Kadersizlerin Zehra

tuylu-alman-sapka

Ayça Örer

Gorkkk….

Lavabodaki son su birikintisi de bu sesle gözden kayboldu.

Sanki kendi de birikintiyle akıp gitmiş gibi dalan Zehra’nın Nermin’in sesiyle uyandığı an budur.

“Zehra, hazır mı pedikür suyu?”

“Senin de pedikür suyunun da” diye söylene söylene ısıtıcıdaki suyu ılıtmadan döküverdi leğene. Yanan müşteri olmuş, Zehra’ya mı gam?

Salonda çalan müzikle ilgili değil, onun aklında “Hatasız kul olmaz” dönüyor aralıksız.

“Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni!”

Bir hışımla yanına oturduğu Ayşe’ye diyor ki,

“Görecek o beni, görecek. Nasıl da inatçıyım. Nasıl da istediğimi bir seferde söküp alırım. Zehra’yım ben Zehra.”

Ayşe oralı değil. Nişanlandığı çocuk bekleyecek akşama kapıda, onu düşünüyor.

Niye nişanlandı ki? Aklının kıyısında bile yoktu. Haberi bile olmadı sanki. O kadar çabucak.

Geçen Salı da aldı Ayşe’yi işten. Üç metro durağı kadarcık yerde dar etti dünyasını.

“Kimse geliyor mu peşinden, hı? Var mı mahalleden eski bir takıntın falan? Bak sonra duyarsam çok fena olur, bak.”

Gülden narin Ayşe’nin uzun susuşlarını suçluluğuna bağlıyor. Metro koltuğu kadar yeri bile dar görüyor ona. Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Etleri sızlıyor Ayşe’nin, susuyor, sustukça derinleşiyor pişmanlığı. Keşke ilk sorduklarında “Biraz erken” deseydi.

Zehra Ayşe’nin içine düştüğü kuyudan habersiz, alıyor veriyor.

“Sırası değilmiş, hemen olmazmış, başka işleri varmış. Alacak o çocuk beni alacak.”

Şimdi zehirli zehirli andığı Faysal’la ilkokulda tanıştı. O gün bugündür onun kendisini alacağından emin. Yoksa iş çıkışı gizli gizli buluşur mu? Yoksa yabancı apartman önlerinde esaslı kavgalar eder mi? Yoksa ışıksız parklarda öpüşür mü?

İşte tam bunları yaptığı için, Faysal üç haftadır onu aramıyor. İlknur diye bir kızla çıktığı dedikoduları Zehra’nın kulağına vurdu. Faysal’ın önünü kesti, ışıl ışıl parlayan gümüş yüzüğünü görünce gözü kamaştı, Faysal’dan “Bi siktir git, canımı sıkma yollu” cevabı bile aldı. Afallaması o yüzden. Duyduğuna göre sağda solda “Ben onu denemek için gezdim, kız dediğin böyle parka kuytuya gelir mi?” diyormuş.

Şimdi Faysal köpek olsun istiyor. Önüne düşsün istiyor. “Yaptım bi hata, Allah belamı versin” desin, adını koluna dövme yapsın. Hep istiyor. O İlknur mudur ne karın ağrısısıysa, onun da hesabını o gün kesecek. “Var mı benim manitama sulanmak, şıllık?”

Falçatayla gezmek derdinden okulundan olan Zehra, okuyamamış olmayı pek de sallamadığı gibi, adının Raconcu Zehra’ya çıkmasından da memnun. Saloz kızları, kibar hocaları, emektar hademeleri sıradan geçirdi, kızıla boyadığı saçlarını liseye başladığı gün açtı, dişi bir delikanlı olarak koridorda poz kesti. Nihayet artık okulun kapısı yüzüne sonuna dek kapandığında önüne bırakıldığı kuaför kapısını tekmelememek gerektiğine uyandı. Eğer eve doğru düzgün katkısı olmazsa, abisinin Çarşamba pazarına çevireceği yüzü Raconcu Zehra’nın itibarına usturayla çentik atar.

O gün bugündür kâh Orhan Gencebay, kâh Azer Bülbül dinler, beraberinde çalıştığı kızlara “Bacım sizin bir derdiniz var mıdır” diye sormaksızın hep “Kadersizlerin Zehra desinler bana” mavalı okur. Ayşe’ye de öyle yapıyor. “Çok kadersizim ben Ayşe.”

Oysa nişanlısı gelmeden başını toplamak derdine düşen Ayşe, “Öyle deme be Zehracım, niye kadersiz olasın” diye teselli peşinde.

Paydosa yakın Nermin kesiyor önlerini,

“Kızlar yarın erken gelin emi, temizlik olacak.”

Zehra çıkar çıkmaz bir sigara yakarken gözü karşı kaldırımda bekleyen nişanlıya takılıyor.

İpinden kurtulacak gibi öfkeyle salınan nişanlı, Zehra’nın ardından çıkan Ayşe’yi görür görmez zıplıyor. Zehra’ya selam yok, Ayşe’ye azar var:

“Bu ne yüzünün gözünün hali, makyaj mı yaptın sen?”

Ayşe’nin “Vallahi billahi”lerine aldırmadan yüzünü sertçe avuçluyor. Zehra önünde yaşanan bu avlanmaya şahit olmamak için, döneyazınca, o da alıyor payını:

“Kızım sen işine bak, yürü git. Zaten belli daracık kotundan ne mal olduğun!”

Bir anda karışıyor ortalık. Zehra’nın üzerine atladığı nişanlı, Ayşe’yi çekip uzaklaştırırken, dükkana doğru sallıyor yumruğunu, “Allahsızlar, kızlarımızı ne hale soktunuz, soysuzlar!”

Zehra çok kavga etti, sabilerin harçlıklarını ellerinden almak için, “Ne bakıyorsun” demek için, “Gülme yavşak yavşak” diye başlayan. Bir erkeğin üzerine hiç atılmamıştı ama. Nişanlıya ilk çarptığında yüreğini yoklayan korku, ellerine dolanan sert bileklerin boğuculuğu hep yeni. Neyse, Faysal’a saklıyor öfkesini.

Annesi sıkı sıkı tembihledi, “Akşamları geç kalma, abinin eline bırakma bizi.”

Annesinin sinmişliği, bu herşeye olur demesi, her “Kadersizim ben” deyişinde onu “Öyle deme güzel kızım” diye düzeltmesi sinirini yokluyor. “Bu kadın yere paspas olsa ah demez” diye düşüneli nicedir. Faysal’la evlenince hiç eyvallah demeyecek.

***
Kapıyı çalıyor çalıyor açan yok. Anahtarını çıkarıyor öfkeyle, daha kilidi çevirmeden açılan kapının ardında elleri una bulanmış annesi.

Bir hummalı telaş ki, hiç sevmez. Odasına seyirtiyor hemen. Annesi geliyor peşinden.

“Bugün” diyor, “misafir var da.”

“Bana ne” diye kapıyı sertçe iteliyor.

Annesi kapının arkasından tekrarlıyor diyeceğini, “Bugün misafir var da. Almanya’dan amcan, yengen, oğlu bir de. Güzelce bir şeyler giy.”

Güzelce bir şeyler giy, sözü üzerine açıyor kapıyı.

“O ne lan, görücüye çıkar gibi.”

Annesi susuyor.

Evin eşyaları susuyor.

***

Ayşe işe hiç dönmüyor. Zehra da ayrılıyor hem.

Yıllar boyu pencere kenarında kilometrelerce ötede kalan bir sesin hatırasını dinliyor:

“Bu feryat bu hasret öldürür aşk beni
Uzaktan olsa da razıyım sev beni.”

Share Button