Kadın-Erkek Eşitliği Yanılsaması: Angela McRobbie ile Söyleşi
Çeviri: Biray Anıl Birer
Kadınlar için eşitlik sağlandı mı? Feminizm pek çok amacını gerçekleştirmiş; kadınlar ve erkekler arasındaki bariz eşitsizlikler kaldırılmış gibi görünüyor. Ama gerçekten öyle mi? Goldsmiths Londra Üniversitesi Medya ve İletişim Departmanı’ndan Angela McRobbie araştırmasında bu konuyu inceliyor.
David Edmonds (D.E): Kadın-erkek eşitliği sağlandı mı? Pek çok kişi, eşitlik yolundaki büyük savaşların çoktan verildiğini ve kazanıldığını söylüyor. Bazıları ise feminizmin çok ileri gittiği görüşünde. Goldsmith Koleji’nden sosyolog Angela McRobbie feminizme tepkileri analiz ediyor.
Nigel Warburton (N.W): Angela McRobbie, Social Science Bites’a hoş geldin.
Angela McRobbie (A.M): Merhaba.
N. W: Kadınlar için eşitlik yanılsamasını konuşacağız. Öncelikle bu konuda yaptığın araştırmadan bahsedebilir misin?
A. M: Son 10-15 yılda bir tür kadın-erkek eşitliği yanılsaması oluştu ve ben de bu yanılsamanın oluşma biçimiyle yakından ilgilenmeye başladım. Daha önceki dönemde bir feministin, genç kadınların kesin olarak ayrımcılığa uğradığı ve bariz eşitsizliğin olduğu alanları işaret etmesi daha kolayken şu an farklı bir durum var. Dikkatimi asıl çeken şey, bu durumun nasıl tersine döndüğü. İnsanlar gerçekten kadınların, özellikle genç kadınların bir şekilde eşitlik elde ettiğini düşünüyor. Ben de bir sosyal bilimci olarak bunun üzerine gitmek istedim çünkü ortada şüpheli bir durum vardı.
Mutant Olmakla Kadınlıktan Çıkılmıyor Canım!
Aksu Bora
Ne olacak bu X-Men kadınlarının hali? “E, adı üstünde, X-Men, ne bekliyordun ki?” diyeceksiniz, haklısınız tabii. Ama bu film işi çıkmadan durumları bu kadar feci değildi, aradan kayıp olmadık işler yapabiliyorlar, yüreğimizi ağzımıza getirebiliyorlardı. Yok, filmler mahvetti onları, ben bunu bilir bunu söylerim.
X–Men, 1963 yılında yayınlanmaya başlamış bir çizgi dizi. Konusunu özetlemek çok zor ama kabaca, genetik mutasyona uğramış bir grubun (mutantlar) hikâyesi diyebiliriz. İnsanlar, kendilerinden beklenebileceği gibi, her birinin özel yetenekleri olan bu türden hiç hazzetmiyorlar, arada barış dönemleri yaşansa da genel olarak onlardan korkuyor ve nefret ediyorlar. Mutantlar sıradan ailelere doğuyorlar, yani mutant aileler, soylar falan yok (hikâyenin bir eşcinsel topluluğu hikâyesi olduğunu düşündüren şeylerden biri de bu). Ama tabii bir araya gelmelerini sağlayan bazı liderler var. Bunların en önemli ikisi, Charles Xavier (Profesör X) ve Magneto (Eric Lehnsherr ya da Max Eisenhardt- geçmişi epey karanlık, Nazilerin toplama kamplarından geçtiğini biliyoruz mesela). Charles Xavier, mutantlarla insanların barış içinde bir arada yaşayacakları bir dünya hayal edip bunun için çabalarken, Magneto insanların hiçbir zaman mutantlarla dost olmayacaklarına inanıyor ve savaşa hazırlanmak üzere Brotherhood’u kuruyor. X-Men ise, Charles Xavier’in takımı; onun okulunda yetişip güçlerini “kontrol etmeyi” öğrenen mutantlar.
Teknoloji Eğlenceli Bi Şeydir
Kadınlar Makinesi
Kadınlar Makinesi, “kadınlar teknolojiden anlamaz” önyargısını kırmak, kadınların bilişime olan
ilgilerini arttırmak, bilişim ve teknolojiye hatta bu konularda soru sormaya karşı duydukları çekinceleri azaltmak ve teknoloji, matematik, bilim, mühendislik alanlarına katkıda bulunan kadınları tanıtarak kadınların da bu alanlarda gayet başarılı olduklarını aktarmak için kurulmuş bir topluluk.
Çeşitli disiplinlerden gelen kadınlarız. Konu özelikle teknoloji ve bilim olunca ne yazık ki kaba bir tavırla karşılaşıyoruz. Mecbur değilseniz (yani evde tadilat işlerini yapacak bir erkek yoksa) elinize bir kere bile tornavida değmeden büyümeniz çok olası. Tamir etmek erkeklerin, korumak kadınların işi gibi görülüyor. Hayatımızın neredeyse her yanında olan teknoloji ile de böyle bağ kuruyoruz. Belki komik gelecek ama bir metin belgesini yatay ya da dikey olarak kullanabilmek bile büyük sorun(!) olabiliyor. Kaldı ki bilgisayar söküp takmak, program yazmak, sistem kurmak.. bunlar çok daha büyük sorunlar oluyor. Bu sorulara verilen yanıtın niteliği ya da veriliş şekli sizin bir daha sormanızın önünü kesebiliyor. Eğer çevrenizde duyarlı bir erkek yoksa genelde böylesi sorulara üstten bakan, ‘bunu mu yapamadın’ şeklinde yanıtlar almanız çok olası! Biz öyle değiliz, öyle olmamaya çalışıyoruz en azından. Ne yapacağımızı da oraya gelenlerin ihtiyaçları üzerinden planlamak istiyoruz.
Alınganlığın Bu Kadarı
Burçin Tetik
Çok alınganızdır biz kadın milleti. Öyle biraz falan değil, hep kafamızda kurarız, olmayan şeyler tahayyül ederiz, boşuna üzülür, var olmayan şeylere kızarız. Sevgilimiz olan adamın başka kadınları nesneleştirerek konuşmasından alınırız mesela. Akşam bizimle aynı yatacağa girecek olan kişinin, metroda yanımızda otururken arkadaşıyla yan koltuktaki kadınla alakalı fantezilerini anlatmasına alınırız. Üstelik hem kendi adımıza, hem diğer kadınlar için, hem de bazı bazı insanlık adına alınırız. Dedim ya, hep alınganlıktan işte.
Amaç alınmak olunca, eh isteyen bir bahane bulup alınıyor. En son tecavüze uğradığına çok alınan bir kadın tanıdım örneğin. Tecavüzcü yakın arkadaşıymış, aralarında etkileşimler eksik olmazmış. Bir gün sevişmeye de karar verivermişler. Başta ben diyeyim heyecandan, siz deyin meraktan, her şey güzelmiş. Sonra sonra karışmış işler, arkadaşlıktan çıkmış iş, sevgililik de olamamış, her şey sarpa sarıvermiş.
Muallim de Olsa Muharrir de…Go Home Feride!
Melike Koçak
“Sinemada da edebiyatta da kaybedenler, ıssızlaşanlar, aylaklar, tutunamayanlar neden hep erkekler? Biz erk’in diline ve bizim için kurduğu “makbul kadınlık”, “makbul yazar kadın / kadın yazar”lığa bir yerde, bir şekilde kendimizi kaptırmış olabilir miyiz? Erkeklik imgeleriyle uğraşırken kendi dilimizi kurmayı, dilin sunduğu özneleşme imkânlarını kullanmayı ihmal etmiş olabilir miyiz?”
“biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil,
eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün
içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem.
İki yolu var acı çekmenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir:
cehennemi kabullenmek ve onu göremeyecek kadar onunla bütünleşmek.
İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor;
cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var,
onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”
Italo Calvino, Görünmez Kentler
Cinayetler, katliamlar, tecavüzlerin üzerinde teller, mayınlar, genelgeler, yasalar, baskılar, yasaklarla sınırlar çiziliyor, duvarlar örülüyor. Paradigmalar değişiyor, toplum mühendislerince şekillendirilme uğraşı 90 yıldır hiç bitmiyor. Bu kopkoyu, kekremsi cehennemin ortasında aklımız, kalbimiz, bedenimiz, dilimizle sınırlara ve duvarlara karşı koyarken “Güzin ablası kitaplar olan”, “Rahmin kadar konuş” dedikleri “oysa durmadan roman kahramanlarından” “hamile kal”an kadınlar olarak yazıyla ilişkimiz üzerine yeniden düşünmemiz bir tercih değil, zorunluluk sanki.
Anlatılan Kimin Hikayesi- İki Gün Bir Gece
Fatoş Usta
Belirlemek, yadsımaktır.
Spinoza
Kişisel çıkarın, ekonominin ve piyasa mekanizmasının esas varsayımlardan biri kabul edildiği klasik iktisat, çıkar-fayda kavramları üzerinden kendi “insan” tanımını yapar. Herhangi bir üniversitede okutulan temel iktisat kitaplarına göz atıldığında, toplumsalın vurgusunu yapabilecek tek bir başlık belki bulabiliriz; o da Hasan Bey’e yardım edince daha yüksek bir tatmin düzeyi elde eden Ahmet Bey’den başkası değildir.
“Ahmet Bey’in, Hasan Bey’in yaşam standardını bir mal gibi algıladığı ve Ahmet Bey’in tatmin düzeyinin Hasan Bey’in yaşam standardından etkilendiği varsayılmıştır. Bu varsayım, Ahmet Bey’in Hasan Bey’e gelirinin bir kısmını bağışlayarak daha yüksek bir tatmin elde edebileceğini içerir.”
Dardenne Kardeşler, son filmleri İki Gün Bir Gece’de (Two Days One Night) filmografilerine yabancı olmayan bir konuyla devam ediyorlar. Psikolojik sorunları nedeniyle bir süredir çalışamayan Sandra, işe başlayacağı sırada aslında işten çıkarılmak üzere olduğunu öğrenir.
1914 – 2014: Türkiye’de Kadınların Üniversitede 100. Yılı
Meral Akkent*
Önemli bir yıldönümünün bugün düşündürdükleri
2014 yılında Türkiye‘de kadınların üniversitede 100. yılını kutluyoruz. Üniversite kurumu, öğrenci ve akademisyen olarak bugün biz kadınlar için, içinde bulunmayı son derece doğal gördüğümüz bir alan. Çünkü kadınlar üniversitede temsil ediliyor. Temsil önemli fakat kadınların nerede, yani akademik hiyerarşinin neresinde temsil edildiği çok daha önemli bir soru.
Devlet üniversitelerinde kadın profesör oranı dörtte bir. Devlet üniversiteleri arasında 2010 yılında İstanbul’da kurulan Türk-Alman Üniversitesi ise neredeyse erkek akademisyenler kulübü görünümünde. Vakıf üniversitelerindeki kadın profesör oranı ise dörtte birin biraz üstünde. Akademide „cam tavan“ ve israf edilen önemli bir kadın akademisyen potansiyeli var.
Amargi’de Görülmedik Kampanya!
Amargi okuruna bir güzellik daha: eski sayıları nasıl edineceğinizi soruyorsunuz, biz de bunun için bir kampanya yapalım dedik. 15 sayıyı 60 Lira karşılığı alabileceksiniz.
Kargo ücreti size ait.
60 Lirayı İş Bankası Akay Şubesi TR920006400000142011077672 nolu hesaba yatırıp adresinizi ve telefonunuzu amargidergi (et) yahoo.com’a yazıyorsunuz, hop dergiler geliyor.
1 Kasım’da başlayıp 30 Aralık’ta bitiriyoruz ama tabi elimizdeki dergiler daha önce biterse, ona karışmayız!
Dediydi dersiniz!
Küba’da Gezgin Olmak
Sevim Dinç
Doğum sonrası bir yıl ücretli izin veriliyor, izini anne ya da baba kullanabiliyor. Anaokulu eğitimi 1 yaştan itibaren başlıyor ve yaygınlığı %98. Bildiğiniz gibi Küba’da her yaşta eğitim ücretsiz
İnsan Küba’ya neden gider? Altmış sekiz kuşağının devrimci hayallerinin ışığında Che’ye olan hayranlığımızdan, gençliğimizden bu yana her toplantıda söylediğimiz Che Guavara şarkısından, kendimizi yeniden gençliğimizin coşkusuna kaptırabilme umudundan mı? Yoksa ABD’ye hala kafa tutan Fidel Castro’nun liderliğinden etkilendiğimizden mi? Teorik olarak bolca okuduğumuz sosyalizmin bu ülkede nasıl inşa edildiğini anlamaya, dinlemeye, görmeye, on iki milyon nüfuslu bu okyanus ülkesinden devrime ve bize ait dersler çıkararak, iki ülke insanları arasında dostluk ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmeye mi? Kölelikten “özgür birey” olan kadınların izlerini sürmeye mi?
Sorularım oldukça çoktu. Hepsine yanıt bulabilecek, sosyalizmin yarım asırdır uygulandığı ülkede “yeni kadın”ın nasıl olduğunu görebilecek miydim? Ailede, kadın ve erkek rollerinde değişiklikleri izleyebilecek miydim?
Her gezi insana, kendine bir yolculuk değil midir? Böylece bakışlarım kendime döndü. Gezmek benim için ne ifade ediyordu? Günlük yaşamın dayatmalarından kaçmak, yeni insanlara, yeni mekânlara, yeni düşlere yelken açmak mıydı? Yaşam enerjisiyle yeniden yeniden dolmak mı? Başa çıkamadığım sorunları çözmek için kendime özel bir zaman dilimi, özel bir mekan yaratmak mı istiyordum?
Mülkiyet Sınavından Geçmek
Ayşe Çavdar
Birkaç ay önce Ursula K. LeGuin’in, bağlı bulunduğu Yazarlar Birliği’nden kuruluşun Google’la girdiği hukuk mücadelesinden vazgeçmesi üzerine ayrıldığını duyduğumuzda bir hayli şaşırmıştık okurları olarak. Çünkü LeGuin, bağlı yazarların telif haklarını Google’a karşı korumayan ve anlaşma yolunu seçen Birliği yeterince direnç göstermemekle suçluyordu. İki ucu iğneli bir değnek bıraktı avuçlarımıza. Bir yanında Google’ın kitapları tarayıp umuma açma gayesi güden evrensel kütüphane projesi vardı. Diğer yanda ise pek çoğumuzun mülkiyet kavramıyla cebelleşmeye giriş kitabı olan Mülksüzler’in yazarı LeGuin’in diline yakışmayan “telif hakları mücadelesi.”
LeGuin diyordu ki “Google gibi kocaman, ticari bir şirketin yazarların telif haklarını gasp etmesine seyirci kalamayız.” Google’ın ise projeyi savunma noktası pek çok okurun gönlünü fethedecek cinstendi: “Herkes, istediği bütün kitaplara ulaşabilecek.”
















