Arşiv

Muallim de Olsa Muharrir de…Go Home Feride!

Melike Koçak

“Sinemada da edebiyatta da kaybedenler, ıssızlaşanlar, aylaklar, tutunamayanlar neden hep erkekler? Biz erk’in diline ve bizim için kurduğu “makbul kadınlık”, “makbul yazar kadın / kadın yazar”lığa bir yerde, bir şekilde kendimizi kaptırmış olabilir miyiz? Erkeklik imgeleriyle uğraşırken kendi dilimizi kurmayı, dilin sunduğu özneleşme imkânlarını kullanmayı ihmal etmiş olabilir miyiz?”

“biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil,

eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün

içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem.

İki yolu var acı çekmenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir:

cehennemi kabullenmek ve onu göremeyecek kadar onunla bütünleşmek.

İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor;

cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var,

onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

Italo Calvino, Görünmez Kentler

Cinayetler, katliamlar, tecavüzlerin üzerinde teller, mayınlar, genelgeler, yasalar, baskılar, yasaklarla sınırlar çiziliyor, duvarlar örülüyor. Paradigmalar değişiyor, toplum mühendislerince şekillendirilme uğraşı 90 yıldır hiç bitmiyor. Bu kopkoyu, kekremsi cehennemin ortasında aklımız, kalbimiz, bedenimiz, dilimizle sınırlara ve duvarlara karşı koyarken “Güzin ablası kitaplar olan”, “Rahmin kadar konuş” dedikleri “oysa durmadan roman kahramanlarından” “hamile kal”an kadınlar olarak yazıyla ilişkimiz üzerine yeniden düşünmemiz bir tercih değil, zorunluluk sanki.

Share Button

Beni Affet Huriye!

ahnerede_huriye

Dilara Caner

Kadın kahramanlardan bahsedilince, zihnimi yokladım ve taramaya başladım. Belleğimin derinliklerinden Huriye’yi bulup çıkardım. Onu bu kadar derinlere atmış olmanın suçluluğunu duydum sonra da. Bu yazı benim için Huriye’nin gönlünü alma yazısıdır da aynı zamanda. Şimdi hatırlatacağım size, önce filmi, sonra da Huriye’nin kim olduğunu. Senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı, Orhan Aksoy’un yönettiği, başrollerini Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan’ın paylaştığı, 1975 yapımı bir film “Ah Nerede”. Bana kalırsa filmi de Huriye’yi de biliyorsunuz ama ben camın buğusunu silmek için özetleyeyim.

Filmde üç kardeş üniversite okumak için taşradan İstanbul’a gelirler. Ancak İstanbul’da her biri kendine okumak dışında başka meşgaleler edinir ve daha çok onlara zaman ayırır. Ferit (Tarık Akan) çapkınlık peşinde koşar, diğer iki kardeşten biri kendini kumara verir, diğeri ise örgütlü solcu olur. Bizim esas oğlanımız Ferit olduğu için hemen ona geçiyorum. Ferit sıkı çapkındır. Aynı anda üç kadınla birlikte olmayı ve bu ilişkiler yumağını idare etmeyi başarır. Ta ki Zehra’ya (Gülşen Bubikoğlu) gerçekten aşık olana kadar. Hayatına Zehra girdikten sonra diğer kadınların hiç birini arayıp sormaz ve nihayetinde foyası meydana çıkar. Vaziyet Zehra’nın kulağına gider ve Ferit terk edilir.

Share Button

Zaman Yolcusu Kadınlar: Phoolan Devi – Haydutlar Kraliçesi

phoolan

Gülden Treske

Phoolan Devi – Haydutlar Kraliçesi

(10 Ağustos 1963 – 25 Haziran 2001)

“Ne okumam var ne de yazmam, işte öyküm… …
Çoktan ölmüş olmalıydım ama hala yaşıyorum. ” Phoolan Devi

Phoolan Devi 1996 yılında, kendi anlatım ve sözlerinden yazıya dökülen otobiyografisinde “Doğduğumda bir köpekten daha değersizdim, şimdi bir kraliçe oldum.” diyor. Gerçekten de öldürüldüğünde, yaşadığı yer olan Hindistan’dan binlerce kilometre uzaktaki gazeteler bile, “Kraliçe öldü!” diye haberler yaptılar. “Bandit Queen/Haydutlar Kraliçesi” Phoolan Devi, bir öğle saatinde evinin kapısında, üç maskeli silahlının saldırısı ile başına ve vücuduna isabet eden beş kurşunla şöhretine uygun bir şekilde otuz sekiz yıllık hayatına veda etti. Çocukluğundan beri her türlü açlık, şiddet, dayak, taciz, tecavüz, cinayet, dağlarda çetecilik ve hapis hayatına dayanan bedeni; evinin önünde, Parlamentonun sabah oturumu dönüşünde ölüme teslim oldu.

Share Button

Kadınlar Dayanışma Örüyor!

orgumodel

Zehra Tosun

Birlikte otuz yılı devirmiş dört kadın, dört yakın arkadaş. Hiçbiri şiş tutup ilmek atmaktan daha fazla örgü bilmiyor. Hikâyeleri rengârenk örgü parçalarını birleştirmeleriyle başlıyor. Acemi ilmekler minik battaniyelere dönüşüyor. Ördükleri battaniyeleri çevredeki hastanelere götürüyorlar önce, bebecikler çarşaflara değil de sıcak battaniyelere sarılsınlar diye. Sonra belki ilgilenen birileri çıkar diyerek sosyal medya üzerinden yapıp ettiklerini paylaşıyorlar. Daha bir yıl dolmadan 9200 takipçi, 350’nin üzerinde faal gönüllüleri oluyor. Adını Sevgi Battaniyesi koyuyorlar grubun.

Share Button

Bir Hayat Seçimi: Anna Politzkovskaya

anna0

Ayça Örer

Şimdi işimizde çalışamaz, doğru düzgün nefes alamazken, altımızda yumuşayan sandalyeler ve içimizde katılaşan kalplerle, “Hani” diyoruz, “kime tutunalım?” Gözümün önüne bir asansörde yatan bedeniyle Anna Politzkovskaya geliyor. Cesaretin nasıl öleceğimizi bilmekle bir ilgisi olmalı.

Kolay değil gazeteci olmak. İşin sonunda hayatını kaybetmek de var, kendini kaybetmek de. Ayrım zaten burada başlıyor: Neyi kaybetmek istersiniz?

Biz, bu ülkenin gazetecileri uzun zamandır kollarında serumlarla sedyelerinde bekleyen hastalarız. Serum bitmiyor, sedye gitmiyor.

Türkiye mesela bir Yunanistan’dan ya da Suriye’den ya da İran’dan daha zor bir ülke değil, yanlış anlamayın. Her yerin ritmi kendine göre, bu yerin de öyle. Mesela Rusya’dan da zor değil. Bakınca, Mardin’de akan bir oluk kanın izini Moskova’da sürersiniz. Faili meçhul kaypaklığı beynelmilel.

Biri bana “kadın kahramanın kim?” diye sorarsa, ki sordu; “böyle soru mu olur?” diye bir düşünme evresi geçirir, “nasıl yanıt versem acaba?” derim, ki dedim. Nihayet bir elinde bebek tutup boş kalan diğer eliyle çorbanın kıvamını ölçen, iş yerinde maruz kaldığı sayısı hatırlanmaz ayrımcılıklardan birini daha sineye çeken, metrobüste kendisini sıkıştıran adamın ayağına hırsla basan… Bir süper kahraman bütün gün bunlarla uğraşır mı?

Share Button

Sayı 35

Amargi 35. SayıAmargi’den

Feminist Tartışmalar

Ne Olacak Bu Memleketin Hali (9)- Ayile Demek Ne Demek- İfakat, Fitnat, Güzin

Hikâyelerimiz, Feminizmin Hikâyesidir- Demet, Özge, Fatma, Ceren, Melek, Selda, Hüner

Devrim Önce Kadınların Yaşamını Değiştirir (Arzu Demir’le Sohbet) – Hüner Aydın

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Yeni Bir Araç: İstanbul Sözleşmesi- Şehnaz Kıymaz Bahçeci

Şeytana Direnmek Mümkün mü? Angie Zelter ile sohbet – Hilal Demir

Share Button

A Ay: İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar

aay_re

Hüner Aydın

Kadın kahraman veya anti-kahraman arayışını, kahraman’ı palaspandıras “kahır” ve “aman” olarak bölme ikirciğine kapılmaya kadar vardırdım. Sevim Burak’ın perdelerine tutturulan notların tutamağı toplu iğnelerin başlarını düşündüm. YPJ’den, YJA Star’dan bahsi açmak dururken daha soft bir konuyu yazmayı düşünmekle vakit geçirdim.

Yekta’yı bunca içselleştirmiş olmakla Sevim Burak’ın deliliğine uzanan çetrefilli yol, görmek’ten geçiyor. Daha dün Konur’da halay çekiyordun, şimdi Yekta da nereden çıkıyor? Hele ki daha dün halayda olduğunu, bugün Yekta’yı yazdığını, yarın doldurduğun biranın köpüğü gibi meşguliyetlerin olacağını bilince başatlık meselesiyle derde giren başını alıp nerelere gideceğini düşünüyorsun? Bunları düşünmekle Baron Bahar, hayatın dehşetini düşündüğünü mü zannediyorsun? Otomobilinin, yatının, yedi cüceli evinin, bonolarının, çocuklarının olmaması seni Baron Bahar’lıktan muaf tutmuyor. Çuvaldızı değil, on mm’lik şişi batıracaksın kendine ki bakabilesin Yekta’nın insanlığı, görmeyi, görmemeyi suçlandıran; rüyaları lanetleyen gözlerinin ta içine.

Share Button

Feminist Bir Tarihçilik Mümkün! Leonore Davidoff’un Ardından…

Gülhan Erkaya Balsoy

Davidoff benim için onunla ilk karşılaşmamdan itibaren kadın bir tarihçi olarak, sırt çevrilen tarihsel meseleleri erkeklerden daha farklı bir dil ve üslupla ele almanın mümkün olduğuna dair umudun ve yapma gücünün simgesi oldu.

Leonore Davidoff ismini sanıyorum ilk defa tarih doktorası yapmaya başladığım sene duymuştum. Doktoraya başlamanın heyecanına rağmen tarih benim için oldukça yabancı bir alandı. Ne lisans ne yüksek lisansta tarih okumuştum. Üstelik tarih, doktoraya başlayana kadar öyle çok merak duyduğum, bildiğim bir alan da değildi.

Beni doktora yapmaya iten temel nedenlerden biri sanıyorum o dönem benzer tercihte bulunan pek çok kişi gibi Türkiye’nin ağır krizlerinden biri olan 2001 kriziydi. O zamana kadar, özel ders vermek, tercüme yapmak, kısa dönemli bir proje içinde çalışmak gibi yarı zamanlı işler, benim gibi üniversite mezunu, özel sektörde çalışan ve o zaman genç olan bir kadın için tek başına ayakta durmayı mümkün kılan alternatiflerdi.

Share Button

Ceplerinde Çakıl Taşları, Saçlarında Rüzgârla

cakiltasi

Nuran Çetao

Ceplerinde çakıl taşları, saçlarında rüzgârla, Ouse Irmağı’nda yürüyüp gittin. Elli dokuz yaşındaydın. Londra ateş altında, yıl bin dokuz yüz kırk bir, mevsim bahardı. Bir yonca tarlasına yürüyordun. Clarissa’nın vazoya koyduğu çiçeklerin üzerine düşen, gülerek, sıçrayarak odada dolaşan o altın beneği düşünüyordun; gölgenin ışığı kaplamasını, ışığı özgür bırakmasını, sonra yine ışığı kaplamasını. İçin için yanarken, Londra gibi, güneşli bir yonca tarlasına. Sümbüllerin, güllerin arasından. Zihninde cümleler bir ileri bir geri, rüzgârı rüzgâr yapan bütün ayrıntıları bir sümbülün içinden düşünüyordun. Zıp zıp zıplayarak, saçlarını savurarak güneşli bir yonca tarlasına yürüyordun, ceplerinde çakıl taşları, saçlarında rüzgârla.

O karanlık ülkeyi öyle bilmezdim, öyle yeşilimsi mavi.

Share Button

Suruç

suruc_cadir

İlknur Üstün

Aralık 2014 sayısından…

Birbirine benzemez, birbirini tanımaz, bir hırka bir pantolon çıkıp gelmiş insanlar; kadınlar, erkekler. Kimliklerini, apoletlerini, aidiyetlerini saçmıyorlar ortalığa. Bir yanından tutma, paylaşma sorumluluğuyla, duygusuyla, bu zor zamanlara ancak birlikte ve böyle direnileceği inancıyla ordalar.

Suruç, çok kalabalık. Her yer insan. Meydanda daha çok erkekler, yerleşim yerlerinde kadınlar ve çocuklar. Çok insan var, hayal etmek zor, çok insan. Çadırlar, inşaatlar, sokaklar, yollar mesken olmuş insanlara. Kalabalığın yok ettiği değil, kendi kıldığı bir sahiplilik var Suruç’ta. Bunu daha çok belediyeye yaklaşır yaklaşmaz hissediyorum. Kapısında hep ordaymışsınız gibi karşılıyor, ağırlıyor, yardımcı oluyorlar. Çatışma bölgesinin sınırına gelmenin yarattığı gerginlikten bir nebze olsun uzaklaşabiliyorum.

Belediye binasında, gelene, oturana hal hatır soranlar, selam verenler… Milletin vekili, başkanı, desteğe geleni, personeli kim kimdir ayırt edilecek bir hava yok. “Vekil geldi toparlan, başkan geliyor ayağa kalk” seremonisinden azade. Mesele büyük, insanlar da büyük, hiyerarşinin küçüklüklerine takılmıyorlar. Takılsalar n’olacak, Belediye’de otururken gelip selam veren, hatırımızı soranlardan birinin HDP’nin Siverek, diğerinin Urfa milletvekili olduğunu muhabbet sırasında bilmiyoruz.

Share Button