A Ay: İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar
Hüner Aydın
Kadın kahraman veya anti-kahraman arayışını, kahraman’ı palaspandıras “kahır” ve “aman” olarak bölme ikirciğine kapılmaya kadar vardırdım. Sevim Burak’ın perdelerine tutturulan notların tutamağı toplu iğnelerin başlarını düşündüm. YPJ’den, YJA Star’dan bahsi açmak dururken daha soft bir konuyu yazmayı düşünmekle vakit geçirdim.
Yekta’yı bunca içselleştirmiş olmakla Sevim Burak’ın deliliğine uzanan çetrefilli yol, görmek’ten geçiyor. Daha dün Konur’da halay çekiyordun, şimdi Yekta da nereden çıkıyor? Hele ki daha dün halayda olduğunu, bugün Yekta’yı yazdığını, yarın doldurduğun biranın köpüğü gibi meşguliyetlerin olacağını bilince başatlık meselesiyle derde giren başını alıp nerelere gideceğini düşünüyorsun? Bunları düşünmekle Baron Bahar, hayatın dehşetini düşündüğünü mü zannediyorsun? Otomobilinin, yatının, yedi cüceli evinin, bonolarının, çocuklarının olmaması seni Baron Bahar’lıktan muaf tutmuyor. Çuvaldızı değil, on mm’lik şişi batıracaksın kendine ki bakabilesin Yekta’nın insanlığı, görmeyi, görmemeyi suçlandıran; rüyaları lanetleyen gözlerinin ta içine.
Yekta’yı benim kahramanım olarak görme nedenlerimden biri, Reha Erdem’in A Ay’ın en kaba yanıdır diye bahsettiğidir:
“Gör diye! Ne diye bunca zahmet? Göstermek daha mı önemli? Her gördüğünü gösterebiliyor musun? Söylesene, her gördüğünü gösterebiliyor musun? Rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun? Işığın yetiyor mu? Netliğini ayarlayabiliyor musun? Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun? Hem, ne göstereceksin? Haberleşmek için mi? Kimlerle? Kendinle habersiz kaldın mı hiç? Gösterilemeyen şeyler görüyorum hep. Gör, sadece gör!”
Yekta benim kahramanımdır; çünkü görmek eyleminin korkunçluğunun farkındadır. Buz gibi siyah beyaz bir konağa, seyircinin göremediği anne tezahürüne, ürkütücü sandal metaforuna veyahut sandal mitine, aynı ürkütücülüğe bürünen İngilizce şiire ve halalarına rağmen korkmaktan kaçmamaktadır. Bugün birçoğumuz gibi bayağı ve sloganvari bir girişle söylenebilir: Görmek korkusundan kaçıyoruz, bugün birçoğumuz görmekten korkarak yaşıyoruz. Gösterilemeyen şeyleri görmenin korkusundan ödümüz kopuyor.
Görmek eyleminin korkunçluğunu, Yekta’nın bir çift gözünü gözlerimize dikili fark edince nispeten hissediyoruz. Fakat bu nispetenlikten sıyrılmamızı, silkinmemizi sağlayan şey, her gördüğümüzü gösteremediğimiz anda Yekta’nın kulağımıza çalınan sesidir. Rüyalarımızın sadece bir rüya olduğunun gerçekliğini tartışmaya açık kapı bırakan psikoloji bilimi, rüyaların fotoğrafını çekme fikrine yoğunlaşmış olsaydı ve bu ütopik düş için çaba harcasaydı tabire düşen payı fotoğraf yorumlamaya ayırırdık. Ve epey özgün kareler yakalardık dünümüzden, bugünümüzden ve altından bilincimizin. Işığımızın yetmediği, netliğini ayarlayamadığımız rüyaların ve tabii ki gerçeklerin sancısı yine de bunca sarardı insanlığı; rüyaları mahremiyete hapseden uykuyu daha fazla deşifre ederdik. Peki geriye ne kalırdı döngüsünde gecelerin? Bir kuruluk ve bilindiklik, bir sasılık ve uluortalık. Yekta’yı Jungcu bir bakış açısıyla inceleme cüretinde bulunsaydım gölge arketipine uğramak gibi bir mecburiyetim olacaktı. Gölge’nin karanlığıyla, Yekta’nın karanlığı arasında muhakkak bir bağ olduğunu düşünme gafletine(?) kapılacaktım. Yekta’yı bilinci aşkın, bilinçdışına içkin bir karakter olarak nitelendirme zahmetinin, iddialı ve temellendirilmemiş bir söylem olmasından ötürü, yararından şüpheye düşmüş olmasam belki buna dair birkaç şey söyleyebilirdim.
Yekta’nın açtığı savaş, aleladeliğe müsaade etmeyen içimizdeki tüm gizlere karşıdır. Ve Sevim Burak’ın perdelerindeki toplu iğnelerden birinin Yekta’nın elinde dikiş iğnesi olarak göründüğünü düşünelim. Görelim diye. Ne diye bunca zahmet? Görelim: Başınız, gövdeniz ve kanatlarınızla var mısınız? Bir intihar sahnesi gibi seyreylerken sizi insan, seyreylediğinin bir intihar sahnesi olmadığını, bir kuşun uçuşu olduğunu fark etmiş midir hiç? Sizi uzun bir yolda yürürken görmeyenler kuşun ölüşünü, uçuşun hatırlanışını anımsayıp yolunuza kuş konmasını isteyebilir mi? Çiçeği reddeden Zelda’nın, yani ki Nilgün Marmara’nın gerekçe olarak gösterdiği kendi çiçeklerinin mevcudiyetine ikamede bulunursak yolumuza kuş konmasını istemediğimizi belirtebiliriz. Halbuki bizim kuşlarımız yok, ikameye icabet edenin kendimiz olduğunu nasıl anlatabiliriz? Terzi Sevim’in çok (…dokuz, on, on bir) sesli bir adam duyup duymadığımızı sorgulama deliliğini, Yekta’nın bir sandalye üzerinde durmaksızın tekrarladığı şiire benzetmekte bir sakınca görmüyorum. Zıvanadan çıkan tekririn cesareti, yüzleşme safhasından kaçmaya olanak bırakmayan bir kahramanlığı beraberinde getiriyor. Buradaki kahramanlığın nerede olduğu sorulacak olunursa ve kurtarılmış bir Kudüs bulunmadan tatmin olunmayacağı belirtilirse oradaki Kudüs’ün görmek olduğunu söyleyebiliriz.
Cemal Süreya’nın Nilgün Marmara için söylediği gibidir Yekta’nın benim payıma düşen kahramanlığı: “Akşamları belli bir saatten sonra kişilik, hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti.” Akşamı akşamlıktan, güneşin batışından sonraki sınırlandırılmış vakitten çıkarmaya sebepti, kişiliğin ve bedenin değişebilirliği; yüzün alarması ve bakışlara eklenen güzelliği tartışılabilir ürkütücü parıltı; bittabi gençlik ve bu gençliğin ardına gizlenen sonra işte yaşlandımlar. Bir ayakkabı çivisi gibi kendine batmayı göze almanın kahramanlığına; kendine batmanın şarapla, uykusuzlukla gerçekleşmesine; gülmenin hüzne, konuşmanın susmaya batmasına zemin hazırlayan bu cesarete saygı duyuyorum . Kahramanlıktan kastım yalnızca cesaret değil, göze almış olmaktır. Eylediğin şeylerin sonuçlarını, eylerken varsayımdan öteye gidemeyen sonuçlarını göze almaktır. Yekta boyundan büyük bir durumu eyledi; sonucunda kaybolmayı, kendini kayıplığa bırakmayı göze aldı.
“Sonra her şey birdenbire çirkin/ birdenbire çirkin/ birdenbire çirkindi/ bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü/ eller bir soğuk el resmine girip dondular/ ay çürüdü/ her şey bir hizada kaldı/ bütün eşyaları kaldırdılar/ o kaldı/ bir o kaldı: gelişen korku.”
Ay çürür, ışığı değil çürüyüşü hatırlanır, değil mi ama? Böyle bir gelenek var. Bir dostluk biter, bitişindeki sancı hatırlanır. İğne dolaşır, topuktan ilerler, belki Ziya Bey’i öldürür, ölümü hatırlanır. Yekta’nın beklenmedik anlarda tezahür eden sesiyle birleşen sureti hatırlanır.
AH YA RAB YEHOVA
Yeryüzünde zihnimi bu kadar ele geçiren bir öykü ismiyle karşılaşabileceğimi zannetmiyorum. Yeryüzünde birçok kurmaca karakterin, Nothing Personal’ın You’sunun, Budala’nın Nastasya Filippovna’sının, Rembetiko’nun Marika’sının, birçok genç kadın gibi Maria Puder’in ve Madam Bovary’nin, Açlık’ın Ylajali’sinin; efsanelerden Şahmaran’ın, çizgi filmlerden Heidi’nin etkisinde kaldım. Örneğin Leyla İşxan gibi zayıf bir nokta edindim bir senede. Füruğ Ferruhzad ve Tezer Özlü, Nilgün Marmara ve Tomris Uyar, popülerizmin kirli ellerine düşmeden önceleri, varoluşumun bir kısmının onlara olan borcunu dile getirmekten çekinmedim. Yekta’nın bendeki etkisinin oluşturduğu tezahür sürekliliğine bir çare bulamadım. Sevim Burak’ın perdelerine tutturulmuş bir not kağıdında gibi hissetmekten alıkoyamadım kendimi; hele ki öz’ümdeki iç’i bilince, kendime dönünce (İç ve öz’den bahsetmişken eklemekte fayda görüyorum: politik bir karakterin, kişinin ismini geçirmemekte ısrar ediyorum; soft yazı dedikse sonuna kadar soft olsun.)
Ah Ya Rab Yehova, Vivaldi’nin A Ay’daki konçertosuyla başlayan bu yazı –klasik müzik dinleyip dinlediğinin adını bir çırpıda yazan insanlar, ah o insanlar; imrenilesi bir dikkat, kıskanılası bir uzun süreli bellek…- Burhan Berken’den Gulfiroş’u dinlerken bitti. Teşekkürler Reha Erdem; her bijî Cegerxwîn.









