Etiketler: arşiv
Başka Zamanlar, Başka Ruh Halleri: Muhit Resimli Aylık Aile Mecmuası
Aksu Bora
Bir kenarcığında inci gibi yazmış adını: Feride Esat. Ve hemen altında tarih. 1931 yılının Muhit dergileri. Güzelce ciltletmiş; bez ve dikişli cilt.
Sahaflarda karşıma çıkan kadınlardan biri değil Feride Hanım. Kitapların üzerlerine isimlerini yazan, aralarında mektuplar, alışveriş listeleri, notlar, fotoğraflar unutan kadınlardan biri değil. Bıraktıkları bu izleri takip edip nasıl kadınlar olduklarını hayal ettiklerimden. Feride Hanım, benim çok sevgili bir hocamın, İpek Gürkaynak’ın annesi. Dergi cildini de bana o verdi. Güzel dikiş diken, harika yemekler pişiren bir kadınmış. Dikişlerini görmedim ama yemek reçeteleri bana kadar ulaştı, tarafımdan denendi, çok güzel oldu. Ayva reçeli kaynatırken “ayvayı sıkmaması için” şekerin sonradan eklenmesi gerektiği türünden tüyolar da cabası. Ama bunları dedim diye sanmayın ki Feride Hanım bir karavel saçlı kadındır; yuvanın dişi kuşudur, Amerikan tarzı bir mutfak ve buzdolabından başka hayali, beklentisi yoktur…
Üç Belgesel, Üç Kadın: Bahar, Pippa ve Salma
Delta Meriç Candemir
Bahar, Pippa ve Salma’nın hayatlarına yakından bakmak yaşamlarımızı şekillendiren patriyarkal sistemin ortak işleyişini tekrar hatırlamamızı sağlıyor.
Bu yazının amacı Documentarist’in Kadının Adı Yok bölümünde izleyebileceğiniz yapımların üçü üzerine bir izlenim sunmak. Söz edeceğim filmlerin her biri tek bir kadının hikâyesine odaklanıyor ve erkek şiddetini, kadın cinayetlerini, ayrımcılık ve ezilmeyi; görüntülerin, diyalogların ve gerçek yaşam kesitlerinin (aslında kısaca belgeselin) gücüyle failsiz vakalar ve istatistikî veriler olmaktan çıkararak algımızı politik kılan sarsılma halini geri çağırıyor. Bu sarsılma “keyifli seyirler” dileğini imkânsız kılıyor belki ama bunun yerine başka duygularla üç kadının hayatına tanıklık etmemizi sağlıyor.
Araf: Toplum Annelerinin ve Hayat Memurlarının Genç Kızlara Karanlık Nasihatleri
Melike Koçak
Erkek kendi istediği, dilediği yola gidebilecek -ki bu bir araf dahi olsa o bunu tercih edebilecek- hep “ıssız”, hep “kaybeden”, hep “yalnız”, hep “yabancı”, hep “yeraltı insanı”… olacaktır. Kadınlarsa trajedilerin başkahramanı, cezaya ve cefaya mahkumgillerdir!
Bugün, sinema ve edebiyat anlattıklarına, gösterdiklerine dair alışıldık/bilindik algıları altüst etmediğinde söz ya da görüntü güdük ve cılız kalmaktadır. Beden, kimlik, toplum, cinsiyet, toplumsal cinsiyet vb. üzerine söz alan, bunlarla kendisi hesaplaşmadıysa sineması ya da edebiyatıyla toplumun tıkır tıkır işleyen totaliter çarkına yağ sürecektir. Oysa bedenin, aklın, eylemlerin eril ve baskıcı iktidarlarca kontrol edilmeye, denetim altına alınmaya çalışıldığı Türkiye toplumunda kadın ve erkeğe dair söylenecek her söz hazırkalıp zihniyetleri tedirgin ve rahatsız etmelidir -artık-.
Mutfağa Saklı
Gülşah Seydaoğlu
Yedi yıldır annesini görmemişti. Annesinin evine üvey evlat olarak yeniden kabul edildiğinde 11 yaşındaydı… Üç yaşındayken anneannesi ile bu evden gönderilmişti… Güzeller güzeli annesi, başına bir iş gelmesin diye orta Anadolu’nun bozkır kentlerinden birinde suskun, dingin, sade bir adamla erkenden evlendirilmiş, 14’ünde çocuk gelin, 15’inde çocuk annesi olmuştu. Annesinin evlendiği adamın dinginliği, karıncayı incitmeyen naifliği ve sadeliği, ufuksuzluğa uzayıp giden sarı, kuru, çorak bozkırın ürkütücü sessizliğini, renksizliğini bir o kadar da iddiasızlığını taşıyordu.
Bir Yanım Öbür Yanıma Düşman
Meral Akbaş
Nedir kustuğun?
“bunu kimseye söyleyemiyorumm”
Söylesen eğer, kim anlayacak seni?!
Kasıklarımda mağara gibi büyük bir yara.Doğurmakla öldürmek arasında uzun ince bir ip.
Delirmekle yemek pişirmek arasında kısa kalın bir kalas.
Gidip geliyorum.
Gidip geliyorum.
Her adımda b-i-r-ş-e-y eziyorum.
Şimdi o şeyi üzerine kusacağım.
Sayı 27
Ağzımızı doldura doldura “neoliberalizm” diye konuşmaktansa, bu meret bize ne yapıyor, hayatımızda neler oluyor diye bakmayı meşrebimize daha uygun bulduk. Mutfaktan başladık; sadece evin değil, hayatın da kalbinin orada attığına ilişkin bir sezgiyle…
Üniversitelerde Tarım Yapabilir Miyiz?
Sema Aslan
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Zeynep Kadirbeyoğlu, aynı zamanda üniversite bünyesinde faaliyet gösteren Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP) ile bir öğrenci inisiyatifi olan Tarlataban grubunun gönüllüsü. Kadirbeyoğlu ile BÜKOOP, Tarlataban ve oluşum aşamasında olan Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Kooperatifi hakkında söyleştik.
Tarlataban, nasıl bir ihtiyaçtan, ne zaman doğdu?
Tarlataban’ın tarihi, 2010 Ağustos’una uzanıyor. Öğrencilerin talebiyle yaptığımız bir toplantı sonunda Boğaziçi Üniversitesi’nde tarım yapabilir miyiz sorusunu takiben okumalar yapmaya başladık. Bu, kentli bir çaba esasen. Dünyada da örnekleri var; mesela Küba’da, Kanada’da… Boğaziçi Üniversitesi’nde tarım yapabilmek için nereyi kullanabileceğimizi düşündüğümüz sırada üniversiteye bağışlanmış bir arazinin olduğunu öğrendik.
Neden Dans Edeyim Ki?
Burcu Şimşek
Sahnede bir grup kadın var kısa, uzun, topluca, zayıf, şişman, genç, orta yaşlı… İnanılmaz bir keyifle dans ediyorlar. Sahneye çıkıp yerleştiklerinde, henüz performans başlamadan önce, “ee dans okulunun büyükler için olan kısmı, n’apalım izleyeceğiz” diye düşünen bir salon dolusu insandan biriyim. Ne yazık bana ve önyargılarıma. Müzik önce salonu, sonra sahnedeki bedenleri sarmaya başlıyor. Ritm… Hareket… Ritm… Benim bedenime de ulaşıyor işte. Nihayet… İki ay boyunca tüm o hareketleri düşünüp, bu yazının başına oturmama sebep olacak kilidi açıyor. Bu yazıyı okuyan, dans eden kadınların çoğu içlerinden “ohoo sen nerdeydin bunca zamandır?” diyorlarsa haklılar.
Tarımı Kadınlar Yapıyor, Kasketli Amcalar Değil
Sema Aslan
Olcay Bingöl’le Söyleşi
Olcay Bingöl, 1980’lerin sonu, ‘90’ların başına tarihlenen Ankara’daki üniversite öğrenciliği döneminde tarım politikalarına ilgi duymaya başlamış, üniversiteden hemen sonra gittiği İngiltere’de bambaşka bir dünyayla tanışmış. Tohum İzi Derneği’nin kurucu üyeleri arasında olan Olcay Bingöl ile bu bambaşka dünyayı konuştuk.
Tohum İzi Derneği’nin kurucu üyelerindensin ancak Tohum İzi Derneği’ne giden süreçte gıdaya dair pek çok farklı deneyim ve bilgi taşıdığını tahmin ediyorum. Biraz anlatır mısın?
‘90’lı yılların başında bir yıl İngiltere’de kaldım ve çok ilginç insanlarla, yeni bir yaşam şekliyle tanıştım. Farklı diyet biçimlerinden söz ediyorum. Mesela ben et yiyordum İngiltere’ye gittiğimde fakat orada insanların neden et yemediğini, gıda üzerinden nasıl bir politika geliştirdiklerini vb. öğrendim ve hayvanların yetiştirilme politikasıyla, buna bağlı olarak endüstriyel bitki üretimine dair okumalar yaptım. Türkiye’ye döndüğümde bütünüyle politik bir tavır olarak, vejetaryen olmuştum.
Kadınlar Dayanışarak Gıdamızı Koruyabilir
Sema Aslan
Defne Koryürek’le söyleşi
Slow Food Hareketi’nin İstanbul’daki örgütlenmelerinden Fikir Sahibi Damaklar, özellikle Lüfer Koruma Timi ile adından söz ettirdi. Fikir Sahibi Damaklar’ın kurucu üyesi Defne Koryürek ile GDO’yu, İstanbul’un balığını ve son kalmış tarım arazilerinden birine sahip olan Işıklar Köyü’nün direnişini konuştuk.
Sizin özellikle evlerde ekşi ekmek yapmayı teşvik ettiğinizi, web ortamında, televizyonda ya da bulabildiğiniz herhangi bir medyada ekmek yapımını anlattığınızı biliyoruz. Ve her seferinde kuşaklar öncesine ait olan bir pratiğe vurgu yapıyorsunuz. Unutulmuş bir bilgiyi çağırıyorsunuz galiba?
Biz, anaokullarından tutun, kurumsal yaşamdaki erkeklere kadar maya tutmayı, ekşi ekmek yapmayı öğrettik, öğretiyoruz. Etiketin içini bu yolla daha iyi okuyabilmenin mümkün olduğunu gördük çünkü. Fakat bence başka bir mesele daha var; yavaşlıkla, hızla ilgili bir mesele. Biz kadınlar erkekleştik aslında. Erkeklerin yavaşlığa tahammülü yok oysa kadın yavaşlığın ya da aslında doğanın kendi ritminin sahibi.










