyet edebilir değil mi? Ama söz konusu savaş olunca, sizin savaşın hangi tarafında olduğunuz, o son derece nesnel gibi duran cevapları bile değiştiriverir. Savaşın başlamasından büyük gurur duyanlar için o gün güneşli, coşkulu bir günken, savaşın başlamasıyla dünyası kararanlar için bulutludur, fırtınalıdır, kasvetlidir. Peki o zaman sözlü tarihçi “Gerçekte ne oldu?” sorusuna nasıl yaklaşacak; tarihin belli bir dönemini aydınlatmak, o zaman yaşananlar hakkında bilgi edinmek ve bu bilgileri geleceğe aktarmak büyük sorumluluk ne de olsa. Ama burada bizim meselemiz gerçekte ne oldu sorusu değil; bizim meselemiz, o kişi nasıl aktarıyor, kendi deneyimini nasıl ifade ediyor, bu deneyimden ne öğrenebilirim ama hepsinden önemlisi bu deneyimi nasıl anlayabilirim. Yani başka bir deyişle, işin her aşamasında yorum var. Hayatı da yorumlamıyor muyuz! Yazıp çizdiğimiz her şey biraz o yorumdan nasibini almıyor mu? Buradaki fark her bir deneyimin belli sorularla, öteki deneyimlerle ilişkisini kurmaya çalışmak. Bu anlamda puzzle gibi geliyor bana ama bu illa ki tek bir resmin ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor, sadece daha büyük bir resim varsa, biz bu resmi kendi durduğumuz yerden ve ötekilerin deneyimleri, anlatıları üzerinden tasavvur edenleriz. Tam da bu yüzden sorumluluğu ağır bir iş, çünkü siz de başka bir yerden çiziyorsunuz resmi, sizin de bakışınız, kurumla kurduğunuz ilişki kendi geçmişinizle, kişisel tarihinizle, öğrendiklerinizle, hatta korkularınız, sevgileriniz, arzularınız vs. ile örülü…

Özge: Belgelere, egemen dile ve resmi tarihe alternatif olarak sözlü tarih yöntemini kullandığımıza göre işin içine farklı duyguların, dolayısıyla farklı yorumların gireceğini ve anlatıların farklılaşacağını biliyorduk. Her kadın her olayı kendi açısından yorumlayıp aktarıyor, herkesin bireysel deneyimleri farklı; bizim önemsediğimiz nokta da bu. Farklı gözlerden Amargi nasıl görünüyor, yaşanan olaylar nasıl yorumlanıyor? Farklı bireysel tarih, sınıfsal konum, ideolojik yaklaşımlara sahip olan kişiler bir olayı nasıl yorumluyor? Farklı yorumlarla birlikte birçok yönden birbirini tamamlayan hikâyeler oluşturuyor bu yöntem. Örneğin Amargi’de yapılan bir etkinliğe dair bir kadın kendisi için önemli bir kısmı, diğeri kendisinin etkilendiği bir kısmı, diğeri eleştirdiği bir kısmı anlatıyor ve hepsi farklı anlatılar da olsa bir olayın her gözden görünen faklı kısımlarını bize aktarıp kafamızda bir şekil çizmemizi sağlayabiliyor. Yani renkleri ve şekilleri biraz farklılaşmış da olsa parçalar bir araya geldiğinde bize puzzle’daki resmi gösterebiliyor. Ama hepsi aynı tonda ve aynı boyutta olsa zaten tek tip anlatılar olur; onun da resmi tarih çalışmasından bir farkı kalmazdı. Farklı kimliklerin, cinsel yönelimlerin ve siyasi görüşlerin bir arada bulunmasını sağlayan Amargi’yi, değişik renklerdeki parçalarla, farklılıkların oluşturduğu bir puzzle’ın resmetmesi de Amargi’ye yaraşan bir durum olmamış mı sizce de?

Suna: Bu soru bana Susan Sontag’ın kişisel / kolektif hafıza üzerine yazdıklarını hatırlattı. Bu mesele üzerine uzunca düşünmüştüm; kişisel hafızamızı kolektif olandan nasıl ayırabiliriz, ayırmalı mıyız yoksa bütünlük olarak tarif edeceğimiz şey nasıl inşa edilmeli gibi sorular kafamı kurcaladı hep. Sonra bazen düşündüklerimize kuş bakışının önemli bir toparlanma yarattığına inanarak bu süreci de bu şekilde ele almaya çalışmıştım. Yani bu ülkenin tarihinden bağımsız bir bireysel hafıza oluşur mu ya da örgütlü bulunduğumuz bir kurum var ise ondan bağımsız / farklı / ayrı nasıl bir hafıza oluşumu söz konusu olabilir? Buna net bir cevap vermek çok zor. Kesin bir ayrım yapmak da mümkün değil bence.

Yaptığımız çalışmaya kadınların feminizm ile temasları ve örgütlenmeleri olarak bakarsak çok farklı oluşan hikâyelerin bir puzzle’ı oluşturması olarak görebiliriz durumu. Ana temamız feminizm olunca bunlar bir bütünün parçaları. Farklılıklarımızla bir arada olma fikriyatı üzerinden bir kurumu ele alırsak, kişisel anlatılarımız çok değişir. Transseksüel biri ile Kürt biri dışlanmışlık ortak paydası ile bir arada duruyorsa, hikâye daha farklı hale gelir.
Çalışmanın en başından beri önemli noktalardan biri deneyim aktarımı meselesiydi. Bu noktadan ele aldığımızda bu puzzle değil biraz soğan halkalarını karşımıza çıkarıyor. Çünkü farklı zaman dilimlerinde farklı kaygılarla bir kurum altında toplanmış kadınlar-kişiler var ve bunlar arasında organik bir bağ var. Ama bu durum deneyim aktarımını, yani soğan halkaları arasındaki zarları birbirine bitişik tutan sıvıyı kurutmuş. Deneyim ve tarihsel süreç aktarılmadığı için bir kopukluk var ve bu da bir kurumun örneğin yıllık politika plan yapılışına çok yansıyor. O yıl kimler bir şeyler yapmak istiyorsa ve geçmişin deneyimi bilinmiyorsa, sil baştan şeyler organize edilebiliyor.
Görüşmecilerimizin anlatıları farklılaşsa da Amargili olmak, feminizm ile temas gibi büyük laflar üzerinden bir bütünün parçaları olarak ele almak mümkün süreci. Ama deneyimlerin ayrıntılandığı noktada herkesin kendi tarih inşası farklılaşıyor. Buna gerçekliğin farklı kurulumları mı demek lazım yoksa başka bir şey mi bilmiyorum.

Esen: Suna’ya katılıyorum. Anlatılar altında topladığımız temalar ve bu temaları nasıl değerlendirdiğinize göre değişiyor resminiz. Ama ben Suna’dan farklı olarak deneyim aktarımı konusunda edindiğimiz bilgileri puzzle’ın parçaları olarak yorumluyorum. Tek tek görüşmeler bir araya geldiğinde deneyim aktarımında kopukluk olduğunu görüyoruz ama mesela bazı durumlarda da hikâyeler, birbirlerinin versiyonları olarak çıktı karşımıza.
Tabii anlatılar farklı da olsa, her biri gerçek. Mesela şiddet görmüş biri, Amargi’nin kesinlikle şiddetin olmadığı bir örgütlenme olması gerektiğini söyleyip hikâyesini şiddet karşıtlığı üzerinden kurarken, bir diğeri şiddet uyguladığı yönünde eleştirildiği için ‘kendi’ olamadığını söyleyip hikâyesini neyin şiddet olduğu veya bu tür bir şiddet karşıtlığının kendisi üzerinde nasıl bir şiddet yarattığı üzerinden kurabiliyor.

Bu anlatıların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan resim, birbirinin içine geçmiş, yerli yerine oturmuş parçalardan oluşmuyor; kısmen tamamlanmış, ama hâlâ bulanık bir resim bu. Yine de az çok bütünlüklü bir puzzle bu, bence.

Aksu: Bütün bu görüşmeleri yaptıktan sonra, kendi hikâyenizle anlatılanları karşılaştırdığınızda, sizinkinde bir değişiklik oldu mu? Ne bileyim, daha önce bilmediğiniz ama önemli bir şeyi öğrendiğiniz için yahut daha önce düşünmediğiniz bir açıdan bakılabileceğini fark ettiğiniz için… Bu işin diğer boyutu da sizin de söylediğiniz gibi, dinlediğiniz hikâyeleri kendinizinkine uydurmak olabilir. Şu eski problem. Bundan kaçınmak için bir takım taktikler geliştirdiniz mi? Bu problemi nasıl ele aldınız?

Gamze: Mutlaka dinlediğimiz öykülerle bir şeylere daha farklı bakıyorsunuz ya da bazı değişiklikler yaşıyorsunuz. Bu çalışmada benim açımdan en önemli açılma ‘örgütlü olmak’, ‘örgütlülük deneyimi’ üzerine düşünmek oldu. Bir kere öyküler bambaşka yerlerden başlamış olsa da sanki aynı aşamalardan geçiyor gibiydi. Yani sanki birileri örgütlü olmanın kitabını önceden yazmış da ona göre başlıklar tartışılıyor gibiydi. Birileri kitabın ilk sayfalarında hissediyordu da birileri sonlarında. İlk önce aklımdan geçen buydu, herkes sonunda aynı kitabın sayfalarında yol alacak ve kitabın sonu bugünde, şimdi içinde bitecekti… Yola böyle başlamak benim açımdan özdeşlik kurduğum için avantajlı olduğu kadar dezavantajlıydı da. Süreç içinde örgütlü olmaya (ki ben hep ihtiyaçtan doğar diye bakanlardan olmuşumdur) ilişkin yaklaşımlarım belli açılardan değişti. Başlarda kendi hikâyemin benzerlerini görmek yani bu özdeşlik duygusu, dinlediklerimi zihnimde hemen bildikleştirivermeme neden oluyordu. Zamanla farklılıklar üzerine daha dikkatli düşünmem gerektiğini gördüm. Her bir örgütlülük deneyimi bilmedikleştirebildiğim oranda o örgütün yapısına dair sorular üretmemi sağlayacaktı. Ama bir taraftan da örgütlü olmanın ‘gerekliliği’, örgütlü olma ‘ihtiyacı’ kalemlerimde beklemediğim oranda artış olmuştu. İhtiyaç kavramını yeniden tartıştım, farklı açılardan bakmaya çalıştım. Önyargılarıma tosladım ama dinlediğim öyküler yargılarımı zorladı ve dönüştürmenin yollarını araladı. Bütün bu süreci ben biraz deneme yanılma yoluyla öğrenme olarak tarif edebilirim, yani herkese uygun belli stratejiler olduğunu pek düşünmüyorum, en azından ‘örnek olay’ çerçevesinde düşünülmeyi ve (hangi örnek olaylar deme şimdi lütfen, tek tek anlatılara girmem lazım!) biraz ötekine kendini açmada istekli olmayı gerektiriyor…
Esen: Başka hikâyeleri dinledikten sonra kendi hikâyemizin değişimi kaçınılmaz. Değişikliklerin hepsini anlatmam mümkün değil ama Amargi’deki örgütlülük deneyimim üzerinden bu değişimi üç başlıkta toparlayabilirim. Birincisi Gamze’nin de dediği gibi ‘örgütlenme ihtiyacı ve örgütlülük deneyimi’, ikincisi ‘farklılıklara yan yan durma’ meselesi üçüncüsü de ‘şiddet / hiyerarşi” kavramlarının feminist bir örgütlenmede ne ifade ettiği ya da ne ifade etmesi gerektiğidir diyebilirim.

Amargi benim ilk örgütlenme deneyimim, dolayısıyla Gamze’nin bahsettiği, örgütlenmenin benden önce yazılmış bir kitabı olduğu hissini çok yaşadım. İlk geldiğim zamanlar kendimi hep bilmeyen ve öğrenmesi gereken kişi olarak kodluyordum, cümlelere “Ben pek bilmiyorum ama,” diye başlıyordum. Tabii bu bilmek halini sadece örgütlülük deneyimi üzerinden değil, teorik bilgiyi de içine alan bir yerden kodluyordum. Şu an düşündüğümde bu kodlamanın insanı biraz da hayattan kopardığını düşünüyorum. Mesela politika yapmak için bütün kitapları devirmemiz gerekmiyormuş ya da teoriyi deneyimin üstüne konumlamam bir hataymış… Ayrıca örgütlülüğün bitmiş bir kitabı yokmuş; deneyimin ve teori ışığında sürekli değişen bir pratiği varmış… Görüşmeler sırasında fark ettim ki Amargi bir tek benim ilk örgütlenme deneyimim değilmiş; birçok kadın Amargi öncesinde örgütlü feminist aktivist değilmiş. Bu çalışma kendi deneyimimi değersizleştirmeden, kendime daha doğru yaklaşmamı sağladı.

Yanı sıra, benim hikâyemle hiçbir noktada kesişmeyen hikâyeler de vardı ki bu sayede “Neden örgütlüyüm?” ya da “Neden politika yapıyorum?” sorularını daha fazla sorabildim. Bu soruların yanıtı kişisel maceramda çok önemli bir yer tutuyordu; feminist politika yapmak, benim için kendimi ve dünyayı anlamanın ve dönüştürmenin bir yolu çünkü.

Farklılıklarla yan yana durma meselesinin içiniyse bu görüşmelerle doldurdum diyebilirim. Neyin farklılık olduğu ya da hangi farklılığa nereye kadar tahammülüm olduğu meseleleri beni oldukça zorladı. Mesela çalışma tarzınızın farklı olduğu biriyle çalışırken onun çalışmaya geç gelmesi ya da aksatmasını nasıl değerlendireceğim? Farklılık mı yoksa disiplinsizlik mi? Ya da disiplin anlayışında bir farklılık mı? Birileri disiplinliyken diğerleri disiplinsiz midir veya her görüş müzakere edilebilir mi, her şey bir farklılık içinde anlamsızlaşıyor mu derken, bu soruları kendi kendime sorduğumda bulduğum yanıtlarla kişilerin anlatılarındaki yanıtları bir arada düşünmeye başladım.
Şiddet / hiyerarşi / iktidar meselesi ise bütün anlatılanlarda içkin bir şeydi. Örgütlülük konusunda hâlâ üzerine en fazla düşündüğüm kavramlardır bunlar. Daha önce bahsettiğim, Amargi’de yeni olmak meselesi üzerinden örneklendirirsem, bir yerde yeni olduğunuzda birçok hiyerarşiyi bir arada, birbirine içkin bir şeklide hissedebiliyorsunuz. Bu hiyerarşiler bilgi ve deneyim farkının yanı sıra yaş hiyerarşisi gibi şeyler de olabilir. Fakat bu hiyerarşiler her zaman bilen, daha deneyimli olan ya da yaşça daha büyük olandan kaynaklı ortaya çıkmayabilir.

Suna: Hiyerarşi/ iktidar meselesi her daim tartışılmış bir meseledir ki bence her zaman tartışılması ve kafa yorulması anlamlı. Amargi görüşmelerinde bu mesele hep dile getirildi; biz de bu çalışmaya başlamadan önce konuyu aramızda tartışmıştık. Garip olan, bu konu toplumsal hareketler sürdükçe, hayat aktıkça her zaman tartışılacak bir nitelikteyken bu konuda sürekli gardımızı alıp durmamız. Yani bu mesele sadece örgüt içi dinamiklerin sorunu değil ama bu konuda her örgütün bir çekincesi var. Amargi tarihi, bu mesele üzerine yapılan tartışmaların bence en açık geçtiği örgütlenmelerden birisi, bu anlamda çok değerli. Yani örgüt kurulduktan bu yana bu konu her daim tartışılmış. Bu, sürekliliği olan bir tartışma. Önemli olan da bu tartışmaya örgütün açık olması, farklı seslere kulak vermesi ve bu tartışmalardan beslenmesi. Bu tartışmalar örgüt ilk kurulduğunda gayet dobra dobra yapılırken sonraki süreçte tartışmanın sesi biraz cılızlaşmış.

Özge: Daha önce herhangi bir örgütlülük deneyimim olmadığı için benim de temel sorgulama sürecim örgütlülük üzerinden oldu diyebilirim. Kadınların böylesine farklılıklarıyla bir arada durabilme, birlikte iş yapabilme ve dayanışma süreçleri bugüne kadar siyasi platformda neden örgütlü değil de yalnız hareket ettim sorusunu sormama neden oldu. Tabii ki örgütlülük sürecini öğrendiğinizde olumlu-olumsuz tüm yanlarını görmeye başlıyorsunuz. Amargi’de kadınların beraber dayanışma içinde iş yaptığı, yalnızca teoride değil kendi gündelik hayat pratiklerinde de iktidar, hiyerarşi ve feminizm üzerine sürekli aynı tutarlılıkta hareket ettiğini düşünüyordum; şimdiyse örgütlülük söz konusu olduğunda böylesine mükemmel yürüyebilecek bir sistemin var olamayacağını anladım.

Genç Amargililerin örgütlenme süreçlerine dair anlatıları da kendime bakabilmemi ve özdeşlik kurabilmemi sağladı. Benzer süreçler yaşamış, benzer kaygılarla, benzer ihtiyaçlardan bir araya gelmiş, genelde daha önce bir örgütlülük deneyimi olmayan kadınların hikâyelerini dinlemek beni rahatlatmış oldu. Amargi ve feminist düşünceye dair diğer kadınların neler yaptığını bilmediğim için kendi yaptıklarımın yeterli olup olmadığını da kestiremiyordum; hepimizin hikâyelerinin benzer olduğunu görünce kendi duruşumu da ölçme fırsatım oldu ve artık tereddüt etmeden kendimi feminist, Amargili ve örgütlü olarak tanımlayabildim.

Görüşmelerde dikkatimi çeken bir diğer konu da iktidar ve hiyerarşi meselesine dair söylemler oldu. Ama bu tanım herkese göre farklıydı, Esen de bahsetti zaten. Disiplin mi, hiyerarşi mi, çok iş yapanın söz söyleme hakkı mı, bilgi birikimine duyulması gereken saygı mı, iş kotarma gücü mü, yoksa iktidar mı? Hepsi birbirine geçmiş durumda. Dolayısıyla bu durum şunu sorgulamama neden oldu: Teoride karşı olduğumuz bir meseleyi -topluma rağmen- içselleştirmeme ve gündelik hayat pratiğinde kullanmama ihtimalimiz var mı? Bu kadar bilinçli ve güçlü iktidar karşıtı söylemleri olan kadınlar dahi bazen farklı şekillerde, farklı tanımlarda bunu yapabiliyor değil mi? O halde neden pratiğimiz, teorimiz kadar mükemmel olamıyor?

Aksu: Bu hiyerarşi meselesi ben bildim bileli hep çok tartışılmıştır. Sonuçta neye bağladık, emin değilim aslında! Fakat Esen, “Disiplinsizlik bir farklılık olarak mı düşünülmeli?” sorusu bana sorarsan bu meşhur iktidar / hiyerarşi tartışmasının kalbidir! Peki, bütün bu görüşmelerden, kayıtlardan, düşünüp tartışmalardan sonra, hepsini biraz damıttığınızda, Amargi’nin tarihi size ne anlatıyor? Dinlediklerinizi belirli yönelişler, izlekler olarak ayırt edebiliyor musunuz? En başta düşünülenlerle bunca yıl sonra yaşananlar arasında bir uyum var mı, yoksa bambaşka yerlere mi gitmiş işler? Ne diyorsunuz?

Gamze: Oldukça geniş kapsamlı, bu sorunun cevabı aslında. Aklımda öne çıkan bir iki şeyi vurgularsam öncelikle diyebilirim ki, Amargi’nin tarihi Türkiye’deki feminist hareketin geneli içerisinde hem o hareketten beslenen hem de yol ayrımlarını belirginleştiren bir kurum olarak görülüyor. Kurumun yaklaşık on yıllık tarihi feminist hareketin de gittikçe toplumsal yapının farklı alanlarında söz söylemeye başladığı, sözünü çoğalttığı, feminizmi bütün dinamikleriyle yayılmış iktidarın karşısında konumlandıran, özel alana olduğu kadar devlete, savaşa, şiddete dair de lafını söyleyen, ataerkil sistemin yeni yüzlerini, sistemin işlemesini sağlayan farklı bileşenlerin birbirleriyle bağlarını deşifre eden, buralardan da teorisini yapan feminizmi en genel anlamıyla politik tavır alış, politik tutum olarak şekillendirdiği de bir dönem. Sınırlayıcı bir yerden kurmazsak üçüncü dalga feminizm tartışmalarından Amargi’nin önemli ölçüde beslendiğini ya da bu tartışmaların içinde değerlendirilebilecek eylemlilikleri, etkinlikleri, yayınları olduğunu söyleyebiliriz. Bu da gündelik hayatın her parçasını, farklılıkları, yeniden gözden geçirmeyi kimi zaman yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Amargili kadınların bu tartışmalar için zengin deneyimler aktardıklarını, uzun bir yol aldıklarını düşünüyorum. Bununla birlikte süreç içinde Amargi hem kurumsal faaliyetleri hem kurum içi çalışma biçimi, etkinlikleri vs. açısından dönüşümler de geçirmiş. Özellikle son dönem yani kitapevi olduktan sonraki dönem daha farklı bir örgütlenme modeli geliştirmiş. ‘Arayışı’ merkezine alan bir örgüt için bu kaçınılmaz hatta istenen de bir dönemeç, yeni bir şey daha deniyor yani Amargi; uyum veya uyumsuzluktan ziyade, ilk günlerdeki sözlerini önemsese de belki aynen almıyor, yeniden tartışıyor, daha farklı bir düzleme aktarıyor belki. Bu dönemeçlerde bence atlanmaması gereken, geçmiş deneyimlerin aktarılmasını sağlayacak mekanizmaları canlı tutmak. Bu hemen her örgüt için problemin göbeğine oturan bir tartışmadır, hele de kadın örgütü olunca, birbirimizin deneyimine sahip çıkmak çok daha elzem hale geliyor. Son dönem Amargi’de deneyim aktarımı konusunda yaşanan kimi zorlukların ya da eksikliklerin halledilmesinde sözlü tarih çalışmasının umarım katkısı olmuştur…

Esen: Amargi’nin İlk kurulduğu yıllar olan 2000’ler, ‘90’lı yıllarda kurumsallaşmaya başlayan feminist hareketin bu kurumsallaşmasını derinleştirdiği yıllar. Dolayısıyla bu dönem daha ziyade herkesin kendi yayınına, projesine ya da ajandasına odaklandığı yıllardır. Amargi ise bu yıllarda feminist hareketin ‘80’li yıllardaki coşkusunu anımsatan eylemliklere önayak olan bir örgüt ve bu anlamıyla da kurulur kurulmaz feminist hareketin en önemli örgütlenmelerinden birisi oluyor. Fakat Amargi’nin örgütlenmesinin dönemlerine baktığımda Türkiye’deki feminist hareketin tarihine benzer süreçleri görüyorum. Dönemleri kapsayan tarih aralıkları farklı ama ilk kurulduğu yıllarda (2001) feminizmin Türkiye’de ilk ortaya çıktığı zamanki coşkusunu yakalayan ve kitlesel eylemler örgütleyen bir örgütlenme iken kitapevi olduktan sonraki dönemde daha kurumsal bir örgütlenmeye geçmiş durumda. Bu anlamda Gamze’nin de dediği gibi kitapevinin kurulduğu yıllar Amargi için farklı bir dönemin başladığı yıllar. Bu değişimle beraber Amargi ile ilişkilenen kadınların profilinde de bir değişim görülüyor; dolayısıyla politik söz üretme ve yayma yöntemleri de farklılaşıyor. Fakat bütün bu dönemeçlere ve değişimlere rağmen bambaşka bir yere gitmemiş ama başka bir yerde olan bir örgütlenme. Temel politikalarında bir değişim söz konusu değil. İlk kurulduğu yıllarda olduğu gibi; toplumsal cinsiyet çelişkisini iç içe geçmiş bütün iktidar ilişkileriyle ( akıl-duygu, kültür-doğa vs..) anlamaya çalışan ve bu iktidar ilişiklerine dair feminist politika üretmeye çalışan bir örgütlenme. Ve politikası hâlâ anti-milliyetçi, anti-kapitalist, anti-homofobik ve savaş karşıtı bir feminist politika. Bu değişimde, dünyada ve Türkiye’deki feminist harekette meydana gelen değişimlerin ve yeni tartışmaların katkısının yanı sıra Amargi ile ilişkilenen herkese kendini ifade etme imkânı tanıyan bir örgütlenme olmasının payı oldukça büyük. Böyle bir örgütlenme olduğu için hem insanlar Amargi’den beslenebilmişler hem de herkesin kendisinden bir şeyler katabildiği bir örgütlenme olmuş ve bu da haliyle değişimi kaçınılmaz kılmış. Yani gelen Amargi’ye uymak yerine kendi farklılığını da katabildiği için, kimler Amargi’deyse Amargi o olmuş. Amargi’yi kuran kadınların bir çok hayali gerçekleşmiş ama gerçekleşemeyen ya da sürekliliğini kaybeden işler de var..

Özge: Bu çalışmayla birlikte Amargi’nin Türkiye’de üçüncü dalga feminizmin şekillenmesinde çok farklı ve önemli bir yeri olduğunu bir kez daha gördüm. Amargi tarihi genel anlamda bulunduğumuz dönemde artık kadınların feminist harekete dair eskisinden farklı olarak nelere ihtiyaç duyduğunu ve neden bir araya geldiğini anlatıyor. Kürt, Türk, Ermeni, Çerkez, Hıristiyan, Müslüman, Alevi, Yahudi, Süryani, homoseksüel, heteroseksüel, gay, lezbiyen, travesti, transseksüel, biseksüel… Bütün kimliklerimizle bir arada durma ve toplumsal cinsiyet meselesini salt kadınlık üzerinden kurmaktansa ataerkilliğe ve iktidara karşı bir söylemden kurmayı sağlayabilecek yeni bir alan ve dil oluşturmuş durumda.

En başta düşünülenlerle bugünküler arasında, sürekli değişen ve gelişen dinamiklerle birlikte, bir uyum olduğunu gördük. Yani kurulduğu gibi kalmadan, yeni görüşlerle, düşüncelerle, eleştirilerle kendini yenilemesinin yanı sıra temel taşları diyebileceğimiz anti-militarist ve anti-milliyetçi tavrını korumakta Amargi. Özellikle yeni kuşak Amargililerin Amargi’ye ve feminist harekete bakışının on yıl öncekinden farklı olması da tabii ki farklılıklara neden oluyor. Ama bunlar Amargi’nin tamamen başka yerlere gitmiş olduğu anlamına gelmiyor. Fiziksel koşullar nedeniyle de değişen bir takım şeyler var tabii; kurulma döneminde yer alan kadınlar önceden kampanya ve projelere ayırdıkları emeği kitapevi açıldıktan sonra daha kurumsal işlere aktarmak zorunda kalmışlar. Eski projeler çok daha enerji ve emek harcanan ve daha çok ses getiren işler oluyormuş. Şimdiyse artık kurumsallaşmanın getirdiği yazışmalar, kurum olarak katılmak gereken etkinlikler, kitapevinin ufak da olsa ticari işleyişi gibi işlere vakit ayrılıyor ve bu da eski aktivist kimliğinin yanında kurumsal bir kimliğe bürünmesine neden olabiliyor. Bu kadar farklı kanallara enerji sarf etmek zorunda olsa da gönüllü ve aktivistinin çok olması bugün birçok kampanya yürütmesini sağlıyor. Amargi tarihine baktığımda Türkiye feminizm tarihi için halen yeni, farklı ve çok derin soluklu bir ses olduğunu görüyorum.

Suna: Amargi’nin kendi tarihi üzerinden bakıldığında ilk başlarda söylediklerinden ya da söylemek istediklerinden bir sapma söz konusu değil ama şimdilerde biraz daha ürkek bu sanırım kurumsallaşma dediğimiz mesele yüzünden. Ama feminist hareketin tarihini Amargi üzerinden yani özellikle üçüncü dalga feminizmi Amargi üzerinden alçakgönüllü bir biçimde okumaya çalışmak Türkiye özelinde anlamlıdır. Kadınlık durumunun yanında barışa, savaşa, militarizme, aşka böyle dobra dobra söz söylemek ve bunu özellikle buluşmalar sürecinde tüm kadın hareketini de katarak başarmak bu noktada çok önemli bir dönemeç. “Farklılıklarımızla bir aradayız” fikrinin yaşama geçirilmesi, özellikle heteroseksizm üzerinden Türkiye’deki tüm örgütlenmelerin gündemine bu meseleyi koyması ve bugün bunu açık bir şekilde konuşulur hale getirmesi noktasında Amargi’nin önemi çok büyük.
Sözlü tarih çalışmasının öne çıkarabileceği birçok nokta var elbette ama benim ilk elden aklıma gelen bunlar. Son olarak belki de şunu söylemek anlamlı: Amargi’nin örgütü yaşamı dönüştürmenin zorlayıcı bir aracı olması ve gündelik hayata müdahale etmesi, onu örgütlenme yapısı açısında çok faklı yerlere koymaktadır kişisel hafızalarda.

 

Share Button