Bir Hayat Seçimi: Anna Politzkovskaya
Ayça Örer
Şimdi işimizde çalışamaz, doğru düzgün nefes alamazken, altımızda yumuşayan sandalyeler ve içimizde katılaşan kalplerle, “Hani” diyoruz, “kime tutunalım?” Gözümün önüne bir asansörde yatan bedeniyle Anna Politzkovskaya geliyor. Cesaretin nasıl öleceğimizi bilmekle bir ilgisi olmalı.
Kolay değil gazeteci olmak. İşin sonunda hayatını kaybetmek de var, kendini kaybetmek de. Ayrım zaten burada başlıyor: Neyi kaybetmek istersiniz?
Biz, bu ülkenin gazetecileri uzun zamandır kollarında serumlarla sedyelerinde bekleyen hastalarız. Serum bitmiyor, sedye gitmiyor.
Türkiye mesela bir Yunanistan’dan ya da Suriye’den ya da İran’dan daha zor bir ülke değil, yanlış anlamayın. Her yerin ritmi kendine göre, bu yerin de öyle. Mesela Rusya’dan da zor değil. Bakınca, Mardin’de akan bir oluk kanın izini Moskova’da sürersiniz. Faili meçhul kaypaklığı beynelmilel.
Biri bana “kadın kahramanın kim?” diye sorarsa, ki sordu; “böyle soru mu olur?” diye bir düşünme evresi geçirir, “nasıl yanıt versem acaba?” derim, ki dedim. Nihayet bir elinde bebek tutup boş kalan diğer eliyle çorbanın kıvamını ölçen, iş yerinde maruz kaldığı sayısı hatırlanmaz ayrımcılıklardan birini daha sineye çeken, metrobüste kendisini sıkıştıran adamın ayağına hırsla basan… Bir süper kahraman bütün gün bunlarla uğraşır mı?
Uğraşmayacağı için, normalde bir süper kahramana fazla gelecek tüm bu mesailer kadınların omzunda. Ortalama bir kadından kahraman yarattım şu anda, evet.
Bütün bu yükü arttırabiliriz de. Her hafta başınıza ne geleceğini kestiremediğiniz bir meydanda oturmak? Size asla açılmayacağını bildiğiniz bir kapıda bir gün ve bir gün ve bir gün daha beklemek? Ağzınızın tam ortasına denk gelen bir yumruğa rağmen ertesi gün yine uyanmak? İki çocukla kitap yazmak ve fikirlerinizi uluorta tartışmak? Kadın kahramanların rutinleri.
Şimdi bunlar arasından özel bir tane seçeyim, Anna Politzkovskaya. Kır saçları –boyatmamış işte, kır saçlarıyla ne kadar güzel- yüzüne denk gelen çerçevesiyle kırmızı boğazlı bir kazağın içinden gülümsüyor. Ona sorulabilecek çok soru var, birincisi; öleceğinizi bile bile gazetecilik yapmak zor değil mi?
Maalesef bu soruyu, artık soramayacağız. Aşağı yukarı tahmin ettiği akıbetinin kurbanı çünkü; öldürücü darbe başına gelmiş, otopsi raporu öyle diyor.
Moskova’da erken soğuklardan bir gün, ekim ayının 7’sinde, bir apartmanın asansöründe, “klik” sesini duyduğunda, onu bekleyen nihai son da geliyor: Dört kurşun.
Aslında, resmi makamların elbette kabul etmediği gibi, bu ölümle ilk randevusu da değil. Beslan’a giderken uçakta yediği yemek sonrasında kaldırıldığı hastanede “zehirlendi” teşhisi konulmuş. Bedeni zehri yutuyor, Politzkovskaya ayağa kalkıyor.
Bir röportajında “Doktorların görevi hastalarını iyileştirmek, şarkıcılarınki de şarkı söylemek. Bir gazetecinin görevi ise gördüğü gerçekleri yazmaktır” diyor. Baştaki sorumuza önemli bir cevap değil mi? Siz neyi kaybetmek istersiniz?
Politzkovskaya benim kahramanım. Her gün uyandığım bu ülkede “Burada her şey çok kötü” mızmızlığına düşmeden, yeniden ve yeniden hatırlamamı sağlıyor. Kulak kesen askerleri ya da 6 yaşındaki çocukları öldüren milisleri yazarsanız, dünyanın bir başka ucunda da öldürülürsünüz. Aslolan şahitlik.
Elinde fotoğraf makinesi, 1980’lerde İzvestia gazetesinde başladığı muhabirlik yolculuğunu kesintisiz sürdürecek. Çeçenistan, kalbimizin bir köşesi, varsa onun sayesinde var. Yıllar sonra, 48 yaşında öldürüldüğünde, asla değişmeyen bir gerçeği tarihe not düşmüş olarak gidecek: Çeçenistan Savaşı.
Fenerbahçe Çeçen Kampı’nda ziyaret ettiğim bir aile gazeteci olduğumu duyunca, şöyle soruyor yanımızdaki rehbere, “Anna Politzkovskaya’yı tanıyor mu?” Beslan’daki okul baskını sırasında yaptığı haberler onları öylesine etkilemiş ki, savaşmak isteyen oğulları o haber sayesinde Çeçenlerin yalnızca terörist olarak görülmediğine ikna olup, üniversiteye yazılmış Türkiye’de. Suikast haberini alınca ruhuna bir Fatiha okumuşlar.
Sorumu değiştiriyorum, siz neyi kazanmak istersiniz? Toprağından kopmuş, bir konteynırın içinde bekleyen insanların duasını mı, bir rejimin nefretini mi, bir çocuğun öfkesini mi?
Anna Politzkovskaya için yapılan adalet çağrılarının, mahkeme boyunca süren eylemlerin ve kamuoyu baskısının sonuç vermediğini söylememe gerek var mı? “Putin’in Rusya’sı” kitabının yazarı o, Putin Rusya’sından bugüne bir değişiklik yok. Ölen gazeteciler, yıkılmayan rejimler. O öldüğü gün 56. yaşını kutlayan Putin ayağının altından çekilen fazlalıktan sevinmiştir muhtemelen. Oysa sonra göreceği üzre, katiller kurbanlarının lanetinden hiç kurtulamaz:
“Kendini boşa harcamış olur insan/ Dilediğine erer de sevinç duymazsa/ Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi/ Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa”*
Kahramanlığı abartmaya gerek yok. Bir yerden bir yere uçan muhteşem gazeteci Clark Kent ya da televizyon ekranından saçını savura savura konuşan bilmem kim olmak zorunda değilsiniz. Durmak, hakikati görmek, gördüğünüzü yazıya dökmek, sonra bir tehdit aldığınızda da bunu yapmak, sonra bir daha. Tünelin ucunda ışık görseniz de görmeseniz de. Bir ödülün peşinde değil, sadece işiniz olduğu için, işinizi sevdiğiniz için. Kendinize uzun uzun cesaret övgüleri düzmeden.
“Riskin işimin, bir Rus gazetecinin işinin bir parçası olduğuna eminim. Ama bırakamam çünkü habercilik benim görevim.”
Hakikat bu. Aklımda her gün aynı soruyla durduğum yerde durmak sabrını Politzkovskaya’dan alıyorum: Siz neyi seçerdiniz?
*Shakespeare, Macbeth









