Etiketler: dergiden
Ah, Behra Wanê!..
Helin Alp
Efsanelerin, destanların ve halk hikâyelerinin yurdudur Van ve yöresi. Siyabend ile Xecê’nin Süphan Dağı’nda bir uçurumda hâlâ yankılanan aşkı. Vurulan bir geyiğin ettiği lanet. Kraliçe Semiramis’in Van Gölü’nün dibinde hâlâ durduğuna inanılan meşhur tacı. Ya da zamanında burada yaşayan Ermeni baş keşişin güzelliği dillere destan Tamar adındaki kızıyla adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç adamın yurdu olan Van. Burada anlatılan destanlar, zamanla zihinlerde “silikleştikçe zenginleşerek” günümüze kadar gelmiş, insanlığın büyük ortak hikâyesine katılmış.
Kürtçe deyişiyle, Behra Wanê’ye (Van Denizi), Akdamar Adası’na, Süphan ve Nemrut Dağlarına ve sayılamayacak kadar coğrafi güzelliğe sahip Van ve yöresi, insanı, yerkürenin sarsılan damarlarından dolayı yıkıldı.
Artık giderek daha çok susan Vanlıların gözlerinden en çok okunan cümle bu. Van yıkıldı.
Kızkardeşlik: Kadınlar İçin, Kadınlar Arasında
Selda Tuncer
Kızkardeşlik bir feminist için üzerine yazması en zor kavramlardan biri bugün belki de. Öyle ki, bir yandanfeminist hareketin dayandığı en temel fikirlerden biri olan kadın dayanışmasının kaynağını oluşturduğu içinvazgeçilemeyecek bir kavram hepimiz için; ama diğer yandan bu fikri hayata geçirmenin taşığıdı zorluklar vebugüne dek yaşanılan deneyimlerin bıraktığı olumsuz izlerle ne yapacağımızı, nasıl başedeceğimizi bilemediğimizden bir türlü tam olarak sahip çıkamadığımız, hatta yer yer kaçtığımız bir mesele kızkardeşlik.
Aslında Aynı Değilsek
Nilgün Toker
Şeylerin başlangıçta nasıl olduğu sorusu, mevcut olanın yol açtığı acının hem kaynaklarını anlamak hem de nasıl aşılacağının kılavuzunu bulmak bakımından önemlidir. Modern düşünce, eşitsizliğin doğallaştırıldığı bir yapı içinde, bu doğallaştırmanın bizzat doğaya aykırı olduğunu gösterecek bir şekilde doğayı eşitsizliğin aşılma mücadelesinin referansı yaptığında, inşa edilmiş olan ve kendiliğinden olan arasında, mevcut toplumsal yapı ve türün her türlü yapıdan önce sahip olduğu dolayımsız, kendiliğinden ilişkisi arasında bir ayrım yapmıştı. Bu ayrımın sonucunda da eşitsizlik üreten toplumsal yapıların, bizzat doğaya aykırı olduğu, dolayısıyla da eşitsizliğin doğal olmadığı, o halde doğal olanın geri çağrılması yoluyla eşitsizliğin aşılacağını savlamıştı. İlk büyük örneğini Rousseau’da gördüğümüz bu doğal olanın hatırlanması yoluyla mevcut olanın olması gerektiği gibi olmadığını anlama ve olanı, olması gereken yönünde değiştirme bilincinin ve bu gerçekliği bu bilince göre yeniden tesis etme iradesinin insanı yeniden insan yapacağı düşüncesi, toplumsal yapıyı ve onun içindeki tüm hiyerarşik düzen bağıntılarını doğallaştırarak meşrulaştırma şeklindeki modern tasarıma yönelik belki de ilk modern eleştiriydi.
Affedememek
Emel Uzun
Affetmek üzerine düşünmek, kendini önceleyen kederi cağırıyor, biraz kekremsi bir tad bırakıyor insanın ağzında telaffuzdan hemen sonra. Bir yutkunmak bir de derin nefes almak gerekiyor boğazdaki yumruyu cıktığı ve her an tekrar cıkmak icin bekledigi kuytuya gönderebilmek için. Her zaman bu kadar kolay değil tabii. “affettim” dedikten sonra ne oldu, neden benim basıma geldi, neden ben haklıydım da o nasıl haksızdı, nasıl affeden ve affedilen roller bu kadar ayan beyan döküldü ortaya, (hak ölçülebilen, derecelendirilebilen birsey mi ki?) ya giden kalabalık ve gürültülü bir soru silsilesini cağırıyor. İsin yoksa nasıl affettiğinin zihinsel dizgesine bak varsa bir meşru nedenin onu bul çıkar sonra kendini yeniden ikna et affetmiş olmak için.
Kadınlar, Tarih ve Biyografi Üzerine
Handan Çağlayan – Selda Tuncer
Ötekini oku, derinde, dipte duranı- Lev Tolstoy
Lev Nikolayeviç Tolstoy, Anna Karenina[1]’nın girişinde, bütün mutlu ailelerin birbirine benzediğini, her mutsuz ailenin mutsuzluğunun ise kendine göre olduğunu ifade eder. Bu değerlendirmeyi, biyografik eserlere de uyarlamak mümkün. Klasik biyografiler (ve otobiyografiler) tıpkı mutlu aileler gibi bir çeşittir. Ortak bir kurguyu paylaşırlar ve genellikle birer başarı öyküsüdürler. Anlatılan hayat, sanki daha başından tasarlanmış, belirlenmiş bir hedefe doğru yönelmiş doğrusal bir akış olarak sunulur. Biyografinin öznesi hep rasyoneldir, her şey çok sarihtir ve olay daha çok kamusal alanda geçer.[2]
Klasik biyografiler, bu özellikleriyle klasik tarih yaklaşımının çocuğu da sayılabilir. Zira klasik tarih yaklaşımının özneleri de liderler, komutanlar, büyük büyük adamlardır ve anlatılan hikâye onların başarılarına dairdir.
Devleti Affetmek ve Travma Üzerine
Melek Göregenli
“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim” –Ulrike Meinhoff- ya da “Parçalanmış bir hayatın hikâyesi ancak parçalar halinde anlatılabilir” –Rilke-“
Utanç, devletin canını yaktığı her insanın ilk duygusudur; kolay kolay adı konulamayan, aynada her kendiyle bakıştığında hissettiği, her hatırladığında gözlerini kendinden ve herkesten kaçırmasına yol açan. İnsan, devlet her canını yaktığında hele yalnızsa daha da çok utanır. İnsanı, devletin şiddeti karşısında yapayalnız olduğunda utandıran, acı veren, faille arasındaki mesafedir. Bu mesafeyi yaratan acı çekene “mağdur”, çektirene “fail” denmesiyle başlar belki de. Can yakanı tanımamak, ona hiç dokunmamış olmak, can yakanla canı yananın belki de hiç göz göze gelmemesini sağlayacak olan, bu ilişkinin, kişisel olmaktan çıkıp, “mağdur” ve “fail” ilişkisine dönüştüğü o hukukun terimlerinin benimle onun arasına girdiği yerde başlıyor, tam orada iktidarın en zalim hali olarak politikleşiyor.
Şafak Pavey’le Söyleşi
Ezgi Sarıtaş – Lütfiye Kelleci Birer
Devlet Engelli Çalıştırmayı Yasalaştırdı ama Kurumları Yasayı İhlal Ediyor
Şafak Pavey, CHP İstanbul milletvekili. Meclis açılışında protezli bacağıyla etek giymesini kendisinden başka herkes sorun etti, ama o, bu durumu bir engelli hakları problemi haline getirerek, meclis binasının engellileri engellemeyecek biçimde düzenlenmesi gerektiğini söyledi.
Pavey’le engellilere ilişkin politikalar hakkında konuştuk…
Türkiye’de engellilik ve kadın meseleleri daha çok aile çerçevesinde ve diğer sosyal politikaların yanı sıra ele alınıyor. Türkiye’nin engellilik ve kadın alanındaki politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aslında, sorun doğru ele alındığı sürece bence hangi başlık altında ele alındığının gerçekten bir önemi yok. Ama doğru olarak ele alınmadığı düşüncesindeyim. Buna en iyi örnek olarak kendimi vermek isterim.
Affetmek mi?
Saime Tuğrul
“Af ölüm kamplarında öldü” (Jankélévitch 1986: 50)
Yahudi asıllı Fransız düşünür Vladimit Jankélévitch “Pardonner?” adlı kitabında, bu cümle ile bazı suçların affının zorluğunu, hatta imkânsızlığını haykırarak, ‘affı reddetme hakkını’ talep ediyordu (1986: 58).
Yazar, Nazi ölüm kamplarında ölenlerin adına yaşayanların affetmesinin mümkün olamayacağını vurgulayarak, suçlunun affedilebilmeyi isteyebilmesi için, öncelikle hiçbir çekince koymadan, suçuna bahaneler bulmadan, suçluluğunu kabul etmesi gerektiğini belirtiyordu (Jankélévitch 1986: 55).
Bu eserin çağrışımları ile affa ilişkin akla ilk gelen temel birçok soru ortaya çıkar: Affın anlamı nedir? Suç ve af arasında ilişki nasıl belirlenir? Selâmet, barışma, pişmanlık, kefaret ödeme ile bağları var mıdır? Hangi koşullarda af mümkündür?
İran’da Herşey Bir Gecede Başlamadı
Tuğba Tekerek
Haziran ayında İran’daki Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili çıkan haberlerin içinde çokça kadın kelimesi de geçti. Bu haberlere göre talepleriyle, onlara vaat edilenlerle kadınlar seçim öncesi kampanyaların önemli bir gündem maddesiydi. 12 Haziran’daki seçim sonrasında ise sonuçları hileli ilan edip sokaklara çıkan protestocuların arasında kadınlar ön saflarda bulunuyorlardı.
Ben seçimlerden bir hafta sonra gazeteci olarak Tahran’a gittim, orada 9 gün kalıp neler olup bittiğini anlamaya çalıştım. Bir yandan “Halk neden sokaklara çıkıyor?” sorusunun cevabı peşinde koştururken, başkaldırı resminde kadınların yerine ilişkin bir fikir sahibi oldum. En başta söylemek gerek; İran uzmanı değilim, “Ortadoğu’da kadının durumu” gibi tamlamalar kuracak biri hiç değilim. Sadece bir gazeteci ve kadın hareketinin içinden biri olarak orada gördüklerimi duyduklarımı, okuduklarımdan öğrendiklerimi burada aktarmaya çalışacağım.









