Genç feministler ne diyor?
Begüm Acar, Emek Ayşe Yıldız, Feride Eralp, Tuba Keleş
Bazen kendimi şöyle hissediyorum: Gözlerin bağlı, karanlık bir yerdesin ve el yordamıyla bir şeyler bulmaya çalışıyorsun. Ama eminim onlar da geçtiler benzer süreçlerden. Bu paylaşıma belki de bu nedenle bu kadar değer veriyoruz.
“Sorgulamalarımız hep devam edecek de…”
Begüm: ‘Genç feministler’ kavramını düşünürken bu ikili bir şey gibi geliyor. Çünkü aslında deneyimimizin az olması yaşımızla bir yandan alakalı; ama bir yandan da şöyle bir şey var: Bizim yaşlarımızda değil de daha sonraki yaşlarda feminist harekete dâhil olan ve kendine feminist diyen insanlar da var. O zaman tamamen yaşla alakalı bir şey değil bu.
Feride: Ben hayatımda hiç o kadar düşünmedim, ‘Genç feministim ben’ diye, çünkü doğduğumdan beri öyle böyle feminist hareketin içindeyim, içine doğduğum ev sebebiyle. Bu kadar ‘merkezde’ bir yerde yaşamışken, dertlerim de çok başka. Bu noktada aramızda çok ciddi farklar var; dolayısıyla da çok farklı şeyler söyleyebiliyoruz.
Ağaçlara Sarılan Kadınlar
Emet Değirmenci
Bir resim düştü gözümün önüne. Kırmızı kazaklı, beyaz yazmalı bir köylü kadını, katliam yapılmış zeytin ağaclarından birine sarılmış sürükleniyor. Arka planda askeri bir cipin içinde silahlı askerler…
Günlerdir zeytin ağaçlarının sesi ve ruhu dolaşıyor çevremde… Seattle’in soğuk ikliminde büyütmeye çalıştığım balkonumdaki küçük zeytin ağacı onların mesajını taşıyor. Dünyanın öte yanındaki kardeşlerimizin kökleri acı içinde diyor. Fotoğraf Filistinde çekilmiş.
Geçen hafta Soma’nın Yırca köyünde bir gece yarısı 6,000 zeytin ağacı katledildi. Bazıları anıt ağaç niteliğinde binlerce zeytin ağacı, Kolin şirketi oraya termik santral dikecek diye kesiliyor.
Amargi’den VEDA!
Canımızdan sevgili okurlarımız,
Amargi’yi Haziran 2015 sayısından sonra sadece web’de sürdürmeye karar verdik. Bunun için, abonelikleri durduruyoruz.
Aralık, Mart ve Haziran sayılarımız çıkacak ve abonelere gönderilecek. Daha önce abone olmayanlar, bu sayıları kitapçılardan edinebilecekler. Aboneliği Haziran’dan sonra da devam eden okurlarımız, Aralık sayısının içinde bir mektup bulacaklar.
Çok kısa olarak, “yorulduk” diyebiliriz. Daha uzununu dergide yazarız belki.
Aralık sayımızda görüşmek üzere…
Sevgiler,
AmargiDergi
İlla Aya mı Çıkıp Yaşayalım?
Burcu Tunakan
Sinop’ta santral uğruna talan edilen alana gittiğimizde uçsuz bucaksız bir katliamla karşılaşıyoruz: yalnızca bu yıl kesilen ağaç sayısı 225 bin!
Yaz biterken doğanın değişimini, güzelliğini ve asiliğini en iyi Karadeniz’de izleyebilir, hatta eşsiz doğa ile efsunlanabilirsiniz. Ancak rant uğruna su ve ağaç kıyımları devam ederse, bir süre sonra bu cümleyi –di’li geçmiş zaman kullanarak düzeltmemiz gerekecek. Karadeniz’in batısından doğusuna kadar uzanan muhteşem sahil şeridinde sizi içine çeken Karadeniz’in yanı sıra, içeriye doğru girdikçe aşık olacağınız bambaşka bir dünya yaşıyor. Elbette ki insanlığın doğa sömürüsü tüm gücüyle devam ediyor. Karadeniz’in güzel insanları, aynı zamanda kendi özel yaşam alanları olan bu yerlerde, olan gücüyle bir direniş sürdürüyor. Bu direnişin en önemli noktası ise, mücadelenin bayrağı kadınların elinde olmazsa kazanımların yaşanamayacağının herkesçe biliniyor olması.
“Bir kadın olarak benim ülkem yoktur. Bir kadın olarak bütün dünya benim ülkemdir.” Virginia Woolf
Zaman Yolcusu Kadınlar: Furuğ Ferruhzad
Gülden Treske
Furuğ; kısacık bir hayata, her şeyi doldurabilen kadınlardandı. Kim olduğunu ve şiir yazmak için doğduğunu biliyordu. Tüm kırılganlığına karşın, kim olduğunu bilemesin diye konulan bütün kuralları alt edecek kadar da güçlüydü.
(Yeniden Doğuş)
“Bahçeye dikeceğim ellerimi,
Çiçekleneceğim,
biliyorum, biliyorum, biliyorum
Ve bembeyaz yumurtalarını bırakacak
kırlangıçlar
Avuçlarımın mürekkep lekeli
çukurlarına”
FURUĞ FERRUHZAD
(5 Ocak 1935 – 13 Şubat 1967)
Öylesine çiçeklendi ki Furuğ, mürekkep lekeli ve kırlangıçların yumurtalarını bıraktığı elleri ile Fars edebiyatının en güzel şiirlerini yazdı. Şair oldu. Yazar, oyuncu, ödüllü bir yönetmen, ressam, eş, anne, âşık oldu. Furuğ; kısacık bir hayata, her şeyi doldurabilen kadınlardandı. Ve kim olduğunu ve şiir yazmak için doğduğunu biliyordu. Tüm kırılganlığına karşın, kim olduğunu bilemesin diye konulan bütün kuralları alt edecek kadar da güçlüydü.
Vişneli Kamusallık…
Değiştirmeyi istemiyorsak reçel bile kaynatmam ben!
Nilgün Toker, Emine Ayhan, Hazal Halavut, Aksu Bora
Okuyacağınız tartışma, haftalara yayılmış, hastalıklar, yolculuklar, ev taşımaları aşmış, şahsi dertlere sapıp zıplayıp dönmüş, dolayısıyla çok kesintili, uzun sıçrayışlı, hatta belki de çok “şahsi” bir tartışma. Ona tartışma değil de sohbet demeliyiz. Baştan bir tür “jam session” gibi tasarlamıştık, fakat hesaba katmadığımız şey, bu sessionların canlı icra edildikleriydi – aradan şunca zaman geçtikten sonra, ister istemez biraz şekle şemale sokulması, ayıklanması, “anlaşılır” kılınması gerekti. Dileriz ki bu haliyle bile sohbete katılanlara verdiği esini verir, belki yeni sohbetlere vesile olur.
Başlarken tek kuralımız vardı: Düşünür ismi zikretmeyecektik, sanatçılar serbestti. Buna sadık kaldık… Hemen hemen!
İyi okumalar…
Kathi Weeks’le Sohbet
Dilan Eren, Cansu Bakar, Ferda Nur Demirci, Derya Özdemir
“Dünyanın sonu üzerine düşünmek, kapitalizmin sonu üzerine düşünmekten daha kolaydır”…
Otonomist feminist literatürden beslenen Kathi Weeks, Mayıs ayında İstanbul’daydı. Biz de Kathi’yi yakalamışken 70’lerde feministlerin ev işine ücret kampanyalarından, otonomistlerin işin reddi stratejisine kadar pek çok konuda kendisiyle sohbet ettik; işten ve cinsiyetin kendisinden özgür bir toplum tahayyülü üzerine konuştuk.
Son kitabınız Çalışma Sorunu yakınca bir zamanda Türkçeye çevrildi ve kapağına da üç mavi yakalı erkek işçi konması tercih edildi*. Biz de bu kapağın aslında hem Türkiye’de işe dair politik tahayyüllerimize hem de sizin tartıştığınız iş-sonrası tahayyüllerine dair çokça şey söylediğini düşündük. Siz ne dersiniz?
Kathi Weeks: Buna verebilecek iki cevabım var. Birincisi, kapakta endüstri işçilerinin kullanılması, uzun süredir devam eden bir problemin, günümüz toplumunda iş durumunu temsil etmedeki yetersizliğimizin bir göstergesi. Bizim bildiğimiz işler aile bireylerimizin, arkadaşlarımız sahip olduğu işler, fakat bu işler her zaman sınıf ve coğrafi bölgeyle sınırlı olabiliyor; bu sebepten günümüzün bir tür iş haritasını çıkarmak oldukça zor. Bu yüzden endüstriyel işçinin işe dair tahayyüllerimizde hala önde gelen imaj olması şaşırtıcı değil.
Yazmak
Zeynep Kaçar
En olunmayacak şeyi oldum, feminist oyun yazarı oldum. Üstelik yeni de olmadım. Tam 14 yıldır yapıyorum bu işi. Ülkede sadece feminist oyunlar yazan tek yazarım. Bir sürü oyunum var, basıldı, oynandı, oynanıyor filan. Kendimle barışık, huzur dolu bir hayatım olması gerek. Birazcık param, azıcık bilenen bir adım. Yok. Onlar yok. Benim oyunlarım var.
Hep biraz buruğum, hep biraz kırgın. Ama burulmak kırılmak hayata aykırı…
Sanatçı Anne Nasıl Bir Şahsiyettir?
Güneş Savaş, Özge Açıkkol
“Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel’den mürekkep bir sanatçı kolektifi olan Oda Projesi, geçen yıl çoluk çocuk Kopenhag’da bir ay süreyle kalıp, ANA ismini verdikleri projeleriyle “sanatçı ebeveynlik” üzerine fikir teatilerinde bulundular, çeşitli atölyeler düzenlediler. İstanbul’a döndüklerinde de ANA’yı Türkiyeli sanatçı / akademisyen / aktivist ebeveynlerle sürdürmeye karar verdiler. Hali hazırda devam eden projeyi Oda’dan Güneş ve Özge anlatıyor:”
2013 yılında Danimarkalı bir ekipten, ANA –Astrid Noack’s Atelier’den bir davet aldık; Kophenag’da bir ay kalmak ve bir proje oluşturmak üzerine. Ancak Oda Projesi eskisi gibi üç kişilik bir ekip değil. Üçümüzün de birer çocuğu var artık. Ekibe yazdığımız cevapta bu davete ancak çocuklarımızla katılabileceğimizi söyleyince olumlu bir cevap aldık. Ama işte tüm hikâye de bu noktada başladı. Bir yandan ekibe nasıl bir proje önereceğimizi tartışırken diğer yandan da içimizdeki endişeler artıyordu. Birimizin oğlu henüz iki yaşına basmamıştı bile; diğerimizinki ancak sekiz aylıktı.
Bir Dew, Av ve Xwin Hikayesidir
Meral Akbaş
Kısacık bir cümle bazen: “Söyle bakayım nasıl bir öyküydü?” Bildiğim şey hikâyesi, anlatacağı olana kat’a sorulmaya bir sorudur bu! Bu kadar kesinlikle sorulan bir soru cevaplanmaya mahkûmdur çünkü. Sorulduğu andan itibaren iki tarafı birbirinden uzağa iten bu soruyu soran, cevabı bildiğini sanır çoğu zaman; ama işte bir de karşı taraftan dinlemek ister zaten bildiğini. Hele az önce aynı şarkının sözlerinde buluşmuş üç kadından biri müziğin sesini kısıp sorduğunda bu soruyu yakın gibi duranın aslında ne uzak olduğu birden görünüverir. Sertab Erener, Aynur Doğan ve Ayşenur Kolivar sahnede beraber Kürtçe bir şarkı söylemektedir : “… dewo dewo bibe ez te dakim / bejna fitoz peşte bakim / van cahilan ji xewê rakim / van hortikan ji xwê şakim…” Şarkının tam da burasında Sertab Erener durur ve konuşur; “ne güzel söylüyorsunuz işte Sertab, bak Demir de ne güzel vuruyor gitarına… konuşma n’olur!!!” deyiverirsiniz içinizden… ayak sesleri ve işte o ezeli / ebedi “Vatandaş Türkçe Konuş!” emri…
















