Handan İpekçi: Kadın Yönetmen Olmanın Farkı
Gül Yaşartürk
Handan İpekçi, 1994 yılında “Babam Askerde” ile sessiz sedasız başladığı sinema kariyerinde ikinci filmi 2001 yapımı “Büyük Adam Küçük Aşk’la büyük ün kazandı. Film 2002 Mart ayında Kültür Bakanlığı tarafından yasaklanmış, başrol oyuncusu Şükran Güngör’ün Eylül 2002’de ölümüyle yasak kaldırılmıştı. İpekçi, öyküsü 2004 yılında Uluslararası Selanik Film Festivali Balkan Fonu’ndan Senaryo Geliştirme Ödülü alan.üçüncü filminde bu kez maddi zorluklar yaşadı ve filmini iki senede bitirdi. Yönetmenin son iki filminde yaşadığı zorluklar onun ciddi sorunların üzerine gitmeyi tercih etmesiyle yakından ilgili. “Saklı Yüzler”, namus cinayetlerinden “canının acıdığını” söyleyen bir kadın yönetmen tarafından çekildiği için çok önemli bir film. Handan. İpekçi bir kadın olarak kendisini bu konuda sorumluluk sahibi hissettiğini söylüyor, filmde de tüm kadınların bu sorumluluğu paylaşmalarını istiyor bir bakıma.
İpekçi, sinemasında kadına sınıfsal çerçeveden bakıyor. İlk filminin kahramanları olan doktor çiftin kızı Ekin, fabrika yöneticisi baba ve ev hanımı annenin kızları Pelin ve işçi çiftin oğlu Cengiz’in yaşamlarına bu açıdan yaklaşmıştır yönetmen. Ekin ve Pelin’in anneleri daha özgür, kendilerine zaman ayırabilen kadınlarken Cengiz’in annesi aile içinde çok fazla söz hakkı olmayan, kendisine zaman ayıramayan bir kadındır. Benzer bir sunuma yönetmenin ikinci filmi “Büyük Adam Küçük Aşk’ta da rastlarız. Rıfat Bey’in yardımcısı Sakine ve alt komşusu Müzeyyen Hanım arasındaki farklar sınıfsal temellidir. Müzeyyen hanımın eşi ölmüştür, resim yapar, bisiklete biner, bakımlıdır, özgürdür. Oysa Sakine çalışmak zorundadır, düşük gelirlidir. Önce Rıfat beye daha sonra Hejar’a en son da eşine bağımlı bir yaşamı vardır. Söz konusu bakış “Saklı Yüzler’de de sürmektedir. Filmde başta küçük amca Ali, yönetmen Halil, savcı hanım ve Nurten karakterleri karar alıcı, filmi sürükleyen, yönlendiren karakterler olarak öne çıkıyorlar. Kadınların gündelik hayatta söz hakkına, karar hakkına kısaca güce sahip olmaları için “statü” sahibi olmaları gerektiğini açıkça söylüyor film. Küçük amca Ali’nin öldürme hırsına karşı duran iki kadın var; savcı ve büyük amcanın yani aşiret reisinin eşi Nurten. Anne olmaktan başka hiçbir “vasfa” sahip olmayan Zühre’nin annesi Hatice ise sadece tek bir sahnede konuşur. Nurten onu ziyarete geldiğinde “çocuklarıma sahip çıkamadım” diyebilir ağlayarak.
Namus cinayeti Saklı Yüzler’de küçük amca Ali hariç kimse tarafından savunulmayan bir eylem.. Ne Zühre’nin babası Hüseyin ne büyük amcası Mehmet ne de erkek kardeşi İsmail Zühre’nin ölmesini istemiyor. İstemedikleri gibi Zühre’nin hamileliğine ilişkin yargılayıcı tek cümle etmiyorlar. Zühre’nin “kirli”liğine dair filmde tek cümle tek vurgu duymuyoruz, bu konu tartışılmıyor bile. Zühre ise tercihlerinin ardında duran, ölümün kıyısında olsa bile beraber olacağı adamı seçme hakkına sahip, başını önüne asla eğmeyen, “istedim yaptım” diye adeta avaz avaz bağıran bir karakter. Mutluluk’un Meryem’i gibi boynu bükük bir karakter değil. Temiz olma iddiasında hiç değil. Zühre ve Meryem arasındaki farklar, kuşkusuz kadın ve erkek yönetmen bakış açısı arasındaki farkları yansıtmakta.
Namus cinayetleri sadece kadınları değil erkekleri, aileyi ve genel anlamda toplumu yıkar. Bu mesajı savcının hanımın ağzından küçük amca Ali’ye söylediği “aileni yok edeceksin” sözleriyle somut olarak iletiyor izleyicisine yönetmen. Zühre babası, büyük amcası, bebeği ve bebeğinin babasını kast ederek “ardımda dört ölü var” diyor, Ancak çocuklarını koruyamadığı için üzülen kızının karşısına çıkacak cesareti bile olmayan Hatice, on altı yaşında hapse girip beş yıl yatan, çıkar çıkmaz da yeni bir cinayet işleyen İsmail, tüm bunlara tanık olan ve filmin sonlarında İsmail’e “at o silahı” diye çığlık atan küçük kız kardeş, Zühre’nin şiddete tanıklık eden küçük kızı yıkım listesinde yer alan diğer isimler. Ali’nin uğruna önüne çıkan her engeli aştığı, seneler boyunca peşinde koştuğu öldürme isteğini ise Nurten’in ağzından açıklıyor yönetmen; “öldürsen de bir bok olamayacaksın”. Ali’nin öldürme isteği, aşiretin en küçük erkek kardeşi olarak kendi varlığını anlamlandırma çabasından başka bir şey değildir. Ali’nin iktidar tutkusunun bir yansımasıdır namus cinayeti.
Handan İpekçi, film boyunca izleyiciye düşüncelerini kadın karakterlerinin ağzından ilettikten sonra, filmini kamerayı Nurten’in eline vererek bitirir. Halil’in güçsüz düştüğü yerde Nurten’in kamerayı eline alması çok anlamlıdır. İpekçi, gerek tarihi yazmada gerekse cinayetlerin önüne geçilmesinde kadınlara umudunu bağlar. Özellikle savcı gibi kamu görevlisi kadınlardan bu konuda öncü olmalarını bekler.









