Avrupa’da Taharet Musluğu Yokmuş
Didem Türe
Geçen gün yoganın sonunda nameste diye eğilirken zart diye osurdum. Sonra minderde devrile devrile gülmeye başladım. Benim neyime yoga. Senelerce domuz gibi terlemeli, bolca tepinmeli saha sporları yapmış kütük gibi kadınım. Yalın ayak mat üstünde dikelmeli yoga benim neyime. Zaten hayatımda denge olmadığından denge mi de sağlayamıyormuşum. Yogi dedi. Hayatımda denge yok ama bağırsağımda gaz var. Hayat acımasız taşa basmamak gerek.
PooPourri (1) ne biliyor musunuz. Müthiş bir icat. Kaka yapınca yapmamışız gibi oluyor. Böyle kakaya oturmadan klozetin üstündeki suya sıkıyorsunuz. O sıvı alttaki kakanın kokusunu hapsediyor. Bir kadın olarak sanki kokusuz sıçarmışız gibi hatta hiç sıçmazmışız gibi oluyor. Bir sürü kakalı kokulu anım var. Hayat beni böyle yordu. Dolayısıyla benim başıma gelenler ve gelecek ihtimaller için aşırı naif bir icat. Ben 22 yaşımda şehirlerarası otobüste ishal olmuş kadınım. O yaşananlardan sonra allahıma kitabıma sevgilimin klozetini kokutmuşum, yok başkası varken yan kabinde parti vermişim falan… Yalan bunlar sevgili dostlar. İnsan kadın bedenini de bağırsaklarıyla bir bütün halinde kabul edebilmeli. Bir de kusmamız normal; etmemiz mi anormal allasen. Kusan kadın: ayy yazık narin bünyesine yedikleri dokundu… Ama dolu dolu edince yooo dostum bu bir kadına hiç yakışmadı. Yok yeaaa.
Napayım bağırsağıma çiçek mi ekeyim. Yediğime parfüm mü sıkayım. Klozetin 10 kat dibine inip oraya mı bırakayım. Kadın olmak çok zor. Gerçekten çok zor. İnsanın bokunda bile boncuk arıyorlar. Eğer bir ürün yapacaksanız bu gaz yapmayıcı olsun. Doya doya yogada da rahatlayamayacaksam ben daha nerelere gidem. Bir fartforri ürünü bekliyorum sizden. Hadi.
(1) Bu da Pou- Pourri’nin en etkileyici reklamlarından…
Mutfak Dedikoduları ile Kocakarı Hikâyeleri Arasında Bir Ses Gezintisi
Hatice Meryem*
Hikâye denilince aklıma ilkin hikâye anlatıcılığı geliyor; hikâye anlatıcılığı denilince de ses. Binlerce yıllık bir ses. İlk tınıları ninniler, uğultular, inleyişler, mırıltılar, tekrarlar olan. Çocukluğumdan beri duyduğum ancak daha yeni yeni keşfettiğim bu sesin daha çok kadınlar aracılığıyla aldığı formlardan bahsedeceğim.
Kendimi şanslı bulurum. Ailemdeki kadınların hemen tamamının usta birer anlatıcı olması münasebetiyle. Bir hayli konuşkandırlar; hatta insanı bıktıracak kadar. Üstelik kendilerini çok beğenir, konuşmayanı hiç sevmezler. Suyun yavaş akanından, insanın sessiz durup yere bakanından korktuklarını söylerler sık sık, sözü gümüş sükûtu altın bulanlara nispet yaparcasına.
Hemen hepsi sıkı birer mutfak dedikoducusudur. Soğan kavururken, aşure kaynatırken dedikodunun hasını yaparlar. Alt kattaki komşunun yıkayıp astığı çamaşırın sapsarı kaldığından girer, üst kattaki komşunun oğlunun itliğinden, yan komşuda yedikleri kısırın bulgurunun diş kıracak kadar çiğ kaldığından çıkarlar. Kim hangi düğünde ne takmış, kim pazarın akşam saatine ayakları sırtına vura vura koşturuyormuş, kim gizli gizli para biriktirip yazlık ev yaptırıyormuş…
Çocukken en sevdiğim şey hamaratça çalışan bu kadınların sesini duymak için mutfağa kulak kesilmekti. Çevrelerindeki insanlar ve olaylar hakkında yaptıkları makul ya da aşırı yorumlar gerçekten de hem bilgilendirici hem de zenginleştiriciydi. Bu konuşmalar sırasında sesleri de tuhaflaşır, kâh fısıltıya dönüşür kâh küçük çığlıklarla bezenir; böylece gündelik hayatın sıkıcı monoton sesini sert bir rüzgâr gibi önüne katıp götürürdü. Buna ‘hikâyenin yapı bozucu sesi’ diyelim.
Cazın İsyankâr Kelebeği: Nica
Özlem Gülçiçek
Konforlu ve “normal” hayatını bırakıp, bilinmezliklere ve “tuhaf” zamanlara giden “Tuhaf” bir kadın… Macera delisi bir sorumsuz mu, kendini bulmaya çalışan isyankâr bir güzellik mi? Güneş solarken, şarabımı yudumlayıp, aklımı yumuşatıp, Round Midnight dinliyorum. Nica’yı bulmaya çalışıyorum piyanonun dalgalarında. Uzaktan gülümsüyor, “Unutma, sadece bir tane hayat var, aklını umudunla harmanlayıp yolunu bul,” diyor.
Duyduğun işaretleri duymaya çalışıyorum Nica. Hepimizin mutluluğu bambaşka ihtimallerde… Karışık ve birbirine bağlı bu ilişkileri anlamakta zorlanıyorum. Ne kadar şanslı ve güçlü olduğunu düşünüyorum. Sonra Bill Evans, Round Midnight çalarken şansı abartma diyor zarif elleriyle. Scott LaFaro’yu özlüyoruz. Ella’dan, Dexter’dan, Miles’dan, Art Pepper’dan, Keith Jarrett’tan dinliyorum Round Midnight’ı. Sonra Sonny Rollins’in Round Midnight’ında aradığım özgürlüğü ve özeni buluyorum. Hayat çok zor Minik, ama iyi ki bu güzel insanlar elimizden tutuyor…
“Bir Koca Yemeği Nasıl Pişirilir?” Üzerine Mülahazalar ve The Lunchbox (Dabba)
Arzu Lermioğlu
İki göz ocak, uzun dar bir mutfak, üst kattan ara sıra aşağıya, mutfak penceresine sarkıtılan bir sepet; içinde baharatlarla, acı biberlerle, püf noktalarıyla, seslerle, seslenişlerle günü kaynatıp giden. Bir tutam koymalı yemeğe, daha fazlası değil, “Gör bak nasıl değişiyor tadı yemeğin,” diyor, yıllardır gözleri tavandaki dönen pervaneye dikili kalmış yatalak kocasına bakan, film boyunca hiç görünmeyen üst kat komşu, Deshpande anti (teyze).
The Lunchbox (Dabba), 2013 yapımı bir Ritesh Batra filmi. Filmi izleyene kadar Hindistan’da böyle bir uygulama olduğunu bilmezdim, yani sefertası uygulamasını. Memurların öğle yemekleri için, çoğunlukla kendi evlerinden hazırlanmış çeşit yemekler, sefertaslarında hazır edilip, bu iş için görevli dabbawalla (sefertası taşıyan adam)’larca taşınıp, önlerine konuluyor yemek vakti geldiğinde. Pek ilginç geldi.
Film, iyi işlediği, hatasız olduğu kabul edilen sistemde meydana gelen küçük karışıklık, tesadüf üzerine kurulu; Ila’nın (Nimrat Kaur) o dar mutfağında hazırladığı ince tatlar kocasının değil, başka bir adamın masasına bırakılmaya başlar, e tabii sehven. Filmin kısa mevzusu da bu. Memur Saajan (İrffan Khan) Ila’nın yemeklerini tadıp, bu işte bir tuhaflık olduğu sezmişse de anlayamıyor işin doğrusunu, tâ ki Ila’nın durumu bildiren bir mektupla sefertasını ona yeniden göndermesine dek. Oysa Ila, geçen akşam kocasının gözünün içine içine bakmış, yemekleri için ne diyeceğini merakla beklemişti? Yoksa kalbe giden yol mideden geçmiyor muydu? Ertesi gün, dolu sefertası memur Saajan’a içinde hem durumu izah eden hem de afiyetle yenilen yemekler için teşekkür niyetiyle yazılmış bir mektupla geri döner, sonraki günler mektuplar sefertasıyla gidip gelmeye başlar. Kocasıysa Ila’ya, ona neden her gün karnabahar yemeği gönderdiğini sorar, “Karnabaharı toptan mı aldın?” diye çıkışır hatta. Ila’nın iştah açan yemeklerini hiç tanımadığı bir adam tadıyordu şimdi, adam aklından çıkaramıyordu artık Ila’nın yemeklerini, belki yolunu gözledikleri artık mektuplardı. Öte tarafta tanıdığı, bildiği, sevdiği adam ise gittikçe yabancılaşıyor, uzaklaşıyor, hatta aldatacağı varmış ki (diyorum), bir de aldatıyordu bir başkasıyla. Ila emin değil artık. O yemekleri gerçekten kocası yemiş olsaydı da, onun kendisine bu hiç tanımadığı adamdan gelen mektupların ilham verici seyriyle yarışacak sözler edebileceğinden kuşkulu.
“Bir hödük gördüm galiba!”
Hazırlayan: Meral Akbaş, Zeynep Ceren Eren
Televizyonda herhangi bir hödüğün ağzından salyalar akıta akıta kadınlara, çocuklara, artık aramızdan ayrılmış olanlara, annelere, işçilere, feministlere, devrimcilere laf atıp durduğunu gördüğünüzde, duyduğunuzda ve “en iyi” ihtimalle tüm bu iğrenç sözleri okuduğunuzda yapılabilecekler üzerine küçük bir kitapçık hazırlanmış; önümüzdeki günlerde daha da yaygınlıkla dağıtılacak bu insan hayatı kurtaran “acil ilk yardım” kitabına “Bir hödük gördüm galiba!” başlığı uygun görülmüş. Kitapta yer alan bazı maddeleri sıralıyoruz:
- Öncelikle duyduğunuz, gördüğünüz ve okuduğunuzdan şüpheye düşmeyin! Kesinlikle az önce duyduğunuz, gördüğünüz ve okuduğunuz o sözler gerçek! Bu sebeple, dinlemeye, görmeye, okumaya inanmaz gözlerle devam etmeyin! Durun, allah aşkına!
- Önce bir takım klişelere sığınmaya çalışın; hödüğün amansız bir hastalığın koynunda olduğunu, yakında acılar içinde öleceğini hayâl edin!
- Ama biliyoruz işte: Duydunuz, gördünüz, okudunuz! Üç maymun oynamakta başarısız olduğunuzu tahmin ettiğimizden, “duymadım, görmedim, okumadım!” tavrını size öneremiyoruz. Bunun yerine ama, olay mahallinden hızla uzaklaşmanızı arzu ediyoruz. Sevdiğiniz bir dostunuza yazın mesela, sevgilinizi düşünün… olmaz mı?
- Ahahahaha, evet bunlar pek işe yaramıyor… Çünkü her yazmak ya da konuşmak istediğinizde, şöyle bir cümle kurarken yakalıyorsunuz kendinizi: “Duydun mu yine ne demiş manyak?!!” İşte tam bu anda aklınıza “tarih tekerrürden ibarettir!” lafı gelsin, inanın buna tüm kalbinizle ve Hitler’i düşünün! Ve tabii, tarih bilginizin yettiği kadarıyla başkalarını…
- Saçmasapan bir diziniz muhakkak olsun! Ama lütfen Türkiye kanallarından… Televizyonu açtığınızda bir dizinin tekrarına yakalanırsınız da zaten; hiiç merak etmeyin! Paramparça iyi mesela, Kara Para Aşk ise daha da iyi, müthiş saçma! Hadi dizi bulamadınız diyelim ve vakit gece yarısı, “Stilim Şahane!” izleyiverin! Ama eski tadı yok, bilesiniz! Bunda başka bir hödüğün payı var, oralara girmeyelim! Haaa, tartışma programlarını önermiyoruz bir de, aman sakın; canınıza mı susadınız ayol?!
- Eğer sabrınız varsa, okuduğunuzu ya da izlediğinizi tekrar tekrar okuyarak ya da izleyerek parçalara ayırın – Dexter Ruhu Reloaded! –; cümlelerdeki mantık hatalarının arasında kaybolun, hödüklerin daha evvelki cümleleri ile bu yeni cümleleri arasındaki müthiş çelişkilerde soluklanın! Aman canım, şimdi nereden bulacağım ben o eski lafları derseniz de meraklanmayın, sanal sayfalarınızdan herhangi birinde o eski sözlerin güncellenmesi çok yakın, hatta yarından da yakın! Her zaman sizden daha çok Dexter olan birileri var bu memlekette!
- Tabii ki caps bekleyin! Caps’siz olmaz yani! Belki ufak ufak caps yapmayı öğrenmeye de başlarsınız…
- En güzeli bağırmak tabii, ama kabul ediyoruz ki herkes elinde megafon, meclis salonunu “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” sloganı attırarak bambaşka bir yok-yere dönüştüren Sebahat heval gibi olamıyor! Neyse… evet işte, güzel videolar var böyle… İzleyin, izlemekle kalmayın ama paylaşın… Hem siz mutlu olun, hem başkalarını mutlu edin…
- Güzel şarkılar dinleyin, güzel sesli kadınlardan…
- İnatla şiir okuyun, inadına!
- Tabii başka başka şeyler de var, yerimiz iç güvenlik şeysi sebebiyle dar azıcık! Ama Che’nin bir güzel sözünü hatırlatmadan olmaz: “Rüyanı Unutma!”
Kızlar Manifestosu Duvarlarda! Nihayet!
Hazırlayan: Meral Akbaş, Zeynep Ceren Eren
Şekina ve Zühre’nin Kızlar Manifestosu’nu kadınlar astılar duvarlara, evlere ve sokaklara. Kimse itiraz edemedi. Kimse bir şey diyemedi. Deselerdi eğer, görürlerdi günlerini!!
[1] Kızlar kambur durmamalı. Kızlar kambur durup göğüslerini gizlememeli.
[2] Kızlar erkekler gibi etraflarına fıldır fıldır bakmalı. Kızlar başını yerden kaldırmalı.
[3] Kızlar tıpkı erkekler gibi sesli konuşup herkesin içinde gülebilmeli.
[6] Kızlar ana babalarının sözlerini çiğneyebilmeli.
[8] Kızlar istediklerini öpebilmeli.
[12] Kızlar tek başına yolda yürüyebilmeli.
[14] Kızlar beğendikleri bir erkeğe uzun uzun bakabilmeli.
[20] Kızlar rüzgârlar gibi özgür olmalı.
[21] Kızlar kuşlar gibi daldan dala konmalı.
[31] Kızlar dünya gibi fır fır dönebilmeli.
[Tamamı için bkz.: size en yakın duvar ve/ya Şebnem İşigüzel, Venüs: Bir Aile Tarihçesi, Bir Yaşamöyküsü]
Geriye kalan zamanda anlamak isterdim
Nuran Kalpakçı
“Balık nasıl su hayvanı ise ben de zaman hayvanıyım” Jean Tardieu
Sabah “Etkili Zaman Yönetimi” konulu hizmet içi eğitime gidiyorum. Memurum ben. Dersimiz : ‘Do it now ! Erteleme! Hocamız enerji dolu genç bir kadın, defalarca tekrarlıyor sihirli cümleyi; bazen de, sırası geldikçe, “Peki o zaman ne yapıyoruz?” der gibi, soru işareti şeklinde büküp boynunu, biz geçkin öğrencilerin nakaratı tekrarlamasını bekliyor. Hiçbirimizin ana dili değil kullandığı. Her birimiz ayrı bir aksan ama hepimiz aynı bezginlikle, bir ağızdan yerine getiriyoruz arzusunu: “Duitnavv!”
Anlamışım dersimi ki kısa öğle molasında, ne zamandır düşünüp de gitmeyi bir türlü denk getiremediğim, yeni kurulan ‘gönüllü sadeler’ pazarına koşturuyorum. Kapitalizme inat yavaş olgunlaşmış, yavaş pişmiş, yavaş taşmışları mecburiyetten acele mideye indiriyorum. Sıradan tezgâhlardan alabileceğimden daha pahalı ama ‘değer doğrusu’ diye avunuyorum, ‘tadına değilse de farkına vara vara yedim’.
Kan mideye hücum edince ağırlaşıyorum biraz. Bir zaman hikâyelerini okuduğum, dillerinde ‘hız’ sözcüğünün dengi bulunmayan Hopi kabilesi geliyor aklıma; zamanı ne soyut birimlere ayırmaya ne de ölçmeye kalkmadan pekâlâ yaşayıp gitmişler. Hiç olmazsa bir sindirme süresince, iyice yoğunlaşıp onlardanmış gibi hissetmeye çabalıyorum. Kapitalizm ve memuriyet içime işlemiş, o kadar çabaya rağmen ne günden, ne saatten çıkabiliyorum.
Geç kalacağım eğitimin ikinci bölümüne.
Dünya-Alem (Mayıs 2015)
Hazırlayan: Ülkü Özakın
Geçen aylarda kadınlar, periyodik kanamalarımızın toplumdan saklanması gereken utanç verici şeyler olarak görülmesi gerçeğine karşı iki ilginç eylem yaptı. Bunlardan biri Almanya sokaklarında gerçekleşti, sonrasında internette paylaşıldı, diğeri direkt olarak internette bir deney olarak tasarlandı ve amacına ulaştı:
Almanya’da Elone adındaki bir kadın, günlük pedlerin içine feminist mesajlar yazıp kamusal alanlara yapıştırmaya başladı. Bunların birinde “Hayal edin, erkekler reglden tiksindikleri kadar tecavüzden de tiksiniyorlarmış” yazıyordu, Elone peddeki mesajı yapıştırdığı direğin fotoğrafını çekip inernette paylaştı ve Buumm!! : iki günde fotoğrafın 100 000 paylaşımı yapıldı. Yapıştırılan pedlerin bir diğerinde ise “tecavüzcüler kıyafetlere değil kişilere tecavüz eder” yazıyor. Anlaşılan o ki, bu eylem tarzı tutuldu, Brezilya ve İsveç gibi ülkelerde de sokaklarda aynı tarzda ped mesajları görülmeye başlandı.
Kaynak: BuzzFeed
İkinci eylem pedden sızan regl kanıyla biraz lekelenmiş bir eşofmanla yatan bir genç kadın ve biraz lekeli bir çarşafı içeren bir fotoğraftan oluştu. Şair Rupi Kaur’un fotoğrafı, Instagram tarafından şirketin belirlediği toplum kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle iki kez kaldırıldı. Bunu beklediğini yazan Kaur bu duruma karşı Facebook’tan bir açıklama yayınladı. Birçok kadın gibi regl sancıları yüzünden birçok kez hastanelik olduğu halde, kadın düşmanı toplumun bunun gizli kalmasını tercih ettiğini zaten bildiğini söyleyen Kaur kaldırılan fotoğrafı Facebook’ta paylaşarak, “kadın bedeninin sürekli nesneleştirildiği Instagram’da bedenini küçük bir iç çamaşırıyla sergilemesine izin ve talep olduğu halde, ufak bir kan sızıntısına tahammül edemeyen bu kadın düşmanı toplumun egosunu ve gururunu beslemediğim için özür dilemeyeceğim” yazdı.
Kaynak: Yahoo Health
“Erkekler regl olsaydı neler olurdu?” sorusu son yıllarda Twitter’da ve başka alanlarda soruluyor. En ilginç ve belki de gerçekçi cevaplar, bu durumda regl kanının kutsal ilan edileceği, erkeklerin regl olmasının onların ne kadar özel olduklarını gösterdiği ve şu andaki gibi saklanması bir yana, gurur duyulacak erkekçe bir seremoni olarak sürekli teşhir edileceği şeklinde oldu. Hayal gücümüzü zorlayalım, örneğin sünneti düşünelim, siz ne dersiniz, gerçekten böyle olur muydu?
Baykuşlar, Eller ve Sofralar…
Hatice Kapusuz
Dert anlatmanın bin bir türlü yolu var. Ben de derdimi iple, şişle, renklerle, örgüyle anlatayım dedim, bir sürü baykuş çıktı ortaya. Kimi şaşkın, kimi heyecanlı, kimi bilmiş, kimi düşünceli… Sanki örerken birilerine kızdığım, bir şeye heyecanlandığım belliymiş gibi. Az biraz nefes almak için ipe örgüye sarılınca bir yandan rahatlamış buldum kendimi, bir yandan da yüz yıllardır bu toprakta ilmek ilmek halı dokuyan, çeyiz hazırlayan, çocuğuna bayramlık yetiştiren, perdesini, bohçasını işleyen kadınları düşündüm. Her bir ilmekte, her bir renkte susulan, boyun eğilen, içe atılan kaç dert vardı – var kim bilir. Her şeyi yoktan var etmek dışında yolu olmayan, tüm dünyası evi olan ama o ev içine başka başka dünyalar sığdıran kadınların dertleri ve düşleri…
Benim çocukluğum bir ayakkabı almanın, bir elbise almanın bayramdan bayrama mümkün olduğu bir dönemde geçti. Annem bayram sabahı biz giyebilelim diye arife gece yarılarına kadar kazağından eteğine bir şeyler örerdi. Herkesin kıyafeti çok güzel olurdu da bir tek kendininkini tam denk düşüremezdi. Mağazadan giyinmenin lüks olduğu zamanlarda herkesin gözünün düştüğü kadar güzel şeyleri örer çocuklarına giydirirdi. Biyolojik olarak anne olduğundan, kutsallığından değil, çocuğu ve evi içinde böylesine emek emek bir huzur alanı yarattığı için saygıyla eğiliyorum karşısında ve annem nazarında bu coğrafyada ve tüm dünyada yoktan var etmeyi öğrenmiş tüm kadınlar karşısında saygıyla eğiliyorum.
Ne zaman yoktan var etmek desem aklıma anneannemin elleri geliyor. Bektaşi kültürüyle büyümüş, dedem Sünni olduğundan Ali değişlerini yıllarca sessiz sessiz söylemiş emektar, toprak kadar gerçek bir kadının elleri. Çocuğundan, çırağına, kaymakamından, delisine yemeğini yememiş sofrasına oturmamış kimse kalmamış civar köylerde. Kapısı her daim açık olduğundan yatsıdan sonra 7 – 8 sofra kurduğu zamanlar olurmuş. Koyunu keçisi, geleni gideni, torunu torbası, bağı bahçesi, bohçası, yaması bitmediğinden günün ilk ışığından, gece yarılarına kadar çıra ışığında işleyen, kirmen eğirmekten bozulmuş elleri… Ve ellerini kaldırıp “Bunlar hep kermen eğirmekten oldu,” deyişi. Anneannem seferberlik çocuğu, yokluğu da varlığı da acıyı da acının içindeki umudu da bilir(di). Büsbütün büyük acıları ufak detaylarmışçasına söyleyivermeyi de.
Anneannemin sofralarını ve ellerini düşünürken aklıma Mardin’in sokaklarında gezerken yolumuzu kesip Türkçe – Kürtçe karışık bizi sofrasına davet eden yaşlı kadın geliyor. Elinde ve yüzünde daq’ları … O da anneannem gibi yaşanmışlıkları bedenine işlemiş kadınlardan. Daq’larında ve yüz çizgilerinde umut, inanç, acı ve sessizlik gizli. Bir savaş coğrafyasında, Ermenilerin yok edildiği, Süryanilerin susturulduğu coğrafyada bir kadın kaç acıya tanıklık eder de elindekini sunar yine de kim bilir.
Bir yaz günü Bolu dağlarında yolumuzu yitirip halen kutlu kumaştan elbise giyen bir teyzeye yol soruyoruz. Teyze sofrasına buyur ediyor bizi yabancılığımıza, kadın erkek ne olduğumuza bakmaksızın. Bu sıcakta ne dolanırsınız diye de azarlıyor hafiften. Başında tepelik ve el dokuması şalı var. Aynı zamanda bele de dolanmış rengârenk bir şal. Anneannemden biliyorum ki sıcaktan korunmanın yolu eskilere göre kalın kalın giyinmek, sıcak içeri girmesin diye! Teyze bizi sofraya oturtamıyor ama soğuk ayranından içiyoruz mecbur.
Bu coğrafyada ortalama bir kadın hayatını, bu hayatların etrafını saran dertleri düşününce bu kadınların tüm renkleri, sofraları, sofralarındaki tek bir lokma ayrı bir değerli. Bu kadınların elleri kutsal, yaratmaya meyyal. Bu kadınlar en âlâsından sanatçı. Bu kadınlar çeyizlerinde, dokuma tezgâhlarında, işlemelerinde kitaplara sığmayacak kadar çok şeyi sadece duyabilenlere anlatan kadınlar; ama duymak için susmanız ve kulak vermeniz gerekiyor.
















