Oysa ben dilin doğrudan kullanımını severim
Parlak Cevriye
Acelem vardı. Merakım vardı. Ayıp mı? Artık neyse o işler ben de dahil olmak istiyordum onlara. Ama şu daha önce hiç yapmamışlık meselesi ayak bağı oluyordu bana. Yok hayır, “ilki” üzerine kafa yorduğum sanılmasın. İlk defası şöyle olmalı, ay çok sevdiğin biri olmalı, en güzeli olmalı, bıdı bıdı bir sürü kriter. Sanki iş başvurusu yapıyoruz! Ben sadece bir an önce işin şu ilk kısmını geçip daha derinlerine, daha güzellerine doğru yol almak istiyordum. “Ne kadar ileri gittiniz?” sorusuna dil çıkarmak istiyordum yani.
Önce erkek arkadaşıma karşı mücadele vermem gerekti. Zavallı, dehşete düşmüştü. Hep aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu: “Emin misin? Emin misin? Bak gerçekten emin misin?” Allah allah, eminim işte, yahu gelsene sen! Yok! Garibim lise öğrencisi, “Böyle bir sorumluluğu alamam, ya sonra üzülürsen, pişman olursan?” demişti; arkadaşa asıl sorumluluğun kimde olduğunu anlatırken, herhalde farkında olmadan hayatımın ilk feminist mücadelesini vermiş oldum. Ah, o ikna süreci! Neyse, sonunda amacıma ulaştım, o gizemli kapıdan içeri adımımı attım. Attım atmasına ama öyle herkesin anlattığı gibi bir zevkler denizine falan da düşmedim. Önemli olan şu girişi yapabilmekti; bir nevi, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam, önemli olan gramer değil pratik yapmak!” diyerek yola koyuldum.
18. sayımız tükendi…
En Zorlu Hasım: Evin Meleği başlıklı 18. sayımızın basılı hali tükendi. Ama yine de sizleri dergideki yazılardan mahrum bırakmıyoruz tabi ki…
İçeriğe ve PDF olarak derginin tamamına erişmek için buraya buyurun lütfen…
Yasak Kelimeleri Kullanmadan Anlat Bakalım: SEKS
Pelin Zenginobuz
Her şey Havva ile Adem döneminde başlamıştı. Havva o yasak elmayı yedirmeseydi Adem’e, şimdi bunları tartışıyor olmazdık belki de. Ama kadın milleti işte, duramamış kalıpları içinde! Çiğnemişler yasakları ve gerçek dünyaya gönderilmişler haliyle. İnsan neslinin başlangıcını bu hikâyeye dayandırırsak, üremenin en temel olaylardan olduğu görülür. Ama burada şunu sormak gerekmez mi: Yüzyıllardır gerçekleşen üreme, neden ahlak dışı sayılır oldu? Kadın ile erkeğin birlikte olmasını yeni nesiller dünyaya gelsin diyerek “kutsal bir görev” sayarken, diğer taraftan buna “aman gizli olsun, ayıp!” demek hangi mantığa sığıyor? Zaten tüm yasakları, ayıpları, tabuları bunlardan mütevellit insanoğlu çıkarmadı mı?
Türkiye’de günümüz olaylarının birkaçını incelediğimizde; seks ile ilgili görünenin, söylenenin, yazılanın hatta çizilenin bile gitgide ahlak dışı sayıldığını görüyoruz.
Yaşasın Orgazm: Sıradışı Bir Orgazm Rehberi
Ela Deniz
“Adına da Derler Seks!” sayısı için Yaşasın Orgazm: Kadınlar İçin Sıradışı Bir Orgazm Rehberi kitabından bahsetmemek olmaz! Çünkü bu çalışma kadın orgazmı konusunda en ayrıntılı ve açıklayıcı kaynaklardan biri ki böyle bir kaynağa – hele ki Türkçe – erişmek oldukça zor. ABD’de ülke çapında tanınan ve kadın orgazmı konusunda uzman seks eğitmenleri olan Dorian Solot ve Marshall Miller’ın hazırladıkları muazzam bir çalışma olan kitap Türkçe’ye Haziran 2014’te Deniz Aycan tarafından çevrilmiş ve Aganta Yayınevi’nden çıktı. Çevirisi de müthiş ve bu sayede bir çırpıda okunuyor. Yazarların kırk beş eyalette 2000’den fazla kadın, trans ve erkek üzerinde gerçekleştirdikleri araştırmadan bilgiler de oldukça önemli. Pek çok katılımcının yorumunu okuyabilme şansı, yalnız olmadığımızı hissettirmesi ve hatta göstermesi açısından çok kıymetli.
Solot ve Miller kitabı, kadın orgazm uzmanları, yeni başlayanlar ve ikisi arasında kalanlar için yazdıklarını söylüyorlar ki tam da bu dengeyi sağladıklarını düşünüyorum. Evet, çoğumuz için orgazm ‘sorunlu’ konuya dönüşebiliyor.
Mercan Terlikler
Oktay Rifat’in “Bir Kadının Penceresinden” (1) romanındaki Filiz karakterinin cinsel uyanışı (uyanamayışı) üzerine bir deneme…
Simlâ Sunay
Orhan Koçak, Oktay Rifat şiirinde ‘ev’ olgusunu şöyle tanımlar: “Ev, el değmemiş bir dünyanın şifrelerinden biri olarak korunan bir yer olsa da, korunmak için sığınılan bir mekân değildir. Kendisi korunur, belki korunmak istenir, ama içindekileri koruma gücünden yoksundur.” (2)
Filiz, çocuklarının odasına kızını düşünerek giren ama ilkin oğullarıyla ilgilenen bir ev kadını. Yenilikçi şair, yazar, çevirmen,ressam Oktay Rifat romanında sürekli ‘kent soylu’ olarak tanımlasa da kimsesiz, kökü olmayan bir kadın, Filiz, bir besleme. Hatta yazarı tarafından da hayatı eksik (dar) bırakılmış: “… Öyküdeki çevre… kadın kahramanının dar açısından dışarı taşmamayı yeğlemiş ve gerisini okuyucunun yorumuna bırakmıştır” (s. 11).
Oktay Rifat, 1975 yılını anlattığı 1976’da yayımlanan romanın ilk bölümünde ‘azgelişmiş toplum’ üzerine başlıksız, önsözvari bir metin kaleme alır. Makale diliyle, ironik yazılmış, -romanla bağı düşünüldüğünde- deneysel olan bu metin zamanında çok eleştirilir. Selim İleri’nin savunduğu ama vaktiyle üstada, arkaya alabilirdiniz, diye serzenişte bulunduğu (3) bu bölüm romanın ayrılmaz parçasıdır aslında; roman kahramanları, mahalleli, esnaf ve küçük-orta sınıf kentsoylu aileler, batılılaşma sürüncemesindeki doğulu bir tarihin kurbanları olarak, azgelişmişlikle modernizm kıskacında sıkışmış bireylerden oluşur. “Bir Kadının Dar Penceresinden” gizli alt başlığını bir itiraf gibi taşır aynı zamanda.
Cinsel özgürlüğün yoksunluğunu temel sorun olarak esas alan, ev-kadın arasındaki paradoksu sınıfsal olarak çizerek, ‘Bir kadının, evli ve çocuklu olarak esaret portresi’ niteliğinde, zamanını aşan bir romanı gecikmeli ele alıyoruz. Gereğince analiz edilmemiş kırk yıl ne yazık ki. Oysa, Oğuz Demiralp’e göre erkek egemen bir toplumda bir erkeğin kalkıp kadın açısından roman yazması başlı başına bir olaydır (4).
Kadın Akademisyenlerden Haber Var: “Öfkemizi Duvara, Umudumuzu Ağaca Yazdık”
Hacettepe Eğitim-Sen’li kadın akademisyenler geçtiğimiz Çarşamba günü, 4 Mart’ta 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yönelik bir etkinlik gerçekleştirdi. Saat 11.30’da başlayan etkinlikte ilk olarak 2013 yılında 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü için örülen öfke duvarı yenilenerek mora boyandı. Duvarın yanındaki bir ağaç ise “umut ağacı” ilan edildi ve bu ağaca kadınlar geleceğe dair dileklerini, isyan ve umutlarını mor kurdelelere iliştirerek bağladılar. Yeni boyanan mor duvarın kurumasıyla öğle arasına çıkmış öğrenci kadınlar ve üniversite personeli yaşadıkları taciz ve mobbing hikâyelerini anlatan notlar yazıp duvara asmaya başladılar. Boya etkinliğinin en ilgi gören kısımlarından bir tanesi, boya kovasına elini sokan kadınların neşe içinde etraftaki duvarları mor ellerle damgalamalarıydı.
Artan şiddet olaylarına dair getirilen çözüm önerilerinde kadınların daha çok eve kapatılmasının ve kamusal alanlardan çekilmelerinin öne çıkmasına karşı Beytepe’li kadınlar, öfke duvarının ve umut ağacının da yer aldığı kampüsün en işlek bölgesindeki meydanı “Kadınların Meydanı” ilan etti. Kadınların buluşacakları ve etkinliklerini gerçekleştirecekleri bu meydana isim veren tabelanın asılmasından sonra onlarca kadın mor kurdele keserek ve alkışlarla meydanın açılışını yaptı.
“
Kadınların Meydanı”nın karşısında bulunan küçük çimlik alanda ise “Üniversiteli Kadın Olmak” başlıklı bir forum gerçekleştirildi. Öğrenci kadınların üniversiteli olmaya yükledikleri anlamlar, üniversitede yaşadıkları zorluklar ve bilinç dönüşümleri konuşuldu. Akademisyen kadınlar bilimsel çalışmalarda karşılaştıkları eril dilin ötesine geçmek için neler yapılabileceğini tartıştı. Öğrenci ve akademisyen kadınlar üniversitede yaşadıkları tacizleri de anlatarak bundan sonra birbirleriyle dayanışma içinde olmaya karar verdiler.
Duvarın boyanması, meydanın açılması ve forumun sona ermesiyle biten etkinlik aslında hâlâ devam ediyor: Beytepe’ye yolu düşen tüm kadınlar kampüsün tam ortasında, “kadınların meydanı” tabelasının hemen yanında mor bir ışıkla parlayan öfke duvarına öfkelerini, mor kurdeleleri dallarından sarkan umut ağacına ise dileklerini hâlâ yazabilirler. En karamsar günlerde bile hikâye paylaşmanın, güçlenme yollarını beraber tartışmanın ve hayattan geri çekilmemenin önemini hatırlatan etkinliğin heyecanının, hafızalarda olduğu kadar gelecek etkinliklerde de kendine yer bulması dileğiyle…
Ekranella 2014 Televizyon Yıllığı: Okuması İzlemekten Daha Heyecanlı!
Defne Akman
Türkiye’nin ilk televizyon yıllığı, Türkiye’nin ilk televizyon yorumları sitesi Ekranella’dan geldi.
1 Aralık 2013’te yayına başlayan Ekranella, ülkemizin ilk bağımsız televizyon yorum sitesi. Ekranella, daha önce hiç yazısı yayımlanmamış genç yazarlarla birlikte, Perihan Mağden, Uğur Vardan, Yiğit Karaahmet gibi tanınmış yazarları da kapsayan kadrosuyla, internet yayıncılığı ve televizyon dünyasına yeni bir soluk kazandırdı.
Analizlerden özetli/yorum olarak adlandırılan recaplere, özel röportajlardan podcastlara kadar ekran konusundaki tüm ifade olasılıklarına yer veren site, kısa zamanda sevildi ve benimsendi.
Sitenin kurucusu Elçin Yahşi, dergicilik ve gazetecilik alanında edindiği yayıncılık tecrübesi ve televizyona olan derin aşkı sonucunda, seslerini ana akım medyadan duyuramayan yazarlara ve izleyiciye yepyeni bir kapı açtı. Sitenin ardından, geçtiğimiz günlerde yayımlanan, televizyon dünyasındaki bir yıl boyunca gerçekleşen dikkat çekici ve anlatılmaya değer her şeyin derlemesi olarak Ekranella 2014 Televizyon Yıllığı ise, Türkiye’de bir başka ilk olacak.
Farklı geçmişlerden, farklı yaşlardaki Ekranella yazarlarının televizyon hakkında kendilerine ait özgün fikirleri var. Buluştukları tek nokta ise televizyon sevgisi. Ekranella Televizyon Yıllığı 2014, sektörle ilgili ahkam kesme niyetinde bir kitap değil. Televizyon izlemeyi seven ve ilgili olan herkes tarafından okunabilir. 2014 yılı boyunca ekrana dair dikkate değer ne varsa, bu rehberin içinde yer alıyor. İlginç ve eğlenceli bir rehber olmasının yanı sıra, Türkiye ve dünyadaki trendler ve gidişat konusunda da bilgilendirici bir yönü var.
Dedikodunun Sevişme Hali: Genç Kadınlar Deneyimlerini Nasıl Paylaşır?
Nilay Erdem
Seks üzerine başka ufacık bir konuşmadan buraya taşındı bu sohbet. Baktık konuşmaya hevesliymişiz, konuşacak çok şeyimiz varmış… Kantin ortamından, kalabalıktan çekinerek biraz da sansürledik kendimizi. Kadınlar cinsel hayatlarını paylaşır mı, paylaştığında nasıl paylaşır; buna biraz yakından baktık. Hem de birbirimizden çok şey öğrendik. Buyurun, keyifli okumalar!
Nilay: Kadın arkadaşlarınız sizinle deneyimlerini paylaşıyor mu, siz paylaşıyor musunuz? Bu, keyifli, sevdiğiniz bir şey mi?
Burçak: Benim kanayan yaram bu adeta. Konuşmama meselesi hep geriyor beni, çünkü iyi eyvallah ben bir şey yapmaya başladım sıkıntı yok, keşfediyorsun öğreniyorsun falan. Ama doğru mu yapıyorum, daha çok şey yapabilir miyim, ben daha çok zevk alabilir miyim, karşımdaki adama daha çok, başka bir şey yapabilir miyim? Çok az kişiyle konuştum. O da işin zevkli kısmından ziyade, iyiydi kötüydü, canım acıdı, kan geldi… Şimdi ise, ben arkadaşlarımı daha çok konuşmaya teşvik eden kısım oluyorum; nasıldı, öyle miydi böyle miydi? Ama gerginlik de yaratıyor bazen. Daha mahrem bir şey olarak anlıyorlar ama bence bu kadar mahrem olmasına gerek yok! Özellikle hani n’apıyoruz, ne hissediyoruz, n’oluyor; bunları anlamak için…
Nilay: Yani meraktan, öğrenmek için yaptığın bir şey mi yoksa konuşmaktan zevk aldığın için mi?
Burçak: Öğrenmek için yapıyorum ama konuşmaktan da zevk alıyorum, bu çok net :). En başta daha şeydi, bilmiyorum sizde öyle bir kaygı oldu mu, ben başta doğru mu yapıyorum bu işi hissi yaşıyordum.
Hilal: Ne anlamda doğru mu yaşıyorum diye düşündün?
Burçak: Yani daha zevkli olabilir mi, daha bir şey yapabilir miyim?
Hilal: Ben düşünmedim öyle bir şey. Ben daha çok hani doğru mu yapıyorum, yanlış mı yapıyorum? Yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım diye bir şey…
Nilay: Ahlaken bir şey yani?
Hilal: Aynen.
“Başka Konu mu Kalmadı?”: Orgazm, Kürtaj, Utanç ve Suskunluk
Burçin Tetik
“Kızlı-erkekli” (aslında kadınlı-erkekli elbette, ama yakın geçmişe böyle kazıdık bu ismi de şimdilik, diğer pek çok kavrama yaptığımız gibi!) ev tartışmaları patlak verdiğinde, bu evlerde yaşayan öğrencileri ve genç insanları savunan çoğu kişi o evlerin “aslında nasıl da cinsellikten uzak alanlar” olduğunu anlatmaya girişmişti: Bir kadın ve erkeğin aynı evde bulunması ille de cinsellik mi demekti; bu adamların aklı fikri de başka şeye çalışmıyordu canım, gençlerin arkadaşça aynı evde eğlenmesine tahammülleri yoktu; hem arkadaşlık nedir bilmezlerdi zaten onlar, bir kadınla bir erkeğin arkadaşlığını akılları almazdı; ayrıca bizim kızlarımız iffetliydiler, aynı evde kalan kadın ve erkekleri cinsellikle bağdaştırmak hep o bağnazların işiydi, bizim çocuklarımız öyle şey yapmazlardı, ancak o sapık adamlar öğrenci evlerini cinsellik yuvası zannederdi işte, o da kendileri hiç kadın-erkek arkadaşlığı yaşamadığından tabi; tabii tabii, pek tabii!! Savunulacak asıl şey, her reşit insanın istediği cinsten ev arkadaşları olabilmesi ve istediği kişiyle cinsellik yaşayabilmesi olacakken, kadınlı-erkekli evler, koskoca bireylerin cinsiyetsiz ve cinselliksiz çocuklara dönüştürülüp onaylandıkları bir alan haline geldi. Bunu yapanlar da kendini özgürlükçü ve çağdaş addeden insanlar, tabii en çok da aileler oldu.
Yıllar evvel bir arkadaşım acilen ameliyata alınacaktı. Öncesinde doldurduğu formda daha önce anestezi alıp almadığına dair bir soru vardı, ancak arkadaşım doğru bilgiyi veremedi, hayır seçeneğini işaretledi ve ameliyata öyle girdi. Çünkü ilk narkozunu kürtaj sırasında almıştı ve ameliyatı için yanında bekleyen ailesi, genç kadının doktora sağlığı hakkında yanlış bilgi vermesi için yeterli bir sebepti. Tanıdığım başka bir kürtaj geçmişi olan kadın ise, yine ebeveynlerinin hastane odasında olması yüzünden rahmindeki kist için ameliyata alındığında bile medikal geçmişini anlatamamış, hastalığıyla doğrudan bağlantısı olabilecek bu bilgiyi, sağlığını tehlikeye atmak pahasına da olsa saklama zorunluluğu duymuştu. Ailesinin haberi olmadan evden çıkıp kliniğe giderek kürtaj olan ve akşam hiçbir şey olmamış gibi eve gelip hayatına devam eden genç kadınlar ise artık şaşırmadığımız, hayatımızın rutin bir parçası; bazen yakın arkadaşlarımız, bazen kendimiz. Bu kadınların hepsinin sayılı okullardan mezun, yüksek eğitimli insanlar olduklarını, birçoğunun yurtdışında yaşadığını, hatta bazılarının iletişim kuramadıkları ailelerinin kuşaklar boyu kolejli olduğunu söylesem ne değişir? Belki bizi yutan tabularımızın ne ekonomik bağımsızlıkla, ne eğitimle, ne de tırnak içinde “batılılaşmış” olmakla iyileştirilebildiğine işaret edebilir ancak.
Hayâl Kurmak Bile Sınırlanmışken…
Havva Çifçi
Sevişmenin ne menem, ne utanılası bir şey olduğuyla çocukken tanıştım. Su kesintilerinin büyük şehirlerde sık olduğu bir zamandaydık. Amcam okuduğum ilkokulda öğretmen olduğu için sabahları okula beraber gidiyorduk. Sabah amcam “babanlar ne yapıyor?” demişti. Ben de gülerek, “banyo yapıyorlar” demiştim ve o gün amcam kulağımı çekmişti. Çocukluğuma ait hafızamda sebebini anlayamadığım bana uygulanan ilk şiddet vakasını o zaman yaşamıştım. Çünkü çocukken şiddet gördüğümde illa ki şiddetin sebebini de bilirdim. Büyüklerin dünyasına hoş gelmiştim! Çocuk aklım yetişkinlerin dünyasında ilk hayâl kırıklığını böylece yaşamıştı. Nedenini anlayamadığım bir sebepten kulağım çekilmiş ve azar yemiştim. Belli ki bir yerlerde “ayıp” dedikleri bir şey olmuştu ama ayıp olan “şey”lerin adının “şey” olduğunu ben belirlememiştim ve bunlara “şey” ve “ayıp” demek hep büyük büyük amcaların, babaların işiydi. Ayıp olan “şey”lerin mekânları ise yatak odası ve banyoydu. Amcama bizimkilerin banyo yaptığını hafif bir gülücük kondurarak söyleyince daha da ayıp bir “şey” yapmıştım. Halen, çocuk gülümsememle kurduğum o tek cümle geliyor aklıma; sonrasında da amcamın kulağıma asılarak beni azarlaması. O gün tabii ki bu yaşadıklarımı çözümleyememiştim ama ergenliğe geçişle, toplumun genel ahlak kurallarıyla daha fazla kısıtlanmaya başlamamla beraber, o gün yaşadıklarım açıklığa kavuşmuştu. Anne babaların sevişme sonrası banyo yaptıklarını imâ etmenin büyüklerin dünyasında yeri yoktu. Ben en çok birbirlerinden sakladıkları ama hep de yaşadıkları “şey”i biliyormuşum gibi gözükmüşüm ki; koca amcamın aklına daha çok küçük olduğum bile gelmemişti. O günden bu yana “şey”lerin adını hep açık açık söyleyesim var.
Aslında batası dünya, büyüdükçe bizden sevmeyi sevişmeyi hep bir yerlere saklayalım istiyor. Herkeslerde “ayıp şey”lerle tanışmanın illa ki bir hikâyesi mevcuttur. Fakat asıl mevzu ayıpları belirlemede zerre kadar özne olmamamıza rağmen, “ayıp şey”lerin neden “ayıp” olduğunu bilmeyişimizdedir. “Ayıp ne ayol!? Asıl sizlerin yaptığı “ayıp”!” diyesim var! Sevişmeyi, amı, sevmeyi, öpmeyi, öpüşmeyi günlük yaşamımızdan sildikçe daha da sıkıcılaşıyor muyuz, ne?! Dilin sınırını ihlal etme cüretinde bulunanın hakkı kötektir, buna özellikle çocuklar dâhildir. Çünkü ağaç bile yaşken eğilirmiş. Böyle olaylarda kelli felli amcalara karşı hep çocuk kalasım var ama karşılığında şiddet görerek değil! Amcalar, çocuklara büyüdükçe her bir güzelliği saklamayı ve toplumdan saklanarak yaşama becerisi edinmeyi şiddet kullanarak öğretiyorlar.
















