Bugün artık kadın özgürlük mücadelesi, nefsi müdafaa mücadelesi aşamasına gelmiştir!

fyuksekdag02

Figen Yüksekdağ’la Röportaj (II. Bölüm)

Özge Kelekçi, Meral Akbaş

Röportajımızın ilk bölümünün yayımlanmasının ardından geçen sürede yine Figen Yüksekdağ’dan alıntılayacak olursak “en” eşiğinde geçirdik günleri… Acıların ve direnişin eşiğinde… Kadın seslerinin eşiğinde… Tüm siyaset alanlarını ve dillerini kesen ve ama aşan, yeniden yaratan kadın seslerinin içinde… Çok “basit”, yalın, çıplak ve yine Yüksekdağ’ın deyimiyle “basitliğiyle derin, çarpıcı, siyasal ve fiziksel alanlardan taşan ses”lerle…: “Evinin yıkılmış duvarlarını, tank atışlarıyla, top atışlarıyla yıkılan evlerinin, duvarlarının enkazlarını, tuğlalarını taş taş, parça parça toplayıp barikatlara dönüştürüyor şu an Kürt kadınları. Bu Kürt kadınlarının hareketinin dili yani. O kadar yalın, o kadar sade, o kadar kendisi, o kadar haklı ki… Politik savaşın içerisindeki kadınların tavırları, söylemleri ön plana çıkıyor ama bizim çok fazla konuşmadığımız başka bir mesele var. Evinin içinde, yaşamın içinde, mahallede, okulda, iş yerinde, sokakta direnen kadınlar var yani. Bu, çok derin ve çarpıcı bir direniş.”

Sonra… HES’lere karşı mücadele eden o nice güngörmüş kadınların, Berkin’in annesinin, Rakel Dink’in ses(ler)inden konuşuyoruz. Suruç’un ve Ankara’nın kadınlarının adları, sesleri doluyor odaya, içimize.

“Acılı Yalnızlığıma Hoş Geldin!”

Derya Koptekin

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Gazeteci, akademisyen, sanatçı ve yazarlardan oluşan Barış Grubu’nun 30 Aralık 2015 Çarşamba günü gerçekleştirdiği Diyarbakır ziyaretine biz de İzmir’den katıldık. Sonraki gün de TİHV [Türkiye İnsan Hakları Vakfı] İnsan Hakları İçin Sağlık Çalışanları Grubu olarak Türkiye’nin çeşitli illerinden sağlık, emek ve meslek örgütlerinin Diyarbakır buluşmasına katılmak için kaldık.

Toplantı için hazırlanan salonun kapısından içeri girdiğimizde, duvardaki “Aslolan Hayattır. Silahlar Sussun, Zulüm Dursun, Barışı Konuşalım” yazısı karşıladı bizi. Aynı acının buluşturduğu iki kadın, Türkan Elçi ve Rakel Dink konuştu önce. Ardından bölge halkı tanıklıklarını anlattı.

Türkan Elçi, “Hoşgeldin kardeşim, acılı yalnızlığıma hoşgeldin! Öfke bileyenler sussun bir kere…” diyerek başladığında konuşmasına, hepimiz, çok değil bir ay önce kaybettiği eşi Tahir Elçi için tuttuğu mateme bütün kalbimizle refakat edebilmek için nefesimizi tuttuk.

Ardından Rakel Dink ağıda çalan sesiyle “Onca insan toprağa verildi. Toprak doymaz, toprak yeter demez. Onun için biz yeter demeye geldik. Lütfen bu kadar acı yeter. Kardeşçe, insanca konuşun demeye geldik. Hiç kimseyi toprağa gömmek istemiyoruz artık” diyerek matemin bir değil birçok kırmızı karanfilini serpti üzerimize…

Dünyada Diren! Filmine Dair Feminist Tartışmalar

LONDON, ENGLAND - OCTOBER 07:  Actresses Carey Mulligan and Meryl Streep attend the "Suffragette" press conference during the BFI London Film Festival at The Lanesborough Hotel on October 7, 2015 in London, England.  (Photo by John Phillips/Getty Images for BFI)

Ülkü Özakın

Diren!/Suffragette filmi bu akşam özel gösterimle Türkiye’de ilk kez gösterilecek. Birkaç ay önce 59. Londra Film Festivali’nin açılış filmi olarak seçilen filmde, kadınların oy hakkı için mücadele eden sufrajet hareketinin lideri Emmeline Pankhurst’u canlandıran Meryl Streep, gösterim öncesi yapılan basın toplantısında filmin ve kendi açıklamalarının yarattığı tartışmalar hakkında konuştu. Streep, bir süre önce -hem de tam filmin tanıtımı sırasında- bir söyleşide “Feminist misiniz?” sorusunu olumsuz yanıtlayarak büyük hayâl kırıklığı yaratmıştı. “Hayır, hayır, hayır, bir feminist değil, o bir hümanist.” Time Out dergisine verdiği söyleşide, Streep, tam olarak şöyle diyor: “Ben bir hümanistim, hoş ve tatlı bir dengeden yanayım.” Alaya alınmamak ve söylediklerine itibar edilmesi için feminist olmadığını söylemek çok tanıdık değil mi? Streep, Londra Film Festivali açılışındaki basın toplantısında, daha önceki bu söyleşide kendisini “feminist” olarak nitelemeye yanaşmamasıyla ilgili soruya şöyle yanıt verdi: “Bu filmde bir ifade geçiyor; “Laf değil, iş!” diye… Benim için de aynı ifade söz konusu. Yaşamımda yaptıklarım, bir insan olarak ne olduğumu gösterir. Onunla uğraşın, sözcüklerle değil!” Streep daha sonra sinema endüstrisinin hâlâ erkeklerin egemenliğinde olmasının öfke uyandırdığını söylerken, karar alma süreçlerine daha fazla kadının dahil edilmesi çağrısında da bulundu.

Jane Jacobs

jane 2

Jane Jacobs (4 Mayıs 1916-25 Nisan 2006)

L. Gülden Treske

Jane Jacobs, Amerika’da, McCarthy döneminde, cadı avına çıkıldığı yıllarda kamuda çalıştığı için politik görüşleri hakkında iki kez sorguya çekildi. Sorguda, ideolojisi olmadığını, prensipleri ile hareket ettiğini, bir yurttaş olarak da ilk ve en önemli endişesinin, fikir ve görüşlerini tüm açıklığı ile ifade edip edemeyeceği olduğunu söyledi.

Son kitabı, Dark Age Ahead (Kara Günler Yakında, 2004) yayınlandığında, Jane Jacobs seksen sekiz yaşındaydı. Doksan yaşında felçten ölümüne iki yıl vardı. 1916 yılında, Amerika’da Pennsylvania, Scranton’da doğmuş, iki dünya savaşı ve yirminci yüzyılın bütün mühendislik ve teknoloji harikalarını görmüştü. Doğduğu şehri bırakıp Büyük Buhran yıllarında New York’a geldiğinde, iş arayan lise mezunu bir genç kadındı. Daha sonra bu yılları için, hayatımın en zor dönemi diyecekti. Farklı farklı işlerde çalıştı, dergilere yazılar yazdı. Okul yıllarında kötü bir öğrenciydi ve derslerini hiç sevmedi. New York’da bu kez kendi isteği ile Colombia Üniversitesi General Studies’den ilgisini çeken her konuda dersler aldı; antropoloji, kimya, coğrafya, siyaset bilimi, zooloji gibi dersler en favori dersleriydi ve notları hep yüksek oldu. Bir dönem kamuda çalıştı, aktivistliği ve sendika üyeliği yüzünden komünist avındaki McCarthy’lerce sorgulandı. Amiri tarafından, “tam bir arıza çıkarıcı” olarak tanımlanmıştı. Sırf Sibirya’yı merak ettiği için Sovyetler Birliği’ne gitmek istiyordu ama vize başvuruları reddedildi.

Çernobil’in Babuşkaları: Yasak bölgeyi terk etmeyen kadınlar

Exército

Holly Morris- Çeviri: Özde Çakmak [1]

26 Nisan 1986’da, Çernobil’in 4 numaralı güç santralinin reaktörü soğutma deneyinin ardından patladı. Bu patlamanın ardından gelen nükleer yangın on gün sürdü ve Hiroşima’ya atılan bombadan dört yüz kat daha fazla radyasyon yaydı.

Bugün Çernobil’in toprağı, suyu ve havası dünyanın en kirlileri arasında. Reaktör, sınır polisleri, pasaport kontrolü ve radyasyon izlemesi ile tamamlanan karantinaya alınmış bir tarafsız bölge olan bin milkarelik “yasak bölge”nin merkezinde.

Fotoğraf: Yuli Solsken

Böyle bir yıkımın ortasında, Çernobil’deki insanların hikâyesi genellikle kayboluyor. Bu kaybolan hikaye, karantina altına alınan ve insansızlaştırılan yasak bölgede yaşamaya devam eden yüz otuz kişinin alışılmadık hayatını içeriyor. Bu yüz otuz kişinin neredeyse hepsi kadın. Kaza sırasında bölgeden yaklaşık 116000 kişi tahliye ediliyor, fakat bu kişilerin 1200’ü uzakta yaşamayı reddediyor. Şimdi 70’lerinde ve 80’lerinde olan ve bölgede yaşamaya devam eden kadınlar, kazadan kısa süre sonra kaçak yollardan evlerine dönen bu insanların hâlâ hayatta kalanları.

Biz Buradayız!

Bu çağrıyı yaygınlaştırıyoruz…Sesimizin çoğalması ümidiyle…

BİZ BURDAYIZ!

Politika bazen de birbirine sahip çıkmaktır.

Sadece bu.

Şehirler, kasabalar, mahalleler yangın yerine dönmüş, insanlar öldürülüyor, en temel hakları ihlal ediliyor.

Bu, savaştır.

Gözümüzün önünde yürütülen, savaş hukukunu bile tanımayan bir savaş.

Biz bu ülkede işlenen insanlık suçlarına ortak olmak istemiyoruz.

Öncelikle, politik görüşleri ve eylemleri nedeniyle hapishanede olanlara ses vermek, el uzatmak istiyoruz. Düşman olmadığımızı söylemeye ihtiyacımız var. Belki bir mektupla başlar, hoyratça kopartılan bağlarımızı tamir edebiliriz.

Belki bu korkunç savaş ikliminden çıkmanın bir yolu da budur: düşmanlaştırılanlara sahip çıkmak.

Gelin siz de bir ucundan başlayın. Onlara mektup yazın. Sesinizi duysunlar, sessizliğinizi değil.

[İlgili link için bkz.: https://birmektuplabaslar.wordpress.com]

 

İsim Görev Cezaevi Adı
Dilek Hatipoğlu Hakkari Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Handan Bağcı  Özalp Belediyesi Eşbaşkanı  Erzurum Oltu T Tipi Kapalı Cezaevi
Fatma Şık Barut Sur Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Sevil Rojbin Çetin Edremit Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Şaziye Önder Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Diba Keskin Erciş Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Saniye Cark Iğdır Belediye Meclis Üyesi Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Yüksel Bodakçı Silvan Belediyesi Eşbaşkanı Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
Hasan Basri Fırat Erzurum Hınıs Belediyesi Eşbaşkanı Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevi
Ali Çam Iğdır-Tire Hoşhaber Belediyesi Eşbaşkanı Ağrı M Tipi Kapalı Cezaevi
Mehmet Gültekin Tuzluca Belediyesi Eşbaşkanı Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevi
Nurullah Çiftçi Hakkari Belediyesi Eşbaşkanı Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevi
Harun Erkuş Lice Belediyesi Eşbaşkanı Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi
Seyid Narin Sur Belediyesi Eşbaşkanı Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevi

 

 

Çok daha güçlü sözler doğacak!

fyuksekdag01

Figen Yüksekdağ’la Röportaj- I. Bölüm

Özge Kelekçi- Meral Akbaş

Leyla Zana’nın yıllar önce mecliste ettiği yeminden beridir “Mecliste de bir hayalet dolaşıyor!” desek sanki, çok da yanlış bir laf etmemiş oluruz. Öyle bir hayâl(et) ki bu, o meclis salonunda oturan düz-adamların aklı almıyor! Çaresizce durdurmaya, susturmaya çalışıyorlar… Yıllar önce kürsüsünden Leyla Zana’ya “Dursana kız!” diye bağıran meclis başkanından, yakın zamanlarda Nursel Aydoğan’a “Bir kadın olarak sus!” diye ihtar çeken bir eski vekile kadar değişen pek bir şey yok! Yakalanması, zapt edilmesi mümkün olmayan, kısılamayan, sınırlandırılamayan, kapatılamayan ve inatla “Buradayız!” diyen bir “ses” var ortada, tam da meclisin ortasında!: “Biz kimsenin bacısı, kız kardeşi, annesi falan değiliz! Biz burada, parlamentoda erkeklerle beraber siyaset yapan kişileriz ve özgür bireyler olarak siyasette duruşumuzu ifade ediyoruz… Kadınlar adına artık kadınlar konuşsun!” [1]

Hele bir de mesele eş başkanlık olunca, bu “eş”lik meselesinin öyle sıradan bir “eşlik” meselesi olmadığı anlaşılınca, bu düz-adam-kafası dediğimiz şey daha da çok karışıyor; ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyor, saldırganlaşmakta sınır tanımıyor. İki bölüm olarak yayımlayacağımız bu röportajda, HDP’nin eş başkanı Figen Yüksekdağ’la sadece eş başkanlığa dair değil, bugünden 90’lara, kadın hareketine, barışa, imkân ve ihtimallere dair de konuştuk…

Kendisinin bize söylediği son cümlelerle başlayalım. Biraz olsun umuda, umut etmeye ihtiyacımız var diye: “Daha söyleyecek çok sözümüz var! Daha yapacak çok işimiz var! Daha görecek çok güzel günümüz var! Buna inanmaktan vazgeçmeyeceğiz, bunun için çaba göstermekten vazgeçmeyeceğiz!”

Noel Baba’yı Getirin Onu da Öpeceğim

2016_newyear

Didem Türe

Çok sarıldım ben bu sene. “Tesadüfen hayatta kalmış olmamızın bir bedeli olmalı” dedim. Durdum durdum da anneme, kardeşime, sevgilime sarıldım. Okulda, yolda, ofiste dostları gördüm sarıldım. Sarıldıkça ağladım. Omuzlarına iki damla da yükümü ben bıraktım. Hepimiz yüreğimizin yükünü birbirimize kattık; ne ağırlığından dert yandık, ne adımlarımızı yavaşlattık. Bize düşen ne kadarsa o kadarını yapabilmek istedik. Hep az geldi, yapacaklarımıza borç saydık.

Bu sene kötülüğün elini, kolunu, koltuğunu, doğrulttuğu silahı, sırıtışını, harfleri nasıl da yan yana getirebildiğini gördük, hatta televizyonda ses çıkarabildiğine bile şahit olduk.

2016’dan dileğim…

Evladının katili öyle evinin orta yerinde duracak, sen terliğini fırlatacaksın! Kopsa kopmaz ki yüreğin gibi bir anda elin kolun, onu da atasın dağılıp gidesin… Sonra ne yazar ki dünya bir tur atmış ya da ömründen yaş gitmiş… Yaşar gibi görünen, aklı yüreği paramparça insanlara dönüştürmek isterlerken bizi şimdi kalkıp da nereye gömeceksin acını, toprak dolmuş, katledilmiş çocukların, bebeklerin bedenleriyle? Bu umutsuzluğun orta yerinde hepimize güç diliyorum. Omzuna yaslanacağımız, yorulursak tutunacağımız daha çok dostumuz olsun.

lanterns_hawaiiVicdan yoksunlarıyla karşılaştığımızda sabrımız olsun anlatmaya. Bir daha… bir daha… bir daha… anlatmaya. Bitmesin enerjimiz, tükenmesin soluğumuz. Daha da çok güç versin bize 2016. Sokaklarda daha yüksek çıksın sesimiz, kalemimiz hiç durmasın, adımlarımız yorulmasın, ama asla anlatmayı bırakmayalım.

Sevgi diliyorum. İnsanları sevmekten vazgeçmeyelim. Yok be! Sevdiğimiz sevmediğimiz belli bizim, yüreğimizi çöplüğe çevirmenin alemi yok. Sevildiğimizi bilelim, yalnızlığı hissetmeyelim bu sene.

Yeni yıldan son dileğim… Barışın bizimle geleceğine olan inancımız daha da kuvvetlensin. Birbirimize inanmaktan vazgeçmeyelim.
Dünyanın yaralı coğrafyalarının yeni yıl mesajları da birbirine benziyordur herhalde Noel baba. İçini şişirdik yeni yıl ruhunun, kusura bakma!

Tabular, Korkular ve Kadınlar

tabular-korkular-ve-kadinlar20150909160959

Senem Donatan

zehraZehra İpşiroğlu’nun son kitabı ”Tabular, Korkular ve Kadınlar” Temmuz 2015’te E Yayınlarından çıktı. Ilık bir Eylül günü kitap üzerine söyleşi yapmak için, Eylem Ejder’le birlikte Zehra Hoca’nın evine gittik. Zehra Hoca sadece kitabının oluşum sürecini ve içeriğini değil, hayata ve toplumsal cinsiyete dair meraklarını, sorularını da paylaştı bizimle. Biz ona soru sormak için gitmiştik, ama bir anda kendimizi Zehra Hoca’nın hayata sorduğu sorulara yanıt ararken bulduk. Sohbet sohbeti açtı, muhabbet koyulaştı. Eylem sağ olsun, bu uzun ve keyifli muhabbetin ses kaydını iki günde çözümledi ama benim bu sohbeti kısaltmam, yazıyı derleyip toparlamam iki ayı buldu. Bu gecikmeden dolayı Zehra İpşiroğlu ve Eylem Ejder’den özür dilerim. Sizlere de keyifli okumalar dilerim. Umarım bizim sohbetten aldığımız tadı, siz de okurken duyumsarsınız. 

S.D.: Her çalışmanın, kitabın bir oluşum hikâyesi vardır. ”Tabular, Korkular, Kadınlar” kitabının oluşum hikayesini bize anlatır mısınız? Böyle bir kitap hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı? Çalışma süreciniz nasıl şekillendi?

Z.İ.: Bunun öncesi var tabii. Öncesi; benim toplumsal cinsiyet üzerine çalışmaya, araştırmaya başlamamla ilgili. Ben bu konuyla ilgilenmeye geç başladım diyebilirim. Aslında içinde büyüdüğüm toplumsal kesimden dolayı kadın olarak ezilmediğimi düşünüyordum, ve bazı şeyleri çok fazla sorgulamak aklımdan geçmiyordu. Ama zaman içinde kendimi, kendi yaşamımı sorgulamaya başladım. Bu bir süreçti tabii.

Mustang filmine dair bir feminist okuma denemesi: Feminist filme sızan erkek bakışı

mustang

Ülkü Özakın

Bu yıl Fransa adına Oscar adayı olan ve Karadeniz’in bir köyünde geçen Mustang filminin artı ve eksilerini, feminist açıdan ele alan bir yazı yazmaya çalışacağım. Öncelikle ben filmi aşağıda paylaşacağım sorunlu noktalara rağmen genel olarak beğenenlerdenim. Çocuk yaşta, görücü usulüyle yapılan zoraki evlilikler, hala bu ülkede en büyük sorunlardan. Bu konuyu, genç kadınların ağzından, filmin ana teması olarak sunan bir filme çok ihtiyaç vardı.

Bir düşünelim, 1990’lardan önce çocuk olan hangimiz, ilkokul biterken sokaklardaki koşmaların “artık büyüdün kızım” sözleriyle sona ermesindeki şoku yaşamamıştır. (Böyle diyorum çünkü artık çocuklar mahalle aralarında sokakta oynama durumunu bile yaşayamıyor.) Cinsiyet farkını hiç önemsemez sandığım babamın anneme, bana iletmesi için söylediği “sen söyle, artık genç kız oluyor, bisiklete şortla binmesin bundan sonra” sözlerinin, bedenin özgürlüğünden, bedenin utancına geçişin zamanının geldiğini bildirmesini, o kırılmayı unutmak kolay değil. Mustang filmini izlemek bana o zamanları yeniden yaşattı. Erkeklerin bakışlarındaki tehdit edicilik, eskaza birinin hoşuna gidersen, istemeye gelmeyi düşünebileceğini, kendi ailen için geçerli olmasa da böyle bir gerçeğin olduğunu bilmek kız çocukları için önceki yılların çocukluğa ait coşkusunu nasıl da yok eder, tekrar hatırladım. Bir yandan ailelerin çocuklarını kötülüklerden korumaya çalışması da anlaşılmaz değil. Cinsiyet farkı konusu kolay çözülecek bir konu olmaktan hala çok uzak. Bu film o kırılma dönemine, kızların bakış açısından, her tür özgürlüğün ayrımcı biçimde kısıtlanması olarak bakıyor.