Etiketler: arşiv
Adımı Görünce Niye Duraksadınız?
Şebnem İşigüzel
“Alınganlık ve kıskançlık insanın zehiridir,” derdi babaannem.
“Şükür sizde yok.”
Göz ucuyla şöyle bir bakıp,
“Yani pek yok,” deyişi bile aklımda.
Akabinde kuzenimin ayaklanıp, “Ne yani ben alıngan mıyım? Ben kıskanç mıyım? Onlar benden daha alıngan, onlar benden daha kıskanç,” deyişi bile… Öğle ışığının doldurduğu huzur dolu evin salonunda bir gün bütün bunların hatıralarımız arasına karışacağını düşünürken o sırada ne yapmakta olduğumu bile nakşetmiştim zihnime: Babaannemin yün çilesini sarmasına yardım ediyordum. Ellerim gövdemden uzakta iki yana açılmış, bilmeyene nasıl tarif edilir bilemediğim şekilde, bir o tarafa bir bu tarafa sadece biz kadınların bildiği bir ritimle salınmaktaydı. Yün çilesinin geçip giden zaman gibi hızla tostoparlak yumağa doğru akıp gidişini izlemekteydim. Ellerimin yumuşakça dönüşüyle sarılmakta olan yün çilesinin konumuzla alakası şu: Kuzenimin bir sonraki fevri çıkışı, “Zaten ben yün çilesini iyi saramadığım için ona sardırıyorsun!”
Çokuz, hassasız, üstümüze gelmeyin incinir ve de incitiriz
Pınar Ögünç
Çoğunluk kelimesinin en mühim özelliklerinden biri çokluğu işaret etmesidir. Çoğunluk çoktur. Çok olmak başlı başına güçtür, siyasi iktidarlar çokluk üzerine inşa edilir. Hangi buluşturucu nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın, yalnızlık hissini emdiği, bir güven membaı olduğu için kalkandır. Psikolojik bir kalkan olduğu kadar, söylemeye lüzum yok, kavgada da kalabalık olan taraf kazanır. Teker teker de gelmezler üstelik.
Çoğunluk çok hindir. Nicelik bakımından üstünlüğün toplumsal ve siyasi bir iktidara dönebilmesi için, normal koşullarda karşısında az kalana atfedebilecek bir hasleti de gasp eder.
Duygular Siyaseti ya da Birbirimizin Ciğerini Bilmek
Gülsüm Depeli
Kimlikler dönemeci sonrası toplumsalı tanımlamada artık yeni bir kavramlar seti kullanıyoruz. Tarihin birikmiş bütün eşitsizliklerini ve baskılarını tanıyarak önlerinde utanç ve sorumlulukla eğilmeye gayret ediyoruz; Kürtler, Türkler, Aleviler, Ermeniler, Kadınlar, Başörtülü Kadınlar, Eşcinseller, özür sırasında kimseyi atlamamaya çalışıyoruz. Özür dilemek bir adım; bu yolla ulus-devlet programlaması sonucu ‘özne’liğimize nakşedilmiş ulus-kimliğini reddetmenin ve sökmenin, özgürleştirici, politik yollarını üretmeye çalışıyoruz… Öte yandan kim olarak özür dilediğimizi sorduğumuzda, görüyoruz ki birçoğumuzun tanımlı kimlikleri, Türk-Sünni Müslüman-Erkek-Heteroseksüel olarak çerçevelenen hegemonik gövdeye demirlemiş değil genellikle: Çoğunlukla bizler zaten Kürt, Ermeni, Alevi, Kadın, Eşcinseliz.
1. Ortadoğu Kadın Konferansı İzlenimleri
Seher Akçınar Bayar
Ortadoğu’daki son gelişmeler ve Kürt meselesine ilişkin durum göz önünde bulundurulduğunda bu konferans, Kürt kadınının ne denli zor zamanlarda ne denli zor şeyleri başarabileceğinin ve verdiği mücadele içerisinde ne kadar çok yol kat ettiğinin ispatıdır.
Görüldü ki “Siyasal İslam” kadar “seküler rejimler” de kadınların haklarını gasp ediyorlarmış. Ve nihayet üçüncü gün şu kanıya varıldı: İktidarlar dinî veya seküler söylemleri kullanarak kadın üzerinde tahakküm kuruyor ve bu tahakküm sürecinde bizzat dinin ya da seküler ideolojinin kendisi egemen güçler tarafından araçsallaştırılıyor.
31 Mayıs- 2 Haziran tarihleri arasında Diyarbakır’da Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin organizatörlüğünde gerçekleştirilen 1. Ortadoğu Kadın Konferansı 26 ülkeden 250 kadının katılımı ile yapıldı. “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı ile başlayan konferans bir ilki gerçekleştirmesi bakımından son derece önemli bir organizasyondu. Konferansın önemi, Kürt kadınlarının bir yandan varlık mücadelesi verirken diğer yandan yeniden inşa edilen böylesine kritik bir coğrafyada, pek çok ülkeden ve kökenden kadını bir araya getiren bir toplantıya ev sahipliği yapabilmelerinden de kaynaklanıyordu.
Ortadoğu Kadın Konferansı
Yüksel Mutlu
Ortadoğu’da değişimin yönünü demokrasi ve özgürlükten yana çevirerek değişimi gerçekleştirmek için kadınlar olarak ‘‘ne yapmalı’’ ve ‘‘nasıl yapmalı’’ sorularını uzun uzun tartıştık. Dolayısıyla konferans boyunca biz kadınların sık sık dile getirdiği ‘‘buradan kendi geleceğimizi tayin etmeye yönelik bir kadın kurtuluş manifestosu çıkaracağız’’ sözü, bu gerçekliğe dayanmaktadır.
Kadının özgür yaşamını kurmak için alanlarda olan, yeni alanlar yaratan Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) öncülüğünde 31 Mayıs, 1-2 Haziran 2013 tarihlerinde Diyarbakır’da 1. Ortadoğu Kadın Konferansı’nı düzenledik.
Bu önemli Konferans 9 0cak 2013 tarihinde Paris’te katledilen ve gerek demokratik siyasetin gerek Kürt özgürlük mücadelesinin öncü kadınlarından olan, Sakine Cansız Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’e ithaf edildi. Üç ay boyunca sınırsız bir titizlikle çalışılan ve 26 ülkeden farklı kültürlerden, inançtan, etnisiteden, cinsel eğilimden, yaştan, sınıftan ve dilden 250’yi aşkın kadın katılımcı ile gerçekleşen konferans bütün katılımcılar açısından son derece tatmin edici ve başarılı geçti. Aslında sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmadık, Ortadoğu sınırlarını aşıp, Kuzey Afrika, Hindistan ve Pakistan’a kadar ulaştık.
Kadın Düşmanlığı Mısır Kültürünün Bir Parçası
Çeviri: Şadiye Talia
Kahire Üniversitesi öğretim üyesi, siyasetbilimci Hoda Salah ile Informationszentrum Welt tarafından gerçekleştirilmiş olan söyleşiyi yayımlıyoruz. Darbeden önce yapılan söyleşi, Mısırlı kadınların yaşadığı sorunlar ve mücadeleler hakkında fikir veriyor.
Cinsel taciz, devrimden önce bir tabuydu. Şimdi kadınlar Mısır’da bir ahlâkî dönüşümü gerçekleştiriyor. Televizyonda milyonlarca seyirci önünde başlarından geçenleri aktarıyorlar. Geçende bir kabare sanatçısı, programında yarım saat boyunca cinsel taciz üzerine konuştu ve tacizcileri gülünç duruma düşürdü. Mısır’ın kültürünün bir boyutunun da kadın düşmanlığı olduğuna dair bir toplumsal duyarlılık oluşmaya başladı.
Geçtiğimiz aylarda Mısır’da kadınlara dönük şiddet hakkında çok haber okuduk. Siz durumu nasıl görüyorsunuz?
Çok dramatik. Devrimden önce de kadınlara saldırılar oluyordu ama bu yoğunlukta ve bu gaddarlıkta değildi. Önceden kadınlara sokakta sarkıntılık edilirdi, şimdi bıçakla saldırıyorlar. Ağır yaralanan kadınlar oldu. Bu saldırılar bazen spontane gerçekleşiyor ama genellikle devrim karşıtlarının örgütlü şiddeti söz konusu. Kamusal alanın erkeklere mahsus olduğu kabulü, Mısır toplumunun büyük çoğunluğunda kök salmış görünüyor. Ve toplum İslamileştikçe, insanlar kafayı bedenlerle bozuyor. Müslüman Kardeşler ve Selefiler otuz yıldır kadın bedeninin tahrik edici olduğundan bahseder dururlar.
Gezi Direnişi Kızılay Notları
Hatice Ayrancı
En vazgeçilmez aksesuarları küçük sırt çantaları olan gençler (maske, talcid solüsyonu, poşu, deniz gözlüğü, vs. için)…
Son model arabalarıyla ambulans hizmeti veren gencecik kızlar…
Tıp öğrencilerine uygulamalı ilk yardım bilgileri sunan doktorlar…
Konur Sokaktan “yaralı var” nidasının duyulmasıyla birlikte kalabalığın Atatürk Bulvarına kadar ortadan ikiye bölünmesi ile yaralıları hızlıca revirlere yetiştiren taşıyıcılar…
Mısır’da Ordu ve Ekonomi
Zeinab Abul-Magd/ Çeviri: Biray Anıl Birer
Makarna, soda ve tüp üretimi ve benzinlik hizmetleri ordu sırrı sayılmalı mıdır? Ya da, bu işletmelerle ilgili halk içinde konuşmak vatan hainliği midir? Mısır Silahlı Kuvvetleri’ne göre bu soruların cevabı “Evet”.
Ekonomide ordunun rolü halen Mısır siyasetindeki en büyük tabulardan biri. Son 30 yıldır ordu, büyük ekonomik yatırımlarını gizlemekte ve bu konuda şeffaflıktan kaçınmakta ısrar ediyor. Mısır Silahlı Kuvvetleri, Mısır ekonomisinin büyük bir kısmına sahip; tahminlere göre yüzde 25-40 arasında bir orana. Bu işletmeleri yönetme sorumluluğu ordu generalleri ve albaylarına ait ama onlar bu görev için gerekli deneyime, eğitime ve vasıflara sahip değil.
Gezi Parkı Çocukları
Gökçe Zeybek Kabakçı
Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar, Güneşli Günler…Artık Nazım’a inanmak için bir nedenim var: “Gezi Parkı Çocukları
28 Mayıs’tan beri hayat bir başka akıyor. Gündelik yaşamın seyri tamamen değişti. Hiç bitmeseydi denen tatlı bir rüyayla, bir karabasanın tam ortasında arafta bir yerlerdeyiz. Bir tarafta korkunç bir polis şiddeti ve kibir, diğer tarafta cesaret, duyarlılık, dayanışma ve direniş. İnsanların din, dil, etnisite, politik tercih, inanç fark etmeksizin, kendiliğinden bir araya gelişinin; kentine ve demokrasiye sahip çıkışının; “yeter artık” deme kararlılığı gösterişinin öyküsü tüm bu yaşananlar. Aynı zamanda iktidarın kendini tehlikede hissetiği anlarda ne kadar zalim olabileceğinin, baskının ve zulmün yakıcı bir kanıtı. Üç maymunu oynayanların, iktidarın konforlu alanında gezenlerin, yüzü kızarmayanların, iktidardayken muhalefet olmayı başaranların, korkan ve korktukça daha çok yakıp yıkanların, öfkenin, şiddetin, yaranın, acının, ölümün de ifadesi. Toplum olarak mutsuz, kızgın ve yorgunuz; ama bir o kadar da mutlu ve umutlu. Ülkemizi, insanımızı daha birçok sevdiğimiz, ’90 kuşağına güvenimizin arttığı, yaşadığımız şehrin gözümüze daha bir güzel göründüğü günlerdeyiz.
90’lar mı Dediniz?
Ayça Örer
Bilmiyorum ki nasıl anlatsam? Bu yazının başına oturduğumun ikinci haftası. Her şeyi bu kadar zor kılan, anlatılanın bu sefer benden de bir hikâye olması. Nasıl diyeyim? Zor bir gençlik geçirdik biz işte. Parçalarımız savruldu. Zamanla toparlandık. Ağız dolusu gülmek gibi şeyleri pek tadamadık. Ağız dolusu gülerken, bir yerde katıla katıla ağlayan insanların varlığını ta içimizde hissettik. Çocuktuk, büyüyüp tamamlanacağımız yıllarda hepten eksik kaldık. Kısaca, maziye bir baksanız, neler neler bıraktık.
Şimdi sondan başlayalım…









