Zamanı Tarih Haline Getirmek İçin Kız Kardeşliğe İhtiyacımız Var…
Selda Tuncer
Geriye zamanın kalmaması ne demek? Ne güzel ama ne ağır bir soru… Öyle ki düşündükçe insanın altında ezileceği kadar ağır bir soru… Aslında niyetim bu sayıda bunun üzerine bir şey yazmaktı ama zaman geçtikçe, üzerine düşündükçe fark ettim ki yazacağım her şey çok karamsar olacak. Ve açıkçası öyle bir yazı da yazmak istemedim. Sonra bir şey oldu, güzel bir şey oldu ve zamanın nasıl biriktirildiğini, bugüne ve/ya yarına taşındığını gördüm, hatırladım.. ve soruyu tersinden sordum.. Geriye zaman bırakmak ne demek ve nasıl mümkün?
Gelelim bu soruyu sorduran hikayeye… Yaklaşık 8 aydır memleketten uzaktayken ve İskoçya maceramın son günlerine gelmişken Londra’da bir günlük feminist bir buluşma yapılacağını duyunca bu fırsat kaçmaz deyip kalktım gittim. İyi ki öyle demişim, iyi ki gitmişim!.. Doğru yerde ve doğru zamanda olduğunu hissetmek böyle bir şey… London feminist network tarafından üçüncüsü düzenlenen buluşma katılımcı sayısı ve çeşitliliğiyle, ele aldığı konu ve temalar itibariyle ve en çok da taşıdığı öfke ve heyecan ile inanılmaz zengin bir deneyimdi. Ama bu bir günlük buluşma boyunca ısrarla üzerinde durulan bazı kavramlar vardı ki bu yazının çıkış kaynağı oldu. Bunları tartışmaya geçmeden önce en azından bir gün boyunca bulunduğum ortamı, soluduğum havayı anlatmakta fayda var.
Feminizmin Sınıfı Kadınlığın Kimliği
Gülnur Elçik
“Bu ülkeye ideolojilerden evvel onların eleştirileri geliyor.” diye bir sitem dinlemiştim yıllar önce. Sanırım bu haksızlıktan en çok nasibini alan, çoğu kez ekşi sözlük kıvamında “ortalamacı” bir dilin eleştirileriyle boğuşmak zorunda kalan hareket, feminizmdir.
“Küreselleşme, emperyalizm kavramlarını konuşmadan kadın hareketini konuşmanın gereksizliği”, “Kimlik siyasetlerinin sınıf çelişkilerinin üzerini örttüğü ve hala açıklayabilirlik değeri taşıyan tek yöntemin sınıf çözümlemesi olduğu”, “erkeklerin de kadınlar kadar özne olarak rol almadığı, özne-özne ilişkisinin gerçekleşmediği bir hareketin dışlayıcı olması itibariyle desteklenemezliği” gibi varsayımlar üzerine oturan siyasi bakışın temelinde feminizmin bir kimlik politikası olmasının eleştirisi bulunuyor. Fakat bu noktada bir kimlik siyaseti olarak feminizmin doğruluk düzeyinin tartışılmasından ziyade hayatı kategorik karşıtlıklar üzerinden algılama sorununun gündeme getirilmesi doğru gibi görünüyor. Çünkü bu kategorik düşünme keskinliği bir yandan her kimlik talebinin birbirine düşmanlıktan beslendiğini öne sürerken diğer yandan özgürlüğü yek bir projesi olan etkinlik hali olarak kurarak özgürleşmeci ideal ve pratiklerin kendi arasında çelişkili olduğu saptamasına yöneliyor. Neticede Feminizm, hiçbir özgürlük-eşitlik idealinin, temelindeki cinsiyetçiliği sorgulamadan ve katılımın eşit hareketinden faydalanmadan özgürleşemeyeceğini hatırlatan “anayol” (1) olarak makul özgürlük versiyonlarından da faydalanarak temeldeki çatlağı işaret ediyor.
Batı’da Akademik Feminizmin Müdahale Arayışları
Gülru Çakmak
Batı’da 1960’ların sonunda ortaya çıkan, 70’lerde tüm gücüyle yayılmaya başlayan ikinci dalga feminizmin en önemli amaçlarından biri kadınları modern homojen kamusal alandan dışlayan ataerkil pratiklere ve toplumsal yapılara karşı durmaktı. Bu karşı duruş, ‘kadın’ kimliğinin, ataerkinin edilgen ve erkeğe bağımlı olarak tanımladığı bir durumdan çıkarılarak, bu kimliği kamusal alanda etkin bir bireylik pozisyonuna taşımayı, bu bağlamda kadınlığı yeniden tanımlamayı amaçlıyordu. 70’lerin Batılı radikal feministleri, canla başla sarıldıkları bu yeniden tanımlama projesinin hedeflediği genel toplumsal değişimin bireylerde başladığına inanıyorlardı. Bu nedenle, kadınlığın yeniden tanımlanması projesini gerçekleştirebilmek için toplu eylemlerin yanısıra kadınların küçük gruplar halinde toplanarak hayatlarını paylaştıkları ve hayatlarındaki radikal politik değişim olasılıklarını tartıştıkları bilinç yükseltme toplantıları bu dönemin toplumsal değişim stratejileri arasında önde gelmişti. 1970’lerden günümüze feminist hareketin tarihi üzerine düşünen Batılı feminist akademisyenler arasında özellikle 90’larda ortaya çıkan bir akım, radikal hareketin günlük hayata dayalı ve günlük hayatı değiştirmeyi amaçlayan feminist bilgi üretimine özlemle ve imrenerek bakar. Çünkü bu erken tarihte feminizm henüz akademik kurumlara, standartlara ve beklentilere uyum sağlamamıştır. Bu yazarlara göre, feminist kuramın ve toplum eleştirisinin sosyal ve insani bilimlere girmesiyle hareket radikal niteliğini kaybetmiş ve feminizm akademik bilgi üretim ve tüketim mekanizmasına kabul edilerek evcilleştirilmiştir (1).
Çirkin Bir Nefret İdeolojisi Olarak Feminizm
Aksu Bora
Feminizmi keşfettiğimde, yirmilerimin başındaydım, seksenlerin ilk yarısı. Kendi kuşağımdan pek çokları gibi ben de siyasetle ilişkimi düşünmekle, yeniden şekillendirmekle meşguldüm. Pek çokları gibi ben de inançların, anlamların, tutumların ne kadar kendimize ait olabileceğini, ne kadar “dışarıdan” geldiğini merak ediyordum- ne de olsa meydanlar dolusu insanla “tek yol devrim” diye bağırdıktan bir kaç yıl sonra seçmenlerin yüzde doksan küsurunun darbeyi onayladığını görmüştüm! Belki de kişisel olan ile toplumsal olan arasındaki ilişki sandığımdan daha karmaşıktı ve iktidarın daha önce bildiğimden farklı tarifleri vardı… İşte, o dönemin yazarları, önce Gramsci sonra Foucault öyle girdi görüş alanıma… Aynı dönemde, hayatıma feministler de girmişti ve şimdiden bakınca tuhaf gelen bir şey yaptığımı fark ediyorum: Bu kadınları biraz egzantrik tipler olarak sevip beğenmek ama feminizmi bir tür İstanbul züppeliği olarak kabul edip kendi meselelerimle ilişkisini kurmamak (Kezban İstanbulda!). Bunda muhtemelen kendi kuşağımdan pek çok kadınla paylaştığım bir tür kadın düşmanlığının payı vardı: akıllı kadınlar öteki kadınlardan farklı, erkeklere daha yakındırlar. İşte, bildiğiniz “ben küçükken hep erkeklerle oynardım, ağaçlara tırmanırdım” hikayeleri.
Neyse, feminizmin benim sorularıma bir cevabının olduğunu farkettiğim nokta, “kişisel olan politiktir” sözü üzerine bu kadınlardan biriyle yaptığımız sohbetti- kendisi hatırlamıyordur bile muhtemelen, ama benim için tam bir aydınlanma anı olmuştu. Bugün de öyle düşünüyorum, feminizm bu tek cümleye sığdırılabilir: Kişisel olan, politiktir! Belki kadınların ezilmesini göre göre kadınlık bilinci geliştirmediğim, feminizmi başka bir can acısından gelerek keşfettiğim için böyle bir sonuca vardım. Aslında tam da tersi: ezilmeyi görebilmem için feminizme ihtiyacım varmış, bütün o “ben erkeklerle kankayım” hikayelerinin anlamını çözebilmem için. Bu bana bir görüş berraklığı sağladığı kadar bazı konuları görmemi de zorlaştırdı galiba. Mesela eski arkadaşlarımdan gelen inanılmaz düşmanca tepkileri (feminist oldum ya!) kendimce siyasi kodlar olarak deşifre etmeye çalıştım uzun zaman. Yahut hiç unutmuyorum, eşcinsel ilişkinin doğaya ihanet olduğu yolunda bir söylevi dinleyip sinirden titremiş ama bunu da bir medeniyetsizlik olarak görmüştüm… Anlaşılan gayet basit, sıradan, dümdüz kadın düşmanlığını ya da homofobiyi gördüğümde tanıyamıyordum! Sonraki yıllarda bunlarla o kadar çok karşılaşınca tabii benim bile görüşümde bir açılma oldu (eskiler buna zihnine küşayiş geldi derler!), hatta o kadar ki, gayet sofistike biçimlerini bile teşhis edebiliyorum artık.
Ressam Deniz Bilgin’e mektup
İnci Eviner
Deniz,
Uzun bir aradan sonra Ressam Deniz’le yeniden buluştum.Sana söylemek istediğim çok şey vardı ama kelimeler benim işim değil.O yüzden çizginin uzamında ikimizi yanyana koydum.Bu yakınlaşma sana olan kızgınlığımı artırdı çünkü imgelere gereğinden fazla inandınve bu yüzden onun tarafından yavaş yavaş yutulduğunu fark edemedin..direnmedin… bu yüzden sana kırgın olduğumu söylemek isterim.
On dördünde üç kadın
Dilek Şentürk
Çocukluğumda, şehir dışında oturan babaannem senede bir bizi ziyarete gelir, bir ay kadar bizde kalırdı. O zamanlardan aklımda kalan, onun gelişiyle arada bir gördüğümüz yaşlı bir tanıdığımızın da bizi sık sık ziyarete gelmesi, camın önündeki divanda saatlerce sohbet etmeleri, her gün görüşebilmek için can atmalarıydı. Evler çok yakın değildi, o vakitler belediye otobüsleri, dolmuşlar şimdiki kadar çok olmadığı için onların buluşmaları torunlarının eşliğinde birbirlerinin evlerine yürüyerek gitmek suretiyle sağlanıyordu. Böylece ben babaannemi götürdüğümde o evde, torunu babaannesini getirdiğinde de bizim evde sohbetlerine tanık oluyordum. Makbule Teyze ile babaannem öyle bir dalarlardı ki konuşmaya, konuşmak değil adeta yaşarlardı konuştuklarını, konunun geçtiği mekânda, zamanda olurlardı o an. Benim yanımda konuşmaktan çekinmezler, hadi sen git dersini çalış bahanesi ile de beni başlarından savmazlardı. Öyle bir dalarlardı ki geçmişi yaşamaya, benim, yanlarında olduğumu fark etmezlerdi belki de.
Annem salonda komşuları ile sohbette ya da mutfakta iş başında veya komşu ziyaretinde, çarşı pazar alışverişinde olabilirdi, iki arkadaş için bunun hiç önemi yoktu; zaten onlar cam önündeki divanda sohbet ediyor görünseler de farklı mekânlarda yaşıyor, farklı zamanlardan nefes alıp veriyorlardı.
Nesnelliğin Ağırlığını Tanımaya Bir Çağrı
Aksu Bora
Özne-Yapı Gerilimi, Gülnur Acar Savran’ın Beden, Emek, Tarih kitabından iki yıl sonra yayınladığı bir derleme. İlki, münhasıran feminist teorinin içinden, onun kavramlarıyla, onun soru(n)larıyla cebelleşiyordu, ikincisinin odağı Marksizm ve maddecilik. Feminizme dair sadece bir yazıda, “yeni toplumsal hareketler” üzerine olanda bir tartışma var. Ama kitap, dünyayı değiştirmeye çalışan herkesin bir biçimde uğraşmak zorunda olduğu temel bir problemle, özne/yapı gerilimiyle uğraşıyor. Yani, feministlerin (“maddeci” yahut sosyalist olup olmadıklarından bağımsız olarak!) ilgi alanı dışında değil. Savran da feminist teori ve politika ile bu tartışma arasındaki bağı, “feminizm saflarında da hegemonik olan öznelci, tikelci eğilimlerle hesaplaşmak zorunda” kalması üzerinden kuruyor. Yani, bu iki kitap benzer bir kaygıyla, benzer bir öfkeyle yazılmış. Bunu yazarın öfkeyi nezaket ve mizaha saran dilinden duyabiliriz: “Postmodernist teorilerde biteviye sürüp giden bu meşrular ve gayrı meşrular listesi, insanda postmodernizmin neredeyse bir ruh hali olduğu izlenimini uyandırıyor. Bütüncül teoriler karşısında perspektif çokluğunu, evrensellik karşısında yerellik ve tikelliği, hakikat karşısında yorumu ve göreliliği, politika ve etik karşısında estetiği, ideoloji eleştirisi karşısında yapıbozumunu, gerçeklik karşısında imgeleri, temsil karşısında benzetimi (simülasyon), zaman karşısında mekânı, çelişki karşısında farklılıkları, sınıf karşısında kimlikleri, gereklilik karşısında olumsallığı ve kaosu öne çıkaran, bilgiye, akılcılığa, kurtuluş söylemlerine kuşkuyla bakanların paylaştığı, estetize edilmiş bir ruh hali”…
AMARGİST: Bir Sözlü Tarih Çalışması
Gamze Toksoy, Suna Yılmaz, Esen Özdemir, Özge Altın, Aksu Bora
Amargi Kooperatifi sözlü tarih çalışmasının görüşmelerini tamamlayan Amargist grubunu konuk ettik ve sorduk:
Aksu: Her şeyden önce, bu kadar uzun ve zorlu bir yola çıkmayı göze aldığınız, bu yolu kazasız belasız kat etmeyi başardığınız için sizi tebrik etmeme izin verin… Sadece devletin ve ulusun değil, grupların, örgütlerin, hareketlerin ve hatta kişilerin bile ‘resmi tarih’lerin boğuculuğu içine hapsedildiği bir ülkede, içinde çeşitlilik ve farklılık barındıran bir örgütlenme modelinin oluşumunu ortaya koymaya çalışmak az buz bir iş değil… İsterseniz buradan başlayalım: Bu büyük işe girişirken aklınızda ne vardı ve neden sözlü tarih yöntemini seçtiniz?
Gamze: Sanırım tam senin dediğin gibi kişisel tarihlerimizi görünür kılma derdiyle hareket ettim ben öncelikle. Resmi tarihin böylesine belirleyici olduğu, bellek oluşturmada böylesine etkin olduğu bizim gibi ülkelerde resmi tarihin totalleştirici anlatısının dışında bir şeyler yapmanın kendisi politik bir seçim ya da refleksiyon olabiliyor. Sözlü tarih resmi tarihin önemsiz gördüğü, dışarıda bıraktığı anlatıları da tarihin konusu haline getirebilecek, gündelik yaşama ilişkin ayrıntılarda saklı bilgileri de bulabileceğimiz, buradan yaşamın bütününe dair sorular sorabileceğimiz bir yöntem. Söz konusu kadınlar ve onların anlatıları, örgütlenme deneyimleri olunca bu çok daha anlam kazanıyor.
Aksu: Neden özellikle kadınlar için önemli sözlü tarih?
Gamze: Kadınların ‘tarih dışı’na itilmiş olmalarının ataerkil sistemin işlemesini kolaylaştıran temel dinamiklerden biri olduğunu biliyoruz, bu konuda Türkçe literatürde de önemli çalışmalar var. Son zamanlarda her ne kadar kadınları bu coğrafyada da tarihi yazan aktörler olarak kurgulayan çalışmaların arttığını görsek de, yine de bu konuda söyleyeceğimiz, söylememiz gereken çok şey var. Türk modernleşmesinin kadınlar üzerinden nasıl yol aldığının öyküsü bence henüz parçalarını birleştirmeyi bekleyen bir puzzle gibi. Kadınların örgütlenme değimleri ise bu puzzle içerisinde ya görünür kılınamıyor ya da belli isimler, başlıklar etrafında tartışılıyor. Bu konuları dert eden bir yerden, özellikle de kadınların yaşadıkları deneyimleri aktarmanın yolunu sağlayacak nasıl yöntemler bulabiliriz diye düşündük ve nasıl katkı sağlayabiliriz diye tartışmaya başladık…
Tarih, Suçlu Kadınlar ve İnci Avcısı
Ebru Aykut
Eylemi diğer tüm insanî etkinlikler içinde ayrı bir yere koyarak yücelten Hannah Arendt’e göre, “…ölümlüler arasında cereyan eden şeyler… hiç bir zaman gerçekleştikleri andan sonraya kalamazlar ve hatırlayışın yardımı olmadan arkalarında hiç bir iz bırakmazlar.” Hatırlamayı mümkün kılacak, denizin derinliklerindeki inci ve mercanları bulup suyun yüzeyine çıkartan bir inci avcısı gibi, zamanın tortusu altında saklı kalmış geçmiş olayları unutuluşun boşluğundan kurtaracak olan ise şairlerin ve tarihçilerin edimleridir. Tarihçi bir inci avcısı gibi, gerçekte ne olduğunu tüm veçheleriyle asla bilemeyeceği bir geçmişin katmanları arasından “ne”leri hatırlayıp “ne”leri unutuluşa terkedeceğine karar verirken, bugüne politik bir müdahalede bulunur. Hangi heyecan ve kaygılarla kimin hikâyesini kimler için anlatacaktır? Geçmişten hangi “an”ları kurtaracaktır? Padişahlar, sadrazamlar ve devletlû paşa hazretlerinden mütevellit bir büyük iktidar anlatısının arkasında kaybolmuş sizin bizim gibi (sıradan) insanların (sıradan) hayatlarıyla ne yapacaktır?
Bir kadın yaşamöyküsünü belgelemek
Bişeng Özdinç
“Dünyaya iki kez bakmayı öğrenmeliyiz”
(Bir Hint Atasözü)
Ben aşağıda anlatılanları tarih kitaplarından ya da belgelerinden edinmedim. Tarihsel belgeler ve kitaplar geçmişimiz hakkında her şeyi söylemiyor. Geleneksel tarih büyük olaylara ve tanınmış insanlara odaklanmaktan, ötekilerin yaşam deneyimlerini kaçırma eğiliminde. Oysa ki tarih çemberimizi çevirdiğimizde kendi ailemizde, topluluğumuzda, bizden yaşlı olanların deneyimlerinde ve yaşayan canlı belleklerde ne çok şey görüyoruz!
Kuşkusuz kendisi hakkında söylenenler yanında, onu görebilmeyi ve kendi öyküsünü kendi ağzından, kendi sözcüklerinden dinlemeyi çok isterdim. Ne yazık ki geçmişe gidemeyiz. Ama hayatlarımızın bir ucuna değen ve hep değmeye devam edecek olan bu deneyimler hakkındaki bilgimizi hiç olmazsa yaşayan bu canlı belleklerden taşıyabilelim. Sormak yetiyor işte!
Yaşam hikâyelerini sonsuza değin kaybetmek yerine, bize anlatılanların kaydedilmesi bile ‘düşüncelerin’, ‘duyguların’ ve ‘gerçeğin’ karışımı olan bir tarihin ölmesini engelleyecektir. Bir yaşam bedensel olarak sona erdiğinde, hatıraların da unutulmaya yüz tutulduğu koca bir tarihimiz var. Ama sözlü tarih hatırlamamız, öğrenmemiz ve şükran duymamız gereken bir geçmişi koruyor. Geçmişe ait yeni görünümler, pencereler açıyor. Her zaman birileri için geride okunan ve yeniden yaşama getirilen birşeyler kalabiliyor böylelikle. Sözlü tarih güçlendiriyor. Ne kadar farklı kadın yaşantıları olursa olsun okuduklarımız, ortak bir takım duygular yakalamak mümkün oluyor.
Kendi yaşamlarımızın yıldızıyız
O, Hakkari’de ilk resmi nikâhı olan kadın! Bu nikâh bir kadın ve bir erkeğin birbirlerine duydukları aşka dair yapılmış! Zamanın belediye başkanı sormuş: “Kim bu şehirde resmi nikâhı kabul eder?” Akla gelen tek isim Sabriye ve Sait Çetin olmuş…
















