Bir aydınlanmanın sıradan portresi: Melike

onions

Ayça Örer

Soğanın kalan kısmını bıçağın düzüyle doğrultup tavayla buluşturunca yeni bir sorunu daha olacak: Elinden geçmeyen koku.

Aslında soğan o kadar kokmaz ama ona öyle geliyor ki, bu koku sonsuzdur ve hiç geçmeyecektir.

Melike 6 katlı bir apartmanın 3. katında oturur ve dertleri arasında banyodaki rutubet kokusu, mutfaktaki salça kokusu, evdeki toz kokusu vardır.

Evdeki toz kokusunu her sabah her yeri kırklayıp, banyodaki rutubet kokusunu küçük misafir havluları arasına sabun koyarak çözmeye çalışır. Salça kokusu bir tarafıyla varlığının temeli olduğundan onunla mücadelede isteksizdir.

Daha da harlamaya bakar.

Bütün bu rutine rağmen, yaklaşık bir haftadır ne zaman soğan doğrasa eline yapışan kokudan ölesiye rahatsız. Biraz önce bir kilo soğanı eltisinin ona aldığı rondoda çekip buzluğa attı ama yine de o koku onu izliyor gibi.

Neredeyse üzüntüsünden ağlayacak. “Neden geçmiyor ki?”

Belki geçen hafta gittiği misafirlikte ağzında dağılan elmalı kurabiyeyi yemeseydi sorunu bu olmayacaktı.

İlk ısırığı pudra şekerini üzerine dökmemek için tabağı yakasına kadar yaklaştırıp alsa da yine de dudaklarına bulaşmasına engel olamadığı o lanet şeker yüzünden mükemmellik hissi eksildi.

O bu his olmadan yapamaz. Aylin’in minicik kelimelerle verdiği tarif bir de evdeki tarçınlı elma kokusuyla birleşince içine gelip oturan su aygırını kovamaz oldu.

Aylin yemek yapmıyor mu da evi tarçın kokuyor? Salçaların içinde taht kurmuş bulgur köftesi öyle demiyor ama.

Aslında daha da başa sarmak lazım.

İki hafta evvel, kocası “Çöp dolu mu Hanım?” diye sorduğundan beridir kafası bir hoş.

Tatlım, hayatım, canım, kuzum, birtanem değil de hanım.

Hanım deyince aklına pufur pufur yayılmış, kollarının bileziği dirseklerine varmış, krepeli kadınlar gelir.

Her sabah gittiği yürüyüşlerle kalori hesabı yaptığı günler onu hanım olmaktan alıkoyamadı.

Eşine “Aaa, hanım da neymiş?” diye kıkır kıkır gülerek cevap verse de kendini testereyle ikiye ayrılmış gibi hissediyor: “Bana hanım mı dedi bu?”

beyazgulBeyaz gül buketleri, facebook’a konulan “Aşkımla bir ömür” profil fotoğrafları, bej krem salon takımı ve “Akşam şöyle bir çay mı içsek” gezmelerinin hepsi batan bir geminin içinde sanki.

Üniversitenin hemen ardından yapılan evlilik, eşinin işi dolayısıyla başlayamayan iş hayatı, arka arkaya olan iki çocuk, bir solukta gelen 33 yaş.

Aynada kendine bakıyor: “‘Bugün ne pişirsem’ dışında en önemli sorum ne benim?”

Hemen ardından soruyor: “Peki bugün ne pişirsem?”

“Risotto” diyor kendi kendine. Risotto da ne?

Aslında sorun bu da değil.

Bir üç hafta öncesine sarmak lazım. Talihi kocası Salim’in onu aldattığını öğrendiği gün değişti.

Pıt.

Pıt diye düştü ıslak mendil elinden. Şehrin hemen dışına yeni açılan ocakbaşının adı değil mi bu? Umut Ocakbaşı.

İşte sahibince nice hayallerle konulan bu isim Melike’nin ömrünü başına geçirmeye yetti de arttı.

Yeni yemek denemelerini bırakıp güzel bir kurufasulye mi pişirsem? Ne zaman kocasıyla önemli bir şey konuşmak istese kurufasulye pilav yapar.

Bu akşam konuşacak. Tatlılıkla konuşayım diyor. Böyle bildiğimi bilmezmiş gibi, ağız arar gibi. Çocukları da anneme yollasam diyor. Belki kuaföre de gider.

Melike kocası olmazsa dünyası durur diye düşünenlerden. Şimdiye kadar hiç yalnız kalmadı. Şimdiden sonra hiç yalnız kalamaz. Buna olan imanından görmezden geldiği başka şeyler de var ama bunlar mahrem, söylenmez. Bu sefer durum başka, bambaşka…

Buzluktan haşlanıp dondurulmuş fasulyeleri çıkartırken, annesini aradı. “Babam nasıl?” diye kısaca sorup, “Çocuklar gelsin mi?” diye hızlıca bağladı. Annesi çok soru sormasın diye sorduklarına “Hı hı” demekle yetindi. Annesi de akşam yürüyüşe gidecekmiş ama, tabii gelsin torunlar.

Akşama kadar elin içinde dolanıp karnındaki kelebekleri öldürmekten gidemedi kuaföre. Banyoya girip çıktı, nemli saçlarını ördü. Yoluk yoluk durdular. Sımsıkı topladı.

Yüz ifadesini çalıştı aynada. Kızgın mı olsa, cilveli, kaygılı, ciddi?

Ciddide karar kıldı. Yok yok, işveli.

Kocası mesaj attı, “Biraz geç kalacağım.”

Saçlarını açtı.

Kelebekleri teker teker paraladı.

Kocasına mesaj attı, “Gelmiyor musun?”

Cevap gelmedi.

Bir mesaj daha, “Gelmeyecek misin?”

Cevap geldi, “N’oldu?”

Sahi ne oldu Melike? Evinin kapısın çarpıp gidebilecek misin?

Çarparım gibi geldi.

Çarpamam gibi geldi.

Kocası geldi.

Yemek yemeyecekmiş, tokmuş.

Çıt kırıldı kalbin gördün mü? Kurufasulyenin üstü kabuk bağladı beklemekten.

Evet, biri varmış. Ev ev olmaktan çıkmış. Kadın kadın olmaktan çıkmış. İsterse bir iş baksınmış. Bakmayacaksa da adam napsınmış? Çalışıyormuş, kazanıyormuş, getiriyormuş. Keyfi de olmasın mıymış?

Hayretle utanç arasında salınarak baktı kocasına baktı baktı. Mutfaktaki soğanlı bıçak geldi aklına. Şimdi alsa onu, apış arasından başlayıp saplasa.

Sonra düşündü, “Ee haklı adam.” Bunu söyleyen Ayla, kaç yıldır kocasının metresini görmezden geliyor.

İçine bir taş oturdu. Pirincin taşı gibi. Soğan kokusu geldi burnuna.

Risotto yapsam iyiydi diye içlendi.

Share Button