Etiketler: arşiv
Günahlar ve Kadınlar
Gülnur Elçik
Sonuçlarına baktığımızda görüyoruz ki kürtaj yasağı arzusu dini değil iktisadidir. Diğer taraftan dinin alanına giren tartışmalarda sınıf, cinsiyet gibi faktörlerin yol açtığı dezavantajların talîleştirilmesi, dinin salt kültürel bir form olarak tartışmaya açılması, eylemin günah olup olmadığını meselede ana belirleyeni haline getiriyor. Bir anda liberalizmin atomik, sınıfsız ve cinsiyetsiz bireyi üzerine konuşurken buluyoruz kendimizi.
Nadiren gittiğim bir kuaför var. Aynı zamanda komşum olan karı koca birlikte işletiyor (gibi görünüyor; asıl işletmeci adam). Son gidişimde kadını (K diyelim) karnı burnunda gördüm, ertesi gün doğuma alacaklarmış. Büyük Tayyip muradına erdi, yoldaki üçüncü çocukmuş. İkincisi ile arasında 9 yaş olacak. K ben hiçbir şey söylemeden “Durumumuz pek müsait değil aslında ama günahına da girmek istemedim, kıyamadım” diyor.
Sayı 26
Amargi’den
Feminist Tartışmalar
Kürtaj Yasağı Tartışmaları
- Benim Bedenim/Bedenim Benim – Zeynep Direk
- Kürtaj Hak Olursa Karar Kadınlara Kalır mı? – Esra Demir
- Kürtaj ve Uludere – Emine Ayhan
- Çeşit Çeşit “Bedenim Benimdir” Var – Dilek Şentürk
Bir Lars Von Trier Masalı
Oya Kasap
Susturulan Kadın, Yok Edilen Benlik, İğdiş Edilen Kadınlık
“Lars von Trier Deccal’de çok tanıdık bir numara çekiyor, kadınları susturuyor. Trier’in filmlerinde masumiyetleriyle melek mertebesine yerleştirilen ve ancak bu şekilde acılarını dönüştürebilen kadınların bu “şeytani dünyada” kurban rolünün hakkını verebilmek için ağızlarını açmaya hakları yoktur.”
Dogma95 hareketinin en kışkırtıcı isimlerinden biri olarak adlandırılan Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in kadınlarla -belki de Trier’in sözleriyle söylersek, kendi içinde hâlihazırda eyleyen kadınlarla başa çıkma yöntemlerine aslında uzun zamandır aşinayız. Filmlerinde masumiyetleriyle melek mertebesine yerleştirilen ve ancak bu şekilde acılarını dönüştürebilen kadınların bu “şeytani dünyada” kurban rolünün hakkını verebilmek için ağızlarını açmaya hakları yoktur. İşin aslı onlar dilsizdirler, konuşmaya muktedir değildirler çünkü ancak bu dilsizlikle kadının etkin varoluşu, yani bireysel eğilimlerinin baskı altına alınmasıyla yaratılan edilgen varoluş, onun payesidir, tıpkı Dalgaları Aşmak, Karanlıkta Dans ya da Dogville’de karşımıza çıktığı üzere.
Annemin 12 Eylül’ü
Emel Uzun
Onca yıldan sonra önemli tabii sembolik de olsa 12 Eylül’ü konuşabiliyor olmak ama o değil de, annemin 12 Eylül’ünün hesabını kim soracak? Örgütlü değil, bu işlere hiç girmemiş, hapis, gözaltı olayı yok… Resmi kayıtlara geçen bir şey yok… Onu anlatan, hatırlayan da yok zaten. Annemin hesabı ahrete mi kalıyor?
Her şey iyi hoş, herkes tartışıyor, konuşuyor; 12 Eylül’ün hesabı sorulacak, sorulamaz, yok sorulur da böyle olmaz, bunlara mı kalmış sormak, benim çocuklarım bana bir şey sormaz, beni de yazın ben de soracağım sesleri çıkıyor ağızlardan. Onca yıldan sonra önemli tabii sembolik de olsa bunu konuşabiliyor olmak ama o değil de, annemin 12 Eylül’ünün hesabını kim soracak? Örgütlü değil, bu işlere hiç girmemiş, hapis, gözaltı olayı yok… Resmi kayıtlara geçen bir şey yok… Onu anlatan, hatırlayan da yok zaten. Başvuracak resmi bir makam olmadığına göre, annemin hesabı ahrete kalıyor. Ama o kadar da sessiz kalmasın, anneme yakışmaz. Dilim döndüğünce ben bir ses vereyim istedim. Annem anlatsa komik olurdu, komik anlatır o hep. Ama ben anlatınca, bir de tabii anlatılan anne olunca biraz acıklı oluyor. Kaçınılmaz.
Kaybedenler Klübünün Çocuk Üyeleri
Elif Key
Biz her cenazede bir başka hesaplaşmanın yaşandığı bir memleket anından mola alıp kaybettiklerimize vedaya koşuyor, hayatta kalanlarla o molada oturup, memleketin içine düştüğü toplu cenaze namazını konuşurken buluyoruz kendimizi…
‘70’lerde doğan kadroya bugünlerde yanaşın ve bir soru sorun: “Nasıl, bu yaşı sevdin mi?” Türkiye İstatistik Kurumu değilim, onlar kadar net bir oran veremem ama yüzde 90’ına kefilim, yanıtı “Sevemedim, ağır geldi” diyecektir.
Gerçi şimdi “TUİK” dedim, onların son günlerde sık sık kamuoyunun bilgisine sunduğu istatistiklerin de bizim gezegende, bizimle beraber nefes alıp veren insanlara sorularak ortaya çıkarıldığını da sanmıyorum.
Çuval, Kedi ve Gullüm: Lubunyaların Tarihi
Zeynep Ceren Eren
Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin dokuz trans kadınla yaptığı sözlü tarih çalışmasından oluşan kitap, 80’lerde Lubunya Olmak, Türkiyeli LGBT bireylerin kişisel tarihleri üzerinden memleket tarihinin izini sürüyor. 80 darbesinin sıklıkla konuşulduğu şu günlerde, darbeyi bir de böylesi tanıklıklar üzerinden okumak daha derin, alternatif ve aşağıdan bir tarih yazımının kapısını aralıyor. Önsözde kitabın -yapılan ilk çalışma olduğu için- eksiklikleri olduğundan bahsedilse de, dokuz kadının tanıklığı darbe dönemini, sonrasını ve bugünü anlamak, geçen otuz yılı çok da duyulmayan seslerden dinlemek için elzem.
Anlatılan hayatları birbiri ardına okuduğunuzda, darbenin ve yarattığı koşulların bu kadınların hayatlarının tatlarını daha da acılaştırmaktan başka bir şey olmadığını görüyorsunuz. Darbe süreci hali hazırda çetin yaşam ve çalışma koşullarına sahip LGBT bireyler için maruz kaldıkları ayrımcılığı, hak ihlallerini ikiye katlıyor, asker/polis şiddeti, baskısı, işkencesi katmerleniyor.
Bir yaşam alanı olan Abanoz Sokağı’nın 1978’de İstanbul Asayiş Şube Emniyet Amirliği’ne getirilen Saadettin Tantan tarafından boşaltılmasını bir milat olarak almak mümkün. Yeni mevki olan Dolapdere’de de barındırılmayan bir sürü trans kadın, el yordamıyla başka illere çalışmaya gider. Kalanlarsa sokaklarda çalışmak zorundadır artık. Zira seks işçiliği yapacak alan kalmamaktadır, çalışma alanı bir seyyar geneleve dönüşmüştür. Bu arada başka bir seyyarlık başlar; 84, 85’li yıllarda daha önce uygulanmayan Fuhuş Beyannamesi tekrar hayata geçer. Bu beyanname ile bulunduğu kentte fuhuş yapan birini kent dışına sürme uygulaması başlar. Günlerce meşhur işkence evi Sansaryan Han’ında gözaltında tutulan trans kadınlar İstanbul’dan zorla banliyö trenlerine ve otobüslere bindirilir, İstanbul dışına çeşitli şehirlere, kasabalara sürülürler. Aşağı atlamak ve geri dönebilmek için trenin yavaşlamasını fırsat bilirler.
Sayı 25
Kadınların Dilinden 12 Eylülün İzini Sürmek…
Darbenin izlerini şöyle ya da böyle taşıyan kadınların hikayelerini dinledik- hapishane, işkence, sürgün… Bir hikayesi bile olmayan kadınlar, “kaybedenler kulübünün çocuk üyeleri”, “apolitik kuşak”tan kadınlar… Kimliği kuran şey hafıza ise, hatırlamaya, hatırladıklarımızı paylaşmaya ihtiyacımız var…
Feminist hareket ve beden politikaları, Adrienne Rich, Richa Nagar, Gülfer Akkaya… Sinema, reklamlar, filmler, sokakta örgü, İsrail’de muhafazakârlık…
Dövme/Dek
Yektanurşin Duyan
Üniversiteye başladığımda ayak bileğime uğursuzluk ve bilgeliğin simgesi olan baykuş dövmesi yapmaya karar vermiştim. Bu düşüncemi üç dövmesi/deki olan anneme açtığımda “hayır olmaz” cevabı ile karşılaştım. Nedenini sorduğumda “günah” cevabını alınca şaşkınlığım ve merakım arttı. Çünkü annem dindar bir kadın ve günah olduğunu iddia etmesine rağmen üç dövmesi var. Annemden beni dövme yaptırmamaya ikna etmesini istedim ve böylece dövme serüvenim başlamış oldu.
Annem mi beni ikna edecekti yoksa ben mi annemi ikna edecektim. Mardin’de başlayan dövme serüvenim Şanlıurfa’da son buldu. Yeşil renkte yapılan ve “dek” olarak bilinen dövmenin sadece Kürtlerde olduğunu sanıyordum. Fakat araştırmaya devam ettikçe Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan 50 yaş ve üstündeki birçok Kürt, Arap, Ezidi, Alevi ve Süryani kadının dövmesi olduğunu öğrendim. Kadınlarla konuştukça dövme/dek ile ilgili belki de annemin bile bilmediği birçok şeyi öğrendim.
Mısır Devriminde “Kadın Sorunu”nun Ötesinde
Lila Abu-Lughod ve Rabab El-Mahdi
Çeviri: Demet Gülçiçek
Medya, Mısır Devrimi’nde kadınların rolünü sorarak, kadın işçilerin emek hareketi içinde 2006’dan bu yana oynadıkları rolü, 2003’ten beri demokrasi yanlısı ve savaş karşıtı hareketlerde kadın eylemcilerin rolünü ve öğrenci hareketi içindeki sürekli varlıklarını gözden kaçırıyor.
Bu metin, 23-24 Ekim 2011’de Barnard Kadın Araştırmaları Merkezi’nin kırkıncı kuruluş yıldönümünde gerçekleştirilen “Activism and the Academy: Celebrating 40 Years of Feminist Scholarship and Action” (Eylemcilik ve Akademi: Feminist Bilim ve Eylemin Kırkıncı Yılını Kutluyoruz) konferansındaki konuşmanın gözden geçirilmiş halidir.
Lila Abu-Lughod (LA): Rabab, uzun süredir Mısır üzerine düşünen bir aktivist ve akademisyensin. Sen de Tahrir Meydanı’ndaydın ve devrimin en ciddi ivmesi sırasında hareketin içindeydin. Batı medyasının devrimdeki kadının rolüne takıntılı ilgisi üzerine düşüncelerini sorarak başlamak istiyorum. İkimiz de kadın aktivizminin ‘Orta Doğulu / Müslüman kadın’ sorununun sembolik öneminden kaçamaması üzerine kafa yoruyoruz. İkimize de ‘Mısır Devrimi’nde kadın’ üzerine yorum yapmamız için sıkça sorular soruluyor. İkimiz de bu soru karşısında rahatsız oluyoruz. Bu isyanın kadınlar için önemine ilişkin medya takıntısı ve kadınların gerçek katılım biçimleri üzerine ne düşündüğünü merak ediyorum. “Mısır Devrimi’nde kadınların rolü” hakkındaki sorularla nasıl baş ediyorsun? Bu soruların arkasında sence ne var? Kadınların devrime katılımlarını somut olarak ele alabilmek için daha iyi bir yol önerebilir misin?
Rabab El-Mahdi (RM): Şimdilerde ‘devrimden sonra kadın hakları ve statüsü’ne evrilmiş olan “kadınların devrimdeki rolleri” hakkındaki soru beni birkaç düzeyde rahatsız ediyor. İlk olarak, bu soru kadınları bir şekilde eylemsiz veya pasif olarak varsayıyor –devrim başlayınca bir anda nasıl eyleme geçtiklerini merak ediyoruz.
Tezer Özlü’nün romanlarına psikanalizin penceresinden bakmak
Ayşegül Ergişi
Melankolik hayat, özünde her zaman varoluşsal ve sosyal bir eleştiri taşır. Bu radikal eleştiriler aynı zamanda kişinin bireysel güçsüzlüğünü de üretmektedir. Bu güçsüzlük, içine kapanan melankoliğin iç güçlerine tutunmasıyla giderilir. Melankolik ruh halinde umut ve umutsuzluk gibi karşıt duygular bir arada varlığını sürdürürken, öz benliğin zamanıyla reel zamanın uyuşmaması yüzünden yaşanan bu umutsuzluk ve huzursuzluk halleri ömür boyu sürer. Aslolan melankolinin yazınsal yaratıcılığa dönüştürülmesidir. Julia Kristeva’nın dediği gibi ‘Yazınsal yaratı, duygulanımın kanıtını taşıyan imlerin ve bedenin serüvenidir.’ Özlü’nün serüveni de böyle okunabilir.
Otobiyografik eserleriyle Tezer Özlü, yazınsal alanda kendine özgü bir yer edinmiştir. Yazarın modernist çizgideki kısa romanı “Çocukluğun Soğuk Geceleri” ile “Yaşamın Ucuna Yolculuk” anlatısındaki karakterlerin ruh hali, psikanalizin konusu olan melankolik ruh haliyle örtüşmektedir. Antik inanışa göre organizmanın dört özsuyu olan kan, salgı, sarı safra, kara safra insanın karakterini ve ruh halini belirler.











