Bütün kadınca bilmeyişlerin ortak adı: Ayşe Teyze

Hatice Meryem

“Ayşe Teyze” küçük bir kızken Anadolu’nun adsız sansız bir kasabasında yaşardı. Yılda bir kez cirit oyunları düzenlenirdi bu kasabada. “Ayşe Teyze” at binmeye, rakiplerine cirit atmaya çok hevesliydi. Cirit ovalarının şahı olmaktı en büyük arzusu.

Ailesi ondaki bu eğilimden rahatsızdı. Bir gün gizlice cirit sahasına girdi, atlayıp bir atın sırtına, kendini ovalara vurdu; fakat bu ilk denemesinde düşüp kolunu kırdı. Ölmekten son anda kurtuldu.

Durulması için onu kasabadaki İmam Hatip Lisesi’ne yolladılar. Orada da rahat durmadı, duramadı “Ayşe Teyze”. Koşturup durdu okul bahçesinde. Bir gün hocalarından biri gözlerini ona dikip “Arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın sen” dedi; “içini öldürmeyi bilmiyorsun.”

Gerçekten de “Ayşe Teyze” içindeki hayvanı zorla ya da güzellikle terbiye etmeyi yahut öldürmeyi bir türlü öğrenemedi; hal böyle olunca da Hasan’la ilk birleşmesinde hamile kalakaldı.

“Ayşe Teyze” okumaya da meraklıydı. Merkezi İstanbul’da janjanlı bir kadın dergisine aboneydi. Aşk romanları okumaya bayılırdı. Bu dergi ve kitaplardaki aşk tarifleri yüreğini puf böreği gibi kabartmaktaydı. Hamile kalınca, okuduğu kitaplarda da açıkça tarif olunduğu üzere “namusu kirlenmiş bir kız olmamak” ve “zavallı bir piç kurusu”nu doğurmamak için Hasan’la evlendi.

Önceleri bu evliliğe rıza gösterdi. Arka arkaya üç çocuk doğurdu. Masa örtülerini kolaladı. Komşularla iyi geçindi. Çocuklarının bakımını neredeyse tek başına üstlendi; çünkü kocası Hasan bir birahaneye dadanmıştı ve çevreye ayıp olmasın diye de cumadan cumaya camiye gidiyor ve her cumadan sonra kabaran erkekliğiyle onu yatak odasında sıkıştırıyordu. Kocasıyla istemeden yatmaya başlayınca hiçbir şeyin aşk romanlarında veya dergilerde yazılanlara benzemediğini idrak etti “Ayşe Teyze”.

Kocasının, yine yatak odasının kapısını zorladığı bir gün kilitleyip kapıyı, onu içeri almadı. Oturup bir veda mektubu yazdı. Biri emzikte üç çocuk, sıcak bir ev ve saat gibi kurulu bir düzeni arkasında bırakıp yola çıktı. Soluğu İstanbul’da aldı. Geride kalanların onun hakkında ettiği laflar malum. Onu suçladılar; ama “Ayşe Teyze” yatakta bir kez olsun yalancıktan inlemeyi ayıp sayanlardandı.
Biraz birikmişi vardı, biraz da altını. Kasımpaşa taraflarında bir ekmek fırını açtı. O devirde dünya birbirine girmişti. Savaş yalnız sokaklarda değil evlerin odalarında da hüküm sürüyordu. “Ayşe Teyze” ekmek satıyordu. İşleri fena sayılmazdı.

Sonra ikinci evliliğini yaptı. Yeni kocası müzisyendi; Doğu edebiyatı ve kültürüne düşkündü. İnce ruhlu, zarif bir adamdı. Çalışmaz, tüm gün evde oturur ney üflerdi. Kalbi hasta diye savaşa bile gitmemişti. Öyle narin bir şey. “Ayşe Teyze”yi tanıyanlar böyle bir kocası olduğu için onu şanssız bulurlardı ama o hiç de böyle düşünmezdi.

“Akşamları eve döndüğümde bana tılsımlı diyarların güzelliklerinden söz açan, ‘Ayşe asheghetam!’ diyen, ney üfleyen, kibar bir kocam olduğu için çok memnunum,” derdi. Koca dediğin böyle olmalıydı.
Sonra bir gün bu iyi kocası ölüverdi. O sıralar fırının işleri de tavsamıştı ve mali durumu bayağı kötülemişti. Kocasının cenazesinde mezarlıktaki iki mezar dikkatini çekti. Yanyana duran mezarlardan biri gayet bakımlı diğeri bakımsızdı. Ziyaretçiler bakımlı mezarı övüyor, diğerinin sahiplerini ise ihmalkârlıkla suçluyorlardı.

“Ayşe Teyze” girişken kadındı ya, hemen kolları sıvayıp mezar bakım işine girişti. Mezar Bakım İşleri Şirketi’ni böylece kurdu. Bir zaman bu işi yürüttü ve sevdiği kocasından doğurduğu iki çocuğunun boğazını doyurdu. Hatta sevgili kocasının mezarına, ney şeklinde bir mezar taşı bile yaptırdı. Ancak bir süre sonra mezarlık bekçileri ve belediyeciler onun rızkına göz dikip önünü kesti. “Ayşe Teyze” işsiz kaldı, parasız da.
Bir gün bir gazetedeki evlenme köşesinden münasip bir koca buldu. Adam Diyarbakır taraflarında yaşıyordu. Bir müddet mektuplaştıktan sonra atlayıp trene, oraya gitti. Yanında bir bavul, içinde seksi iç çamaşırları vardı. Ne alâka denmeye! O da her kadın gibi evleneceği adamı ilk geceden çarpmak istiyordu. Safçaydı da biraz “Ayşe Teyze” ve bunu hayatında ilk kez yapıyordu.

Adamla sözleştikleri yerde buluşamadılar. Mektupta yazılı adrese yollandı. Tozlu köy yollarını hevesle kat etti ve adamın evini buldu. Kapıyı kayınvalide adayı açtı. Ona adamı sordu. Yaşlı kadın birşeyler anlatmaya çalıştı ama “Ayşe Teyze” onun dilini bilmiyordu; üstüne üstlük onu evin hizmetçisi sanmak gafletine de düştü! Akşama kadar bahçedeki kuyudan kova kova su çekip yıkandı paklandı; evleneceği adamla ilk aşk gecesinin hayalini kurarak saten geceliğini de giyinip sedire sere serpe uzandı ve koca adayını beklemeye başladı.

Çok saftı, çok! Akşam olup da adam eve döndüğünde annesi içeride bir orospunun kendisini beklediğini söylemekten geri durmadı. Adam da onu hemen kapı önüne koydu. “Ayşe Teyze” şaştı bu işe ve küfürler edip ikisine de, döndü İstanbul’a.

Sonra günlerini eskicilerde geçirmeye ve işe yarasın yaramasın ucuza bulduğu her şeyi sincap gibi evine taşımaya başladı. Ev de evdi ama. Kutu kadar bir şey. Bir süre sonra fazla eşyadan adım atacak yer kalmadı. O sıralar Anadolu’nun her köşesinden İstanbul’a büyük bir göç yaşanıyordu. Hancılık, hamamcılık, pansiyonculuk işleri yaygınlaşmıştı. “Ayşe Teyze” karnını doyurmak için çalışmak zorundaydı. Pratik düşünmeye yatkın olduğundan evini pansiyona dönüştürdü. Fakat hızla açılan Ayşe Teyze Pansiyon aynı hızla kapandı. Herkes kadar o da, bilmediği işlerin acemisiydi ne de olsa. Sonra aç kaldı. Bildiğin aç. Telli dolabında ekşimiş yoğurttan başka bir şey yoktu. Yine işsizdi, yine parasızdı ama gönlü müreffehti. Hep ‘bulurum bir yolunu rahatlığı’ vardı üzerinde. Yaşamakta kararlıydı. Kimseye yük olmadan. Kimseyi sırtına yük etmeden.

İş ayırmazdı. Ona göre iş işti. Bir gazetede ‘vestiyer aranıyor’ ilanını görünce koştu. Feriköy taraflarında bir bahçe lokantaydı burası. Gerçekte tuvaletçiydi aranan. Gocunmadı “Ayşe Teyze”. Çalışmaya başladı. İşini sevdiği söylenemezdi ama bu işin başka işlerden farkı olmadığını söylüyordu kendine. Bir gün adamın biriyle kavgaya tutuştu ve orayı da terk etti.

Sonra yaşlandı “Ayşe Teyze”. Hazırlıksız oldu bu. Bir anda. Çocukluk ve gençlik pırıltısı kayboluverdi. Evinde yapayalnız kaldı. Yine de şikayetçi değildi. Sonunu bilir gibiydi. Öyle ya bu son demler için ne büyütmüştü çocukları, ne elde tutmuştu kocaları. Tek başına yatağına gömüldükçe gömüldü. Ölümü gördü düşlerinde.

Nihayet öldü. Şaşkın, kimsesiz karşıladı ölümü. Tam kimsesizler mezarlığına gömülecekken, bir kocası bulundu belediye tarafından ve teslim edildi cenazesi. Adam onu Kulaksız mezarlığına gömdü. İlk gece mezarına sokak kedileri sıcak sıcak işedi.

Değerli Amargi okuru, şimdi bu yazıdaki “Ayşe Teyze”lerin yerine “Tante Rosa” koyun. Çünkü bu hikaye, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sının çok çok kaba, çok çok kısa ve bilinçli bir şekilde saptırılmış bir fantezisinden başka bir şey değil. Açayım.

Tante Rosa adlı roman 1968 yılında Dost Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Edebiyat çevrelerince “ilginç ama yabancı” bulunmuştur. “… memlekette romanlaştırılacak onca memleket kadını ve sorunları varken neden Almanya’da yaşayıp ölen, arkasına bakmadan kocasını ve hele de çocuklarını terk ediveren, orospuluğa bile özenen bir Tante Rosa” lafları dolaşır kimi çevrelerde ve yine aynı çevrelerde Sevgi Soysal’ın buralı bir yazar olmadığı kanısı da yaygınlaşır.

Aradan kırk bir yıl geçer. Kitabın 2009’da İletişim Yayınları’nca 11. baskısı yayınlanır. Bu baskıya Murat Belge bir sunuş yazısı yazar. Bu yazıda şöyle bir ayrıntı geçer. “… (Sevgi Soysal’ın) kendisinin de bir konuşmasında söylediği gibi Tante Rosa yerine Ayşe Teyze dese, bu yorum böyle yaygınlaşmazdı…”

Bu satırların naçiz yazarı, işte bu ayrıntıdan yola çıktı. Haddini aşmamaya gayret ederek, sanki bir isteği yerine getirmeyi arzular gibi de romandan bir kısa hikaye çıkarmaya ve onu kasıtlı olarak buralılaştırmaya çalıştı.

Yine de, onu yabancı bulanların gözüyle bakalım bir de Tante Rosa’ya.

Gerçekten de orjinal romanda Tante Rosa rahibeler okulunda okur, Alman ve Hristiyan’dır. Kocalarını bir bir terk eder ama hiçbir kocası elinde bıçakla koşup onu kırk yedi yerinden bıçaklamaz. Böyle bakınca hakikaten yabancı.

Üstelik, aklı ocaktaki yemekte, kucağında ya da karnındaki çocukta değildir. Böyle bakınca da yabancı.

Cinselliğini yaşamaya istekli, dahası kararlıdır; hiç de melankoliye ya da intihara meyyal değildir. Haklılar. Kesinlikle, yabancı Tante Rosa.

Eğer Tante Rosa yerine Ayşe Teyze diye yazsaydı Sevgi Soysal, çocuklarını ve evini terk ettiğinde kocası onu al kanlara boğacak, komşu kadınların kocaları bile kabaran erkeklikleriyle ‘orospu, orospu’ diyerek peşine düşecek… Anlaşıldı işte. Lafı dolandırmaya ne gerek. Tante Rosa’nın yabancılığı ölmemesinden, yaşamakta inat etmesinden, durmadan iş ve aşk aramasından, kimsenin sırtından geçinmemesinden, kimseyi sırtında taşımayı istememesinden.

Böyle bakınca eleştiri yerinde.

Yine de acıyor insanın içi.

Bugün hala yabancı Tante Rosa. Adı değişip Ayşe Teyze olsa bile.

Yüz Klasik Eser içinde var mı bilmem ama ilköğretim ve dengi okullarda mutlaka okutulmalı Tante Rosa.

Ekonomik olarak hep çalıştığı için.

Politik olarak hakkını savunmayı bildiği için.

Duygusal olarak sakarlığın, tekinsizliğin mümkün ve insani olduğunu gösterdiği için.

Anneliğin yalnızca fedakarlık duygusundan ibaret olmadığını anlattığı için.

Tüketici olmak yerine üretken olduğu için.

Bünyesinde neşe barındırdığı için.

Aklımızdaki dar kalıplara sığmayan bambaşka hayatlar da olduğunu kanıtladığı için.

Alışıldık mutluluk yollarındansa mutsuzluğun da bir seçenek olduğunu hatırlattığı için.

Hem güçlü hem aciz olmanın nasıl bir şey olduğunu gösterdiği için.

Hala okumayanlara, bir rota arayanlara, rotasız kalanlara hararetle Tante Rosa.

Daha uzun yıllar yabancı kalmasın; o bizim en yakın akrabamız.

Share Button