Çok daha güçlü sözler doğacak!

fyuksekdag01

Figen Yüksekdağ’la Röportaj- I. Bölüm

Özge Kelekçi- Meral Akbaş

Leyla Zana’nın yıllar önce mecliste ettiği yeminden beridir “Mecliste de bir hayalet dolaşıyor!” desek sanki, çok da yanlış bir laf etmemiş oluruz. Öyle bir hayâl(et) ki bu, o meclis salonunda oturan düz-adamların aklı almıyor! Çaresizce durdurmaya, susturmaya çalışıyorlar… Yıllar önce kürsüsünden Leyla Zana’ya “Dursana kız!” diye bağıran meclis başkanından, yakın zamanlarda Nursel Aydoğan’a “Bir kadın olarak sus!” diye ihtar çeken bir eski vekile kadar değişen pek bir şey yok! Yakalanması, zapt edilmesi mümkün olmayan, kısılamayan, sınırlandırılamayan, kapatılamayan ve inatla “Buradayız!” diyen bir “ses” var ortada, tam da meclisin ortasında!: “Biz kimsenin bacısı, kız kardeşi, annesi falan değiliz! Biz burada, parlamentoda erkeklerle beraber siyaset yapan kişileriz ve özgür bireyler olarak siyasette duruşumuzu ifade ediyoruz… Kadınlar adına artık kadınlar konuşsun!” [1]

Hele bir de mesele eş başkanlık olunca, bu “eş”lik meselesinin öyle sıradan bir “eşlik” meselesi olmadığı anlaşılınca, bu düz-adam-kafası dediğimiz şey daha da çok karışıyor; ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyor, saldırganlaşmakta sınır tanımıyor. İki bölüm olarak yayımlayacağımız bu röportajda, HDP’nin eş başkanı Figen Yüksekdağ’la sadece eş başkanlığa dair değil, bugünden 90’lara, kadın hareketine, barışa, imkân ve ihtimallere dair de konuştuk…

Kendisinin bize söylediği son cümlelerle başlayalım. Biraz olsun umuda, umut etmeye ihtiyacımız var diye: “Daha söyleyecek çok sözümüz var! Daha yapacak çok işimiz var! Daha görecek çok güzel günümüz var! Buna inanmaktan vazgeçmeyeceğiz, bunun için çaba göstermekten vazgeçmeyeceğiz!”

Bu kadar ölümün, insan kıyımının olduğu bir yerde, aslında sözün tükendiği, tükenmiş gibi göründüğü, konuşmaya bile hâlin kalmadığı böyle bir dönemde siyaset yapmak üzerine konuşarak başlayalım mı? Çünkü siyaset denilen şey, konuşmaya, anlatmaya da dayanıyor. Sözün bu kadar tükendiği bu zamanlarda konuşmaya devam etmek ve hatta belki konuşmak zorunda kalmak nasıl bir durum? Zorlandığınız, durmak istediğiniz oluyor mu?

fyuksekdag02Gerçekten de söylediğiniz şey çok doğru. Bir soru olmanın ötesinde bir söz çünkü. Konuşmak çok zül geliyor insana. Bir de özellikle son sekiz aydan bu yana yaşanan ölümler arka arkaya her gün her gün… Yaşamımız, ölümler, ölümlerin ardından duyulan acı, öfke ve daha binbir türlü duygu… Bunların her birisinin harmanlandığı bir şekilde geçti, her günümüz neredeyse böyleydi yani. Bazen kendime soruyorum bu soruyu, çok soruyorum. Hatta “konuşmak gerekir mi” diye kendime sorduğum çok oldu; “niye konuşuyorum ki” ya da “niye konuşuyoruz” diye sorduğum çok oluyor. Kendimde konuşma mecali, isteği duymadığım zamanlar çok oluyor. Bazen öyle olur ki, sözlerin dışında sadece hareket, attığın adım, geliştirdiğin tutum belirler her şeyi. Bu geride bıraktığımız zaman ve bu zaman içerisinde en fazla hissettiğim duygu bu oluyor aslında. İnsanın hareketi, toplumun hareketi ve ondan çıkan anlam bir şeyleri değiştirebilir diye düşünüyorsun. Bunu çok düşündüğüm zamanlar oldu ve insanların, toplumun, kitlenin geliştirdiği bu hareket zaten yeni sözlerin kaynağı olacak. Bence artık eski sözler, adı üstünde işte eskidi! Sözlerimiz eskiyor. Bu sözlerin yenilendiği zaman, bu zaman aynı zamanda ve toplumun hareketiyle, bütün ezilen kitlelerin hareketiyle yeni sözler doğuyor ve çok daha güçlü sözler doğacak. Bu kadar söz söyleyemediğin, tutulduğun, tıkandığın zamanlarda da bunlar geliyor işte aklıma. Bu da bir umut ama aynı zamanda da bir gerçek! Biz evet, söz söyleme isteğini duymuyoruz çoğu zaman ama diğer taraftan da bir toplumun, bir ezilen hareketinin içerisinde bu hareketin yeni sözler, yeni anlamlar, yeni kavramlar doğurduğunu da biliyoruz. Bu sözler bizim yaşamımız ve yarınımız olacak! Bereket versin, düşünme kabiliyetimizi hâlâ koruyoruz yani! [Gülüyor.] Düşünmeyi, bir bilinçle hareket etmeyi bildiğin müddetçe sözlerin de hep olacak! Yeni sözlerin de hep olacak! Eee yani son olarak da, şu önemli: Bütün bu saldırılar, bütün bu ölümler, bütün bu katliamlar bizim sözlerimizi cezalandırmak içindi; bizim sözlerimizi tüketmek içindi; o sözlerdeki bilinci, gücü tüketmek içindi. İşte bunun karşısında tabii ki ısrarla direnmek gerekir, yine sözle direnmek gerekir, yine hareketle direnmek gerekir. Söz söyleme gücünü, direnme gücünü kendimizde bulduğumuz için koruyabiliriz yani. Konuşmak, söz söylemek, yeni sözler söylemek bugün direnmenin ta kendisidir.

Belki tam da bıraktığınız noktadan şöyle devam edebiliriz: Uzunca bir zamandır ya da bize çok uzun gelen son aylarda, doksanlı yıllarla yapılan kıyaslamalar ve tarihsel değerlendirmeler ön plana çıktı. Ama belki şöyle bir temel sıkıntı da ortaya çıkıyor bu noktada: Yalnızca Kürt hareketi bakımından değil Türkiye solunun tarihi bakımından da doksanlı yılları yalnızca katliamlarla, yalnızca devlet şiddetiyle anmak doksanlar boyunca yürütülen muhalif, devrimci ya da karşı siyasetin ve direnişin açtığı olanakları, bugüne getirdiği söz ve eylem biçimlerini ve aynı zamanda “alternatif” tarihi biraz örten, biraz silikleştiren bir yerde durmuyor mu? Seksenlerin sonu, doksanların başından itibaren bu sözü ve eylemi üretenlerden biri olarak o günlerden bugüne ne söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de doksanlı yıllar çok ağır yıllardı; bir söz için kelleyi vermen gereken günlerdi. Basit bir dernek kurmak isteyen, kuran dernek yöneticilerinin katledilmesi demekti. Koskocaman bir Kürt serhildanı oldu da onun arkasından ezilenlerin, bütün muhalif, işçi, emekçi, kadın, özgürlükçü kesimlerin bir siyasi partide örgütlenme fikri pratiğe dönüştü. O kadar zor bir dönemdi ve bizler de o dönem içerisinde, o zorlukların, kanın, katliamın, o kuralsızlığın içerisinde bir yol açmaya çalıştık. Ama her zorluk ve ağır saldırılar dönemi aynı zamanda çok büyük ayaklanmalar ve direnişler dönemi ve yeni açılımların da yapıldığı dönemler. Biraz önce kurduğum cümle yani. O cümlede bile aslında bir şey söylüyorum. Yani koskocaman bir serhildan hareketi vardı; çok büyük bir kitle hareketi ve bunun içerisinden bir demokratik alan açılmıştı, demokratik bir mevzi doğmuştu, bir siyasi parti çatısı altında örgütlenme pratiği doğmuştu.

Onun dışında biliyorsunuz, sadece Kürt coğrafyasında değil batıda da çok önemli kalkışmaların yaşandığı, lokal ayaklanma diye tarif edilen dönemlerin yaşandığı süreçlerdi. Gazi ayaklanması hareketi bunlardan birisidir meselâ. Bir batı toplumsal hareketiydi aynı zamanda; biz, ben meselâ Gazi çocuklarından birisiyim, o hareketin içerisinde devrimciliğini ifade etmiş, üretmiş ve geliştirmiş insanlardan birisiyim. O nedenle, her kesif dönem, saldırılar bakımından her ağır kesif süreç kendi örgütlenmesini, kendi bilincini, kendi direncini de yaratıyor. Her karanlık dönemin içerisinde aynı zamanda o karanlığı aydınlatacak bir ışık da yakılıyor. Doksanlar da işte öyle bir dönemdi. Bize gerçekten çok kötü anılar bıraktı, çok kötü deneyimler bıraktı. Ama diğer taraftan, bugün siyasi hareketin öncü kulvarlarında yer alan kadrolar bakımından söyleyeyim; örneğin, ben onlardan birisiyim, Selahattin bey onlardan birisidir. Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin eş başkanlarını düşünün, ikisi de o dönem içerisinden çıkmış siyasi insanlardır, siyasi kimliklerdir. Yani biz süreçlerden eğitim alarak geldik, biriktirerek geldik. O nedenle, o yıllar bizden götürmedi; evet, çok arkadaşımızı, yoldaşımızı, birçok mevzimizi kaybettik; kazandığımız da oldu, kaybettiğimiz de oldu. Çoğunlukla kaybettik belki ama bizde biriktirdiği şeyler çok fazla oldu. Ve bakın bizimle birlikte, emek ve özgürlük hareketinin şu an öncü kulvarlarında yer alan kesimler de, siyasi özgürlük mücadelesinin öncü kulvarlarında yer alan kesimler de, kadın özgürlük mücadelesinin öncü kulvarlarında yer alan kesimler de o dönem, o ağır ve kötü koşullar içerisinde yetişmiş, şekillenmiş, biriktirmiş insanlardır.

Doksanlı yıllar, seksenli yıllar ezip geçti, süpürdü attı derler ya… Belki seksen dönemi bir tasfiye dönemiydi; insanların, kimliklerin, bilinçlerin tasfiye edildiği, gömüldüğü bir dönemdi. Ama doksanlar öyle değildi. Biz, seksenlerin sonuçları üzerinden ayağa dikildiğimiz için bizi tasfiye edemediler. Doksanlardaki devrimci demokratik damarı, doksanlardaki saldırı süreci tasfiye edememiştir; tam tersine bizleri güçlendirmiştir, bizlerdeki birikimi artırmıştır.

Doksanlı yıllar dediğiniz süreç, bir birikim süreciydi; sağlamlaşma, sağlamlaştırma süreciydi ve aynı zamanda yeni bir dönemi örgütleyecek ve aşacak gücün, enerjinin ortaya çıktığı bir süreçti. Meselâ, seksenli yıllardan sonraki işçi hareketi 87-88’deki bahar atılımından sonra güç kazanmıştır. Büyük işçi kalkışmaları, büyük işçi grevleri, ana sektörlerdeki, maden sektörlerindeki grevlere bakın, yine o dönemde birikmiştir, kendisini oluşturmuştur. Kadın özgürlük mücadelesine bakın, feminist hareketin başlattığı cins bilincini uyaran ve erkek egemenliğine karşı daha radikal çıkışlar gerçekleştiren, geliştiren eylemler seksenin sonu ile doksanların başından itibaren yükseliş kaydetmiştir. Kürt özgürlük hareketi, serhildanlar, siyasi mevzilenme ve siyasi kurumlaşma hamleleri ve hareketleri, devrimci sosyalist hareketlerin eylemleri, Gazi eylemi, kayıplar mücadelesi, onun arkasından gelişen kurumlaşma, kitleselleşme ve halklaşma hamleleri… Böyle büyük atılımlarla, çok ciddi bir toplumsal mücadele birikiminin içinde şekillenen bir dönemin kuşağı tasfiye edilememiştir. Bir yandan, tamamen bitirilmek istenen Kürt özgürlük hareketi kendisini sürdürdü ve 2004’te çok daha güçlü bir atılımla sahneye çıktı. Diğer taraftan da, devrimci sol hareketi hapishane operasyonlarıyla tasfiye etmek, bitirmek istediler. Çok ciddi bir kadro kırımı hareketiydi, bu doğru. Ama aynı zamanda çok ciddi bir direnişti de; sosyalist sol hareketi tasfiye etmeyi de başaramadılar. Sol sosyalist hareket yine paralel zamanlarda, 2003-2004 sürecinde NATO’ya karşı mücadele sürecinde bir hamle geliştirdi; bir canlanma yaşandı. Bunun arkasından da, başka, sağlam, ne derler “çifte su verilmiş” [Gülüyor.], biraz böyle farklı bir kuşak, farklı bir insan yapısı, siyasi kadro yapısı ortaya çıktı. Yani, nasıl bir kadro yapısı? Saldırılar karşısındaki direnç mekanizması güçlenmiş ve aynı zamanda 2000’li yıllarla birlikte gelişen dünyada daha somut hale gelen yenilenme isteği ve ihtiyacıyla buluşmaya daha açık bir kesim, bir kuşak ortaya çıktı. Kesişme kuşağı diyelim buna.

Kesişen farklı farklı özelliklerle, geleneklerle, bugünün ve geleceğin görüş açısıyla, yeni durumla harmanlanan, bazen bir kaos zemini ve iklimi içerisinde alt üst olan, birbirine benzeyen, bazen birbirini iten, ama sonuçta bir şekilde birbiriyle buluşan, o sancılı, kıvranmalı, gidişli gelişli ve saldırıların da aynı zamanda çok güçlü olduğu süreçlerde değişen bir kuşak, karma, birleşmiş, kesişmiş bir kuşak ortaya çıktı. Bunu tek bir cümleyle açıklamak zordur; tek bir damarla, tek bir nedenle açıklamak gerçeği tarif etmez. Aslında tam da Türkiye ve Kürdistan toplumsal siyasal gerçeğinin, o karma, kaotik, ama bir taraftan da kökleri sağlam güçlü devrimci yapısına paralel, onu tanımlayan bir yapı, bir kuşak ortaya çıktı. Bu çok önemli bir güçtür ve Türkiye’de bu kadar büyük saldırılar yaşanmış olmasına rağmen, bu kadar büyük alt üst oluşlar yaşanmış olmasına rağmen bir çizginin korunmasının nedenini buna bağlıyorum, bu güce bağlıyorum. Hani derler ya, “Yerin üstündeki kısmı senin gördüğün, bir de yerin altında var”; yani görmediğin kısmı, göründüğünden çok daha önemli bir güçtür, göründüğünden çok daha ciddi ve sağlam bir güçtür.

Bir taraftan da, seksenli yılların ağırlığının taşındığı yıllar, 90’lar…

Bize, 90’lar kuşağına çok fazla deneyim aktarılamadı. Bizler bir şekilde bunları kazıyarak bulduk.

Belki sözle değil ama başka biçimlerde korku sızdırıldı… O döneme dair bilmeden, duymadan ama hissedilen bir korku belki, bir tür hayat bilgisi…

Evet, o süreç içerisinde bir avuç insan düşünün; Türkiye’nin taşralarından metropollerine kadar bir avuç insanın bir şeyler anlatmaya çalıştığı. Televizyonların, internetin, sosyal medyanın olmadığını, küçük küçük derneklerde, evlerde, kahvelerde, köşe başlarında gerçeğin anlatılmaya, aktarılmaya çalışıldığını düşünün. Bir taraftan da çok nafile bir çaba gibi görülürdü o süreç içerisinde. Ama tarih, toplumsal anlamda yaşanmışlıklar unutulmaz. Ben hep buna inanırım. Bir yerlerden kazıdığın zaman çıkar. Hatta senin yaşadığını bilinçli olarak kazımana bile gerek yoktur. Bir sert basınç uygulandığı zaman o zemine altından o yaşanmışlıklar çıkar. Sen onunla rastlaşırsın, bazen tesadüfen ve bazen de bilinçli olarak taşınır o gerçek sana. Biz öyle oluştuk. İşte bize hep söylenirdi: Devrimin eşiğine gelmiş memleket seksenden bir gün önce; “devrimci yönetim nasıl olacak”, onu konuşurmuş insanlar, ama devrimin eşiğinden dönmüşler. Koskocaman ablalar, abiler sana diyorlar ki durmadan: “Biz başaramadık, siz nasıl başaracaksınız?” Bu koşullarda bir şeyler olabileceğine inanıyorsun.

Bir kesinti yaşandı belki ama tabii ki o deneyimin taşınmasında Kürt özgürlük hareketinin darbeden sonraki direnişi çok önemlidir. Diyarbakır Cezaevi direnişi, darbeye karşıdır; silahlı bir darbeye karşı, bir organize şiddet hareketine karşı bir meşru müdafaa olarak ön plana çıkmıştır. Darbeye karşı direniş bilincinin gecikmeli de olsa aslında Türkiye’ye hatırlatılması açısından, o toplumsal hafızanın korunması açısından çok önemli olmuştur ve bir de seksen sonlarına doğru işçi hareketi ve kadın özgürlük hareketi o toplumsal canlanmanın habercisidir. O dönemde tek tek, doğrudan devrimci sosyalist müdahaleyle gelişen hareketler yoktur. Evet, işçi hareketi içerisinde etkisi vardır sol hareketin ama aslolarak iki noktadan olmuştur seksen sonrasındaki canlanma ve yeniden harekete geçiş: İşçi hareketi ve kadın hareketi. Tabii öğrenci hareketini de unutmamak gerekiyor. Yeni bir politik canlanma, politik parti ve hareketlerin doğrudan siyasete girip örgütlenme ve siyaset yapma süreçlerinin başlaması esas olarak bu üç noktadan ilerliyor.

Tam da bıraktığınız bu noktadan, kadın hareketinin, feminist hareketin sizin hayatınızdaki, değişiminizdeki, o dönem itibariyle yürütülen tartışmalardaki etkilerini konuşarak devam edelim mi? Türkiye’deki sol hareketle feminist hareketin ilişkisini, ilişkisizliğini biraz da sizin tecrübelerinizle dinlesek…

Yetiştiğimiz kuşak açısından doğrusu bizim sonradan keşfettiğimiz, anlamlandırdığımız bir şeydir feminizm ve kadın özgürlük hareketi. Bir tarihsel süreçten bahsediyorum. Bizim sonradan kavradığımız ve yerli yerine oturttuğumuz bir şeydir. İlişkimiz kopuktur, kopuk gelişmiştir. Ya, bu memleketin…

… ruhu…

Yani gerçekten… Anarşi, bir şey var, doğal bir anarşi var…

… kestirilemezlik…

Kestirilemezlik… Bunu en doğru biçimde nasıl tarif etmek gerekir, bilmiyorum ama hep birbirinden müstakil şeyler var ve o parçaları birleştirmek her zaman mümkün olmamıştır, zamanında olmamıştır ya da sonradan anlamlandırılmıştır.

90’lı yılların eşiğinde feminist hareketle, kadın özgürlük hareketiyle sol sosyalist hareket birlikte yürümemiştir, kopuktur yani. O yıllarda nereden tutunduysan oradan yürümüşsündür. Kendi kişisel tarihim bakımından örneklendirirsem, sol sosyalist bir hattan hayata tutundum, oradan yürüdüm. Böyle bir durum, kadın özgürlük damarından daha farklı bir mecraya düşmemi beraberinde getirdi. Yani o kulvarlar, kulvarların birbirinden ayrılığı… Bu ayrı bir mesele ve konuşulması gereken yanları var. Bence bunları konuşmak da gerekir. Ama o dönem içerisinde bizleri mücadele içerisinde motive eden şey kadın özgürlükçü fikirler değildi, feminist fikirler değildi. Doğrudan sol sosyalist devrim yapma fikri, faşist iktidara karşı çıkış, ezilenlerin, halkın, işçilerin, emekçilerin mevzilerini geliştirme fikri ve motivasyonu bizi etkiledi ama o dönem içerisinde şöyle bir etkilenme olmuştur kulvarlar birbiriyle örtüşmese dahi: Örneğin, feminist hareketin, kadın özgürlük hareketinin Türkiye’de 80’lerin ortasında bir öne çıkış süreci olmuştur; ancak bu, sol sosyalist harekete de ardışık bir biçimde yansımıştır. Bizler 91 yılında, 92 yılında feminist hareketin içerisinde örgütlü değildik, yani benim doğrudan bir ilişkim, temasım yoktu. Ama o yıllardan itibaren kadın örgütlenme hareketi bizim için de başlamıştı. Bu aslında sol sosyalist hareketin kadın özgürlükçü hareketten ve örgütlenme fikrinden etkilendiği ve kendi kulvarından bir şeyler yapmaya başladığı bir dönemdir. Zamandaş olmasa bile ardışık bir biçimde bu iki hareket birbirini etkilemiştir. Feminist hareket de sol sosyalist mücadele geleneği içerisinden çıkmıştır. Bağımsız feminist damar Türkiye’de çok daha sınırldır. Aslında Türkiye’deki feminist hareket sol sosyalist mücadelenin içerisinden bir müstakil kanal oluşturmuştur. Karşılıklı etkileşimler çok belirlemiştir mecraları ve örgütlemeleri. Ama buna rağmen yine de ayrılıklar ve farklılıklar kendini korumuştur.

Bir de belki bunu hayâl etmek, farklı toplumsal hareketlerin iç içe geçmesini hayâl etmek yerine farklı mücadelelerin nerelerde birleşip nerelerde birbirlerinden uzaklaştığına bakmak, bu yakınlaşma ve uzaklaşmaları anlamaya, açıklamaya çalışmak da bir yol olabilir mi?


Röportajın II. Bölümü

 

Not
[1] Sebahat Tuncel’in konuşması için bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=HJ2uv9XcuM8

Share Button