Web Özel
Mary Anning (21.05.1799 – 09.03.1847)
Gülden Treske
İngiltere’de, 1800’lü yılların başları; yanında köpeği, elinde bir çekiçle resmedilmiş bir kadın. Darwin’e ilham veren, dünyanın doğal tarih seyrini etkileyen, Lyme Regis’te fakir mahallelerden bir marangozun, hiç formal eğitim görmemiş, değişik ve garip kızı. Uçurum yamaçlarında, elinde çekici ile fosil arayan, bulduğu fosillerle döneminin paleontologlarına, paleontoloji bilimine yol gösteren Mary Anning.
Anning ailesi, mensuplarının üniversiteye ya da orduya kabul edilmediği, ayrımcılığa uğramış bir mezhebe mensuptular. Evleri, bir köprünün üzerindeydi, fırtınalarda su basardı. O dönemin fakir yaşam şartlarında, ailenin on çocuğundan, bir tek Mary ve ağabeyi hayatta kalabilmişti. Mary de bebekken, yıldırım çarpmasından, doktorların deyimi ile “mucizevi” bir şekilde kurtulmuştu. Bir ağacın altında dikilen üç kadın, 15 aylık Mary de kucaklarında; ağaca düşen yıldırım üç kadını öldürmüş ama Mary hayatta kalmıştı. Çevresine göre, o güne kadar hastalıklı bir bebek olan Mary, daha sağlıklı bir bebek olmuştu. Olaydan yıllar sonra da Mary’nin araştırıcı merakı, bu gün ona bilim dünyasında değiştirilemez bir yer sağlayan pırıltılı özellikleri, bazıları tarafından bu tekinsiz “çarpılmaya” da bağlanmıştı.
Ramazan Teyzesi
Ayça Örer
İyi saatte olsunlar
-Şişt. Şişt. Hanım kızım.
Hanım kız duymuyor belli ki.
-Kızım. Kızımmmm.
Kızımın son m’si bir balon gibi ahenkle söndü.
Kız duyduğunu “Eşhedü en la…” derken yükselttiği sesle belli etti. Şimdi Nezaket’in içi rahattır.
Nezaket. 54 yaşında. Atikali’de oturur. Doğma büyüme İstanbullu, gelinliğinden beridir Fatihlidir. Elhamdülillah ve elbette müslümandır.
Eylül ayına “Maziyi Çağırma”sak mı?
Eylül ayı dosya konumuz: “Maziyi Çağırmak” duymayan kalmasın!
Feminist alanda olmanın bizi yönlendirdiği bir arzu var: Farklı zamanlardan, farklı koşullardan kadınlarla tanışmak, hayatta olmasalar bile onlardan duymak… Bazen yollarımızı zorlayıp gidip tanışıyoruz. Farkediyoruz ki ne çok ortaklaşıyoruz ve ne çok farklılaşıyoruz. Bu dosyayla, biraz maziyi yamacımıza çağırmak istiyoruz. Siz nasıl çağırıyorsunuz maziyi kendinize?
10 Ağustos’a kadar yazsanıza bize 
Kadınlara “kızlar” demeyi bırakın!
Hannah Jane Parkinson- Çeviren: Özde Çakmak
Bir fotoğrafçı, Eğitim Bakanı Nicky Morgan ve Enerji Bakanı Amber Rudd’a “kızlar” dediğinde ciddiye alınmadı. Neden? Çünkü onlar tamamen yetişkin kadınlar, evet kadın.
Kızlar. Orada, burada ve her yerde. Bir paparazzi fotoğrafçısına göre, 10 Downing Street’te bile insanın karşısına çıkıyorlar. Eğitim Bakanı Nicky Morgan ile Enerji Bakanı Amer Rudd’ın bir şipşakçıdan gelen “Günaydın, kızlar!” haykırışıyla karşılaştıkları anı yazıyorum.
Aynı zamanda kadınlar ve eşitlik bakanı olan Morgan etkilenmemiş görünerek cevabı yapıştırdı: “Kızlar mı? Kızlar mı?” Fotoğrafçı sonra özür diledi.
Morgan 42, Rudd ise 51 yaşında. İkisi de kız değil. Öyleyse neden kadınlara – yani yetişkinlere – kız demeyi sürdürüyoruz?
“Kızlar” tabiri gerçekten 13 yaş altıyla sınırlandırılmalı. Ondan sonra “ergen” önekini ekle ve derim ki 16 yaş civarı “genç kadınlar”a geçiş. Ve sonra 18’de: kadınlar. Zor değil.
“Kızlar” cinsiyet ayrımı olan oyuncaklar ve pembe renk diye bağırır. Şöyle okunur: çocukluk ve zafiyet.
Aile dostu politikalar acaba gerçekte kime dost?
Esnek çalışma saatlerinden, annelik babalık izinlerine, kısmi zamanlı çalışmadan kreşlere çalışanların ailedeki, toplumdaki rollerini kolaylaştırmayı hedefleyen çalışma hayatıyla ilgili “aile dostu” düzenlemeler, acaba hedeflendiği gibi işteki motivasyonu ve performansı mı artırıyor yoksa gerçekte yaşananlar pek çok alanda olduğu gibi yine kadınların aleyhine mi işliyor?
İşte bu soruyla yola çıkan bizler, New York Times’da 26 Mayıs 2015’te yayımlanan ve siz okuyucularımız için Özde Çakmak tarafından çevrilen “Aile Dostu Politikalar Geri Teptiğinde” başlıklı Claire Cain Miller’ın makalesini paylaşmaktan gurur duyarız.
Aile Dostu Politikalar Geri Teptiğinde- Claire Cain Miller-Çeviren: Özde Çakmak
Şili’de bir yasa, çalışan annelere çocuk bakımı sağlanmasını gerektiriyor. Sonuç? Kadınlar daha az maaş alıyorlar.
İspanya’da, küçük çocuklu ebeveynlere part-time çalışma hakkı veren bir politika, tüm kadınlar için – anne olmayanlar için bile – mevcut tam zamanlı, istikrarlı işlerde düşüşe neden oldu.
Avrupa’nın bir başka yerinde, cömert doğum izinleri erkeklere kıyasla kadınların müdür olma ya da işte diğer sorumluluk gerektiren pozisyonları elde etme ihtimallerinin daha az olması anlamına gelmekte.
Aile dostu politikalar, ebeveynlerin iş ile evdeki sorumlulukları dengelemelerine yardımcı olabilir ve bir yere kadar çocuk sahibi kadınların iş gücünde kalmalarında etkili olurlar. Fakat bu politikaların genellikle istenmeyen sonuçları da vardır.
Bu yasalar, işverenler kadınların uzun süre işten ayrı kalacaklarını ve masraflı yardım paraları kullanacaklarından korktukları için öncelikle kadınları işe almaktan caydırabilir. Amerikan Gelişim Merkezi’nde kadın ekonomi politikası direktörü Sarah Jane Glynn, “İşverenler için, ayrımcılığı haklı çıkarmak daha da kolaylaşıyor,” dedi.
Bir aydınlanmanın sıradan portresi: Melike
Ayça Örer
Soğanın kalan kısmını bıçağın düzüyle doğrultup tavayla buluşturunca yeni bir sorunu daha olacak: Elinden geçmeyen koku.
Aslında soğan o kadar kokmaz ama ona öyle geliyor ki, bu koku sonsuzdur ve hiç geçmeyecektir.
Melike 6 katlı bir apartmanın 3. katında oturur ve dertleri arasında banyodaki rutubet kokusu, mutfaktaki salça kokusu, evdeki toz kokusu vardır.
Evdeki toz kokusunu her sabah her yeri kırklayıp, banyodaki rutubet kokusunu küçük misafir havluları arasına sabun koyarak çözmeye çalışır. Salça kokusu bir tarafıyla varlığının temeli olduğundan onunla mücadelede isteksizdir.
Daha da harlamaya bakar.
Bütün bu rutine rağmen, yaklaşık bir haftadır ne zaman soğan doğrasa eline yapışan kokudan ölesiye rahatsız. Biraz önce bir kilo soğanı eltisinin ona aldığı rondoda çekip buzluğa attı ama yine de o koku onu izliyor gibi.
Maviliklere Koş Martı, Koca Derya Arkanda!
Zozan Çetin
Ne zaman bir yalnızlığa düşsem ve ‘olmayacak galiba’ sesleri yükselse içimden, fersah fersah uzağımda ya da yanı başımda öyle bir gökkuşağı beliriyor ki, kelamlarımdaki kara siliniyor. Satırlara not düşecek güzellik kaldı mı derken deli bir kuş fısıldıyor kulağıma: “Daha bitmedi, yol uzun, haydi…” Bu öyle bir haydi ki, dünyayı sırtlayacağım da silkeleyeceğim tüm kötülükleri gibi geliyor bana. O fısıltı bazen bir şarkı oluyor, daha gidecek çok yolumuz var diyor; bazen bir şiir oluyor, uçuşu unutmamayı tembihliyor…
Valizlere Sığmaz, Aşka Benzer Neşesi
Halide Velioğlu
İlk gençliğimde pek çok yaz Laleli’deki otobüslere atlayıp “anavatana”, Saraybosna’ya gitmişliğim vardır. Otobüste ziyaret amaçlı seyahat eden bir ya da iki yolcudan biri olmanın biraz yabancı sıkıntısı, biraz da tedirgin ayrıcalığını hatırlıyorum bu seyahatlerin. Önüm-arkam- sağım-solum-sobe valiz ticareti yapan çoğu kadın ‘kaçakçılar’la dolu olurdu. Asabi, neşeli ve kavgacıydılar ve hayatlarının sahibi. Haftada iki defa eski Yugoslavya’ya gidip gelmek suretiyle ekmeğini binbir eziyetle kazanan bu valiz tüccarları iyi bilirlerdi ki, her sınırdan geçişte aralarından iki tanesine ‘piyango vuracak’ ve gümrüğe yakalanacaktır ama hangi ikisi? İşte bu tedirgin bekleyiş ve o asabi daraşlık haliyle birbirlerine düşerler, kelimenin ilk anlamıyla itişip kakışırlardı, ta ki sınır geçilene, piyangolar sahiplerini bulana, valizler tekrar bagaja geri yüklenene ve Bulgar sınırı geçilene kadar. İşte o zaman sabaha karşı başlardı asıl cümbüş. Viskiler kapaktan yudumlanır, erik rakıları sırayla kafaya dikilir, kuru etler dilim dilim mideye atılırken, şarkının şamatanın da bini bir para olurdu.
Yasal Kürtaj Ne Kadar “Yasal”?
Nihan Damarlı
Kadın hareketinin hâlihazırda sahip olduğu kazanımları elinde tutma mücadelesi verdiği konulardan biri kürtaj hakkı. 2012’de kürtajı toplu katliamla (devletin kendi vatandaşını bombaladığı cinsten) eş tutmaya ve akabinde de (olabilseydi eğer) yasaklamaya yönelik açıklamaları gördük, dinledik. Kadın bedeni üzerinden siyaset yapanların sözlerine karşı kadın hareketinin örgütlü tepkisi sayesinde 1983’ten beri yürürlükte olan kürtaj yasası değiştirilemedi ve hamilelikte 10 hafta doluncaya kadar isteğe bağlı kürtaj “yasal” olmaya devam etti. Etti ama, ne kadar etti?
Tam da bu soruya cevap verebilmek için Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı İstanbul’daki devlet hastanelerini tek tek arayıp sordu ve İstanbul’da sadece 3 devlet hastanesinde isteğe bağlı kürtaj yapıldığını ortaya koydu. Farklı şehirlerdeki kadın örgütlerinin de aynı çalışmayı yapması önerisi üzerine biz de Kadın Dayanışma Vakfı olarak, Nisan ayında Ankara’daki 30 devlet hastanesini arayıp benzer cevaplar aldık. Bu arada bir vatandaş olarak hastanelerden doğru bilgi edinmenin zorluğunu da deneyimledik. Net bir bilgiye ulaşabilmek için ortalama 4 farklı kişiye aynı soruları tekrar tekrar sormak gerekti: önce telefonu ilk açan santral operatörüne, sonra onun aktardığı kadın doğum veya aile planlaması santraline, sonra oranın hemşiresine, en son da doktoruna. Görüşmelere ilk aşamada bir vatandaş olarak nasıl bilgi ve tepki alacağımızı da görebilmek için Kadın Dayanışma Vakfı demeden başladık. İlk anda soruyu “evet, yapılıyor” veya “hayır, yapılmıyor” şeklinde yanıtlayan santral operatörleri, daha detaylı soruları (kaç haftaya kadar yapıldığı, evli/bekâr olma, komplikasyon olması, vs.) yanıtlayamadıklarında telefonu kadın doğuma veya aile planlamasına aktardılar. Buralarda telefona cevap veren kişiler benzer şekilde emin olamadıklarında hemşirelere aktardılar. Hemşireler de tereddüt ettikleri durumlarda ya doktora aktardılar, ya da doktorla görüşmeyi biz talep ettik.
Şiddete Uzaktan Bakmak ve Bir Ruhun Dağılışı
Zozan Çetin
Bir ruh çığlık atar mı? Evet, atar. Eğer bu coğrafyanın kadınıysa derinden ve gür bir sesle dalgalanır da ruhu, bir duyanı çıkmaz. Şiddete maruz kalmamak ile şiddetin tam içerisinde yer alan, öldürülen kadınların birer birer gidişine şahit olmak, içinde birçok şeyin kırılmasına sebep oluyor insanın. Benim de kırıldı içim, dağıldı, adeta un ufak oldu. Zira her şey şairin dediği gibiydi, burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi’ydi… Her haber sonrası bir kasvet çökerdi içime, erkek şiddeti sonucu yaşamını yitiren her kadın yaralardı her yanımı ama esas kırılma noktasını Şengal’de yaşadım. Ele geçmemek için uçurumdan atlayan gencecik kadınlar, köle olarak satılanlar, tecavüze uğrayanlar… Bunca vahşeti aklım almadı, nefes almak dahi zor geldi bazen. Sonra memleketimden kadın manzaraları… Her gün üç kadın yitip gidiyordu, erkekler tarafından hayallerinden, umutlarından, dünyasından koparılıyordu. İşte ben de böyle delirdim. Şengal ve coğrafyamın kadınlarının amansız, kolay gidişleri mantığımı yitirmeme, sinirlerimin harap olmasına neden oldu. Bir de her gün tahrik indiriminin yapılmasının haberlerini almaya başladık. Erkeklere tahrik indirimi vardı, kadın müebbet ile ‘cezalandırılıyordu’ tecavüz eden adamı öldürdüğü için. O yüzden Nevin ile Reyhaneh’in yaşamı ne çok benziyordu, biz kadınlar birbirimize ne kadar çok benziyorduk… Tüm bu yaşananlara, şiddete uzaktan bakıyordum sadece. Kadın Çalışmalarında yüksek lisans yapmam neyi değiştirecekti, bu değiştirme inadımı sürdürmeli miydim? Sonra kendimi düşünmeye başladım. Gerçekten de sadece uzaktan mı bakıyordum şiddete? Engelli bir kadın olduğum, toplumun ‘mükemmel’ kadın ölçüsüne uymadığım için rahatsız edici bakışlara, sorulara maruz kalıp psikolojik şiddet görmemiş miydim? Ya da ismim Kürtçe diye karşı tarafın tanıştığımız an yüz ifadesinin değişimine şahit olmamış mıydım? Şiddetin her türü sarmıştı aslında beni. Gördüklerim, yaşadıklarım darmadağın ederken beni bir kadın için şiddete uzaktan bakmanın mümkün olmadığını öğrendim. Delirdim, ruhum dağıldı. Bu ruh günden güne dağılırken kimsecik içimdeki çıtırtılara kulak kesilmedi. Ben ise vazgeçemiyordum çünkü fark ettim ki delirdikçe mücadele isteğim artıyordu. Dağılsam da yürümeye devam edecektim bu yolda. O yüzden yazmak istedim belki de. Bir kadın şiddetin ne kadar uzağında kalabilir, bir ruh nasıl dağılır anlatmak istedim. Çokça sorum, çelişkilerim vardı, bir de kelimelerim…









