Bütün kadınca bilmeyişlerin ortak adı: Ayşe Teyze
Hatice Meryem
“Ayşe Teyze” küçük bir kızken Anadolu’nun adsız sansız bir kasabasında yaşardı. Yılda bir kez cirit oyunları düzenlenirdi bu kasabada. “Ayşe Teyze” at binmeye, rakiplerine cirit atmaya çok hevesliydi. Cirit ovalarının şahı olmaktı en büyük arzusu.
Ailesi ondaki bu eğilimden rahatsızdı. Bir gün gizlice cirit sahasına girdi, atlayıp bir atın sırtına, kendini ovalara vurdu; fakat bu ilk denemesinde düşüp kolunu kırdı. Ölmekten son anda kurtuldu.
Durulması için onu kasabadaki İmam Hatip Lisesi’ne yolladılar. Orada da rahat durmadı, duramadı “Ayşe Teyze”. Koşturup durdu okul bahçesinde. Bir gün hocalarından biri gözlerini ona dikip “Arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın sen” dedi; “içini öldürmeyi bilmiyorsun.”
Gerçekten de “Ayşe Teyze” içindeki hayvanı zorla ya da güzellikle terbiye etmeyi yahut öldürmeyi bir türlü öğrenemedi; hal böyle olunca da Hasan’la ilk birleşmesinde hamile kalakaldı.
Unutmaya, Hatırlamaya, Suskuya ve Söze Dair Bir Kitap: Araf’ta Bir Söz Güzeli
Handan Çağlayan
“Belki de ruhlarımızı almanın tek yolu hatırlamaktan geçiyordu. Daha derinlerde olanı hatırlamaktan…”
Öykü anlatmanın sağaltıcı bir işleve sahip olduğunu kendi deneyimlerimizden biliriz. Psikanalist, yazar ve şair Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, öykülerin ilaç olduğunu söylerken, bu sağaltıcı işleve vurgu yapar. Güzel Adanır Baz’ın iç içe geçmiş öykülerden ve masallardan oluşan Araf’ta Bir Söz Güzeli kitabı da böylesi bir işleve sahip. Yazan için olduğu kadar okuyanlar için de.
Kitabın adı, kahramanı kadın olan Söz güzeli masalından geliyor. Yazarın çocukluğunda duyduğu masallarla kendisine dokunan kadın hikâyelerini harmanlayarak yarattığı anlatıya dair söyleyecek çok şey var ama dilerseniz önce Güzel Baz’ın kendisine kulak verelim:
“Bir çığlığı duymakla başlar benim masal serüvenim. Ruhunu kaybetmiş bir kadının çığlığını. Aynı şehirde yaşıyorduk. Hepimizin aslında bir şeyleri unutarak var olduğumuz günler, onun için sona ermişti. Çünkü artık unutacağı bir şey kalmamıştı. Bu çalışmada, ruhunu aramaya koyulan bir kadının araladığı kapıdan, ruhunu kaybetmiş kadınlığın ve nihayetinde ruhunu kaybetmiş insanlığın ruh arayışına tanık olacaksınız. (…) okuduklarınız artık sizin hikâyeleriniz, sizin masallarınız olacak… Çağdaş dünyamızın kadınları ve erkekleri olarak, Kaf Dağı sakinleriyle yüzleşirken, bakalım sizler kaç arpa boyu yol alacak, ya da Kaf Dağı’nın sizlere kaç arpa boyu uzaklıkta olduğunu göreceksiniz …” (sf: 5)
Hatırlıyorum, belki!
Gizem Ekin Çelik
“Neden çıkmayalım bu özürlü takviminden
Aptalların gramerinden, mitoloji filan bilenlerin
Noktalı virgülü hep en doğru yere: ah belinda filminden
Yüzünü buruştur ve bunu kimseye açıklama”
Geriye zamanın kalmaması ne demek mesela? Zaman, hatırlamak, unutmak üzerine düşünmek…
Aklımda bu üç tilkiyle geziyorum. Aklımdaki tilkileri de aklımdaki tilkilerin hayatla kesiştiği yerleri de pek seviyorum. Geçen hafta Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları’nın açılış dersi böyle güzel bir tesadüfe ev sahipliği yaptı, Gülnur Acar Savran söyleşisi ile.
Bilincinin bizatihi kendisiyle, onu yükseltmekle, yerini yöresini kurcalamakla cebelleşmiş bir kadın, cebelleşmelerini değişik seviyelerde devam ettiren bir sürü kadına bir sürü şey anlattı. Kendi deyimiyle kendi hafızasından bile sakladığı feminist itiraflarını. Bunları neden sakladığını anlamaya çalıştığını, bunca yıl sonra neden hatırladığını da elbette. Konuşmasını dinlerken önemli bir ana şahit olma hissi ile anlattıklarının bir yerden tanıdık gelmesinin şaşkınlığı arasında gidip geldim. Önemli bir ana şahitlikti bu, çünkü kadınların hatırlamaktansa unutmayı yeğledikleri bir toplumsal yapıda, köşe taşlarından biriydi bu konuşma. Kendi varlık mücadelelerini veren kadınların bunu sadece kendilerinin yaptığına dair yalnızlık yanılgısının kırılmasıydı, onu dinleyen genç kadınlar için. Konuşmanın başlığı “Feminizme Retrospektif Bir Bakış”tı ama “herkes kendi feminizminden, kendi çuvaldızıyla başlasın” düşüncesiyle dinledim ben Gülnur Hoca’yı.
Hatırlamak, Buluşmaktır*
Fethiye Çetin**
Dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden 1915 felâketini, sonrasındaki suskunluğu, hüznü ve yalnızlığı anlatan hikâyesini öğrendiğimde anneannem yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Bir süre sonra, anlattığı olayları ve isimleri not etmek için kağıdı kalemi alıp yanına oturdum. Yaşadığı vahşetin üzerinden yaklaşık altmış yıl geçmişti ama köyünü, evini, olayları, dedeleri, neneleri dahil tüm akrabalarının, kuzenlerinin, hatta köy muhtarının adını çok net hatırlıyordu. Onca suskunluğa, unutturma çabasına rağmen, ailesini ve yaşadıklarını unutmamıştı; geçmişi ince ayrıntılarıyla anlatıyordu.
Duyduğum andan itibaren taşımakta zorlandığım bu hikâyeyi arkadaş çevremle paylaşmaya başladığımda, dinleyen herkesin aynı tarihsel kesitle ilgili bir şeyler hatırladığını ve hemen herkesin bu konuda anlatacak bir hikâyesinin olduğunu fark ettim. Anneannemin hikâyesi, kendisi gibi Müslümanlaştırılmış çocuk ve kadınların anıları dışında farklı hatırlamalara da yol açıyordu. Örneğin bir arkadaşım, evlerinin duvarında gizlenmiş bir bölümde bir kutu gümüş düğme bulduklarını, dedesinden bu düğmelerin ve o mahalledeki bütün evlerin Ermenilere ait olduğunu öğrendiğini ve daha fazlasını hatırladı. Bir diğeri, ahırdaki piyanoyu ve hikâyesini anlattı. Hangi yaşta yaşanmış olursa olsun, travmatik olaylar, yıllara, baskıya ve hatırlama yasağına direniyorlardı.
Hatırlamanın Film Hali: Battal Gazi’nin Kadın İzleyicileri ve Savaş Miti
Elif Ekin Akşit
Ursula Le Guin Critical Inquiry’nin anlatı sayısında, eğer bir çember oluşturmazsak, bir çember oluştursak ölecek de olsak, hiç yaşamamış oluruz der (Le Guin, 1980, s. 192, 194). Battal Gazi hikâyelerinin kadın takipçilerinin hikâyesi de biraz böyledir. Yirminci yüzyılda, film medyumunun da yardımıyla hikâye tepetaklak bir savaş ve erkeklik hikâyesine dönüşene kadar yüzyıllar boyunca taşıyan kadınlar, bu tepetaklak oluşla çemberi tamamlamış, ama hikâyenin içinden kaybolmuşlardı. Ben de burada bu çemberin, hem de her bir aşaması, her bir hatırlanışı büyük değişimlere denk gelen bu hikâyenin kadınlar açısından anlamı üstüne kafa yormak istiyorum. Bunun için tarihi filmlerin tarihle ve hatırlama biçimlerini tartışan ve daha önce yayınlanmış olan “Filmin Kadın Tarihinde Kullanımı” (2009) isimli bir çalışmamı temel alacağım.
İşe tarihte de, tarihi kurguda da belgesel çalışmalarında da, daha baştan anlatının güvenilmezliğini kabul ettiğimizde, ancak o zaman yani, anlatının bize hatırlamak için bir anahtar oluşturduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bu yüzden, burada anlatacağım dönüşümlerin ne kadar akademik donlara bürünseler de “hafızanın oyunları” başlığını taşımalarında şaşacak bir şey yok.
Jana Sanskriti- Hindistan’da Ezilenlerin Tiyatrosu
Jale Karabekir
Kadınların oyuncu olmaları, kadın takımlarına katılmaları ya da seyirci-oyuncu olmaları ilk olarak onların bireysel hayatlarını değiştiriyor
Anlatacağım hiçbir şey gerçek dışı değil, hiçbir şey ütopik değil. İnanması zor, ama Hindistan’da dev bir tiyatro topluluğu var. 1984’ten beri Hindistan’ın kırsal bölgelerinde, ufacık köylerde tiyatro çalışan, köy meydanlarında oyunlar sergileyen, demokrasiye inanan, asıl sorun patriarka diyen, kadın takımları oluşturan, kadın sorunları üzerine oyunlar yapan, tiyatro monolog değildir diyalogdur diye haykıran ve seyircisini oyuncu yapan dev bir tiyatro topluluğu: Jana Sanskriti. 24 yıllık yolculuklarını bu kısa yazıya sığdırmam mümkün değil, ama imkânsızın nasıl imkânlı olduğunun en büyük kanıtı Jana Sanskriti; katılımı, kolektivizmi, örgütlenmeyi yaşayan, deneyimleyen, değişimi ve dönüşümü hedefleyen, en önemlisi de bunları başaran bir kolektif.
Jana Sanskriti’nin merkezi Batı Bengal’in Kalküta kentinde. Ancak kentli bir tiyatro topluluğu değil, tam tersi Hindistan’ın köylerinde birçok tiyatro takımı bulunuyor. Şu anda binden fazla oyuncusu, 150 kadın takımı var.
Feminist Kuramın Sorunları
Zeynep Direk
Feminist kuramın tarihi anlatıldığında artık biraz eskimiş ve şu anda gündemimizde olan tartışmaları çok fazla içermeyen bir kategorizasyon dilimize yerleşmiş drumda. Bu anlatıya göre feminizm üç dalgadır: Eşitlik, farklılık ve kimsenin tam adlandıramadığı o üçüncü hal: Karşılaştığımız tekil duruma göre eşitlik ile farklılık arasında bir strateji belirleme kararı, önceden karar verilemezlik diyelim bu üçüncü dalgaya da. Bildiğim kadarıyla bu anlatı ilk kez Kristeva’nın “Kadınların Zamanı” başlıklı ünlü yazısında dile gelir. Ne var ki, eşitlik/farklılık dikotomisine dayalı bu kurgu, feminist kuram içinde meydana gelen olayları ve kavramsal hareketleri açıklamaya yetmiyor. Kanımca feminist kuramın zenginliği onun yeni sorular ve kuramsal tavırlar doğurma gücünden kaynaklanır. Ancak bu soruların nasıl birbirine yol açtığını ve tartışmanın nereden gelip nereye gittiğini de görmeye ihtiyacımız var. Eşitlik/farklılık karşıtlığına göre anlatılan bu kısa feminist kuram tarihi, soyutluğuyla, feminist kuramın kavramsal hareketini görmeyi engelliyor.
Kadın Kadına mı, Feminist Feministe mi?
Yasemin Akış
Geçtiğimiz sayıda Nil Mutluer, “Feminizm kimin için?” başlıklı yazısında, feministlerin şimdiye kadar ortaya koydukları mücadeleyle sadece kadınları değil, erkekler dâhil birçok kişiyi etkilediğine ve insanların ortak çalışma için bir araya gelmesiyle feminizmin herkes için olabileceğine değindi. Feminist hareketin önemli bir bölümüne eşlik etmiş olan feminizmin kimler için olabileceği sorusu, ‘erkekler feminist olabilir mi’ gibi sıkça konuştuğumuz, tartıştığımız, sıkıldığımız, sustuğumuz ve yeni bir gündem sonucu tekrar tartışmaya başladığımız bir mevzuya dokunmakta. Bununla birlikte, son yıllarda daha da belirgin olmaya başlayan bir durum olarak üniversitelerin kadın çalışmaları bölümleri ve diğer sosyal bilim alanlarında feminist teori veya toplumsal cinsiyet çalışmaları yapan erkeklerin sayısının, erkeklik çalışmalarının da ortaya çıkmasıyla daha da artmaya başladığını görmekteyiz.
Bazıları erkeklik çalışmalarını erkeklerin ataerkil sistem karşısında psikolojik olarak yaşadıkları ezilmeyi dillendirip kendilerini ‘sistem mağduru’ gösterecekleri ya da en azından kadınların ezilmişliğine karşılık erkeklerin ‘biz de eziliyoruz’ diyerek feminizmin önemini azaltacağı yeni bir alan düşüncesiyle eleştiriyor. Erkeklik üzerine henüz yeterince çalışma olmasa da şimdilik görünür olan durum, erkeklerin cinsiyetler arası eşitsizliğe dair söz söylenen alanlarda daha çok yer almaya başladığı. Bunu sadece akademi içersinden değil, çeşitli medya kanalları ve sivil toplum kuruluşlarından takip etmek de mümkün. Bu duruma ilişkin verilebilecek farklı tepkiler hâlihazırda mevcut. Bunlardan birkaç tanesi; bu alanda çaba harcayan erkekleri ‘istisna’, ‘özel olarak ilgilenmeyi gerektirmeyecek kadar az sayıda’ veya ‘her şeye rağmen erkek’ kabul ederek mevzu üzerine çok fazla konuşmamak. Nitekim buna benzer tutumlar bizim geçmişten bugüne ‘feminizm kimin için’ sorusunu sormayı bırakmamıza yaramadığı gibi, bir takım çalışmaların (erkeklik çalışmaları vb.) geleceğine ilişkin endişe üretmemize de engel olamadı. Ayrıca dünyada ve Türkiye’de eşcinsel hareketin de erkek egemenliğine karşı eleştirel sorgulamaya girmesi ataerkilliği eleştirmenin daha fazla insan grubu için bir ihtiyaç olduğunu bizlere gösteriyor. Bu sebeple gelişmelere karşı göstereceğimiz tepkinin, ataerkil sisteme ve birçok baskı biçiminin yeniden üreticisi olan kapitalizme karşı verilen mücadelenin sınırlarını genişletmesi ve mücadelede bizi farklı bir yere taşıyacak yeni sorular üretmesi gerekiyor.
Peki, ataerkil sisteme veya erkek egemen yapıya karşı genişleteceğimiz mücadeleden bahsederken yenileyeceğimiz şey sadece sorularımız mı olacak yoksa bu soruları yönelteceğimiz kişilerin alanını da genişletecek miyiz? Başka bir ifadeyle, feminist kadınların bir araya gelerek oluşturduğu alanların kaybolmaması veya bozulmaması için yeni gruplarla oluşabilecek karma çalışmalara karşı mesafe koyacak mıyız? Feminist alanda söz söylemek isteyenlerle oluşacak ortak diyalogun hangi biçimde kurulacağını belirleyecek olanlar yine feminist kadınların kendileri olabilir. Bu sebeple kadınların geçmişte (özellikle sol örgütlenmeler içinde erkeklerle) yaşadığı olumsuz deneyimlere rağmen başka gruplarla şimdi ve gelecekte oluşabilecek yeni, ortak eylemlere kapılarını kapatmaması lâzım. Bunu savunmak elbetteki erkeklerin büyük oranda değiştiği ve kadın örgütlerinin topyekûn karma olması gerektiği gibi bir anlayışa götürmemeli. Özellikle son yıllarda gelişim gösteren erkeklik çalışmalarıyla, erkeklerin ve erkekliklerin tek tip olmadığını daha iyi biliyoruz. Bu sebeple gelecek kazanımlara, tehlikelere veya taleplere karşı hazırlıklı olmak için feminist duruşu tazelemenin önemli olduğunu düşünüyorum.
Ortak Gündem Politikasının Başarıları ve Sorunları
Serpil Sancar
Bir süredir Türkiye’de feminizmin başarıları ve başaramadıkları üzerine çeşitli açılardan muhasebe yapma gereği olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunun geleceğe dair yeni öngörüler ve yeni politik yol haritaları yaratacağına dair bir beklentim var. Bu amaçla kadın hareketininin ortak gündem oluşturma stratejisi ve bunun neleri başarıp neleri başaramadığı üzerine yazarak bir adım atmak istedim.
Türkiye’de feminist eleştiriden esinlenen kadın örgütlerinin gelişmeye başladığı 1980’li yılların sonundan başlayan ve 90’lı yıllarda da devam eden sürecin, kadın örgütleri açısından daha çok kendine ait sözü oluşturma ve politik hedeflerini tanımlama ile geçtiğini söylemek mümkündür. Bu dönem aynı zamanda 12 Eylül rejiminin siyasal baskı ve yasaklarından yavaş yavaş çıkılarak yeniden siyasal örgütlerin gelişmeye başladığı da bir dönemdir.
12 Eylül yasaklarının gevşemesi ile siyasal toplumun yeniden şekillenmesi, döneme damgasını vuran önemli ideolojik ayrımlara paralel oluşan örgütlenmelerle gerçekleşti. İslamcı siyasal hareket başta olmak üzere Kürt kimliğinin tanınmasını talep eden siyasal hareket ve bunlara tepki olarak şekillenen ulusalcı ve laikci hareketler bu şekillenmenin ana aktörleri oldular. Erkek egemenliğini eleştirerek toplumsal yaşamı kadınlar lehine dönüştürmeyi hedef alan ve bu nedenle ‘bağımsız’ örgütlenmiş bir kadın hakları savunusu hareketi yaratmaya çalışan feminist örgütler dışındaki kadın örgütleri ise bu ideolojik fay hatlarına göre şekillenen siyasal örgütlere yakın ya da yandaş örgütler içinde bir araya geldiler. Bu örgütlerdeki kadınlar İslamcı, Kürt, Kemalist, Cumhuriyetçi gibi ‘kimlik aidiyetleri’ ile adlandırıldılar. Her biri kendi kimliğinin öngürdüğü siyaseti öne çıkartan bir yol izlemekle birlikte feministlerin yürüttüğü erkek egemenliğine karşı politikadan da etkilenen bir politik duyarlılığın gelişmesine destek oldular.
Eyleme Güvenmek
Aksu Bora
Türkiye’de feminizmin 80 sonrası macerasını anlamaya çalışırken en sık ve kolay yaptığımız, dönemlere ayırmak: seksenler- heyecan, radikallik; doksanlar- kurumsallaşma, yaygınlaşma, kabul görme; ikibinler- projecilik. Şema çizmek her zaman çekicidir, insan kendini meseleye hakim hisseder. Oysa meseleler genellikle bir şemaya yerleştirebileceğimizden daha karmaşıktır. Hele feminizm gibi çok bileşenli, dallı budaklı, sürekli değişim içindeki bir hareketten söz ediyorsak. Radikallik/ kurumsallaşma/ projecilik şeması da bazı doğrulara işaret etmekle birlikte, çok karmaşık bir şeyi fazla yüzeysel ve basit bir düzlemde değerlendirmeye çalıştığı için, anlattığından fazlasını örtüyor.
Bir takım toplantılarda “feminist hareket için en büyük tehlike, projecilik” gibi lafları duydukça, “biz 8 Martlarda meydanlardayken onlar projeci oldular” minvalinde dokundurmalar okudukça, en iştahlı tartışmaların fon kuruluşları etrafında döndüğünü gördükçe, bu şemayı yeniden değerlendirme, örttüğü şeyleri açığa çıkarıp anlamaya çalışma ihtiyacı duyuyorum. Belki bir tür özeleştiri tarafı da vardır bunun, çünkü 2002 yılında yayınlanan 90’larda Feminizm kitabının girişinde bazı çekincelerle de olsa bu şemayı kullanmıştık ve “proje feminizmi” diye bir şeyin tartışılması gerektiğini söylemiştik .
















